- Türkçe anlamı
- Kaplayan / Kuşatan
- İsminin kaynağı
- 1. âyetteki "el-Gâşiye" kelimesi
- Diğer adları
- Hel etâke
- Hangi cüzde
- 30: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 68.
هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ
hel etāke Hadīṧu l-ğāşiyeti
Dehşeti her şeyi kaplayan felaketin haberi sana geldi mi?
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ
vucūhun yevmeiƶin ḣāşiǎtun
O gün birtakım yüzler vardır ki zillete bürünmüşlerdir.
عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ
ǎāmiletun nāSibetun
Çalışmış, (boşa) yorulmuşlardır.
تَصْلٰى نَارًا حَامِيَةً
teSlā nāran Hāmiyeten
Kızgın ateşe girerler.
تُسْقٰى مِنْ عَيْنٍ اٰنِيَةٍ
tusḳā min ǎynin āniyetin
Son derece kızgın bir kaynaktan içirilirler.
لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ اِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ
leyse lehum Taǎāmun illā min Derīǐn
Onlara, acı ve kötü kokulu bir dikenli bitkiden başka yiyecek yoktur.
لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ
lā yusminu ve lā yuğnī min cūǐn
O, ne besler ne de açlıktan kurtarır.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ
vucūhun yevmeiƶin nāǐmetun
O gün birtakım yüzler vardır ki, nimet içinde mutludurlar.
لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ
li seǎ'yihā rāDiyetun
Yaptıklarından dolayı hoşnutturlar.
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ
fī cennetin ǎāliyetin
Yüksek bir cennettedirler.
لَا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً
lā tesmeǔ fīhā lāğiyeten
Orada hiçbir boş söz işitmezler.
فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ
fīhā ǎynun cāriyetun
Orada akan bir kaynak vardır.
فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ
fīhā sururun merfūǎtun
(13-16) Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
وَاَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ
ve ekvābun mevDūǎtun
(13-16) Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ
ve nemāriḳu meSfūfetun
(13-16) Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ
ve zerābiyyu mebṧūṧetun
(13-16) Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ
e fe lā yenZurūne ilā l-ibili keyfe ḣuliḳat
Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!
وَاِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ
ve ilā s-semāi keyfe rufiǎt
Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiştir!
وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ
ve ilā l-cibāli keyfe nuSibet
Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmişlerdir!
وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
ve ilā l-erDi keyfe suTiHat
Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!
فَذَكِّرْ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُذَكِّرٌ
fe ƶekkir innemā ente muƶekkirun
Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin.
لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ
leste ǎleyhim bi muSayTirin
Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.
اِلَّا مَنْ تَوَلّٰى وَكَفَرَ
illā men tevellā ve kefera
(23-24) Ancak, kim yüz çevirir, inkar ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.
فَيُعَذِّبُهُ اللّٰهُ الْعَذَابَ الْاَكْبَرَ
fe yuǎƶƶibuhu (a)llahu l-ǎƶābe l-ekbera
(23-24) Ancak, kim yüz çevirir, inkar ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.
اِنَّ اِلَيْنَٓا اِيَابَهُمْ
inne ileynā iyābehum
Şüphesiz onların dönüşü ancak bizedir.
ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ
ṧumme inne ǎleynā Hisābehum
Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.