Fakat sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا
bel tu'ṧirūne l-Hayāte d-dunyā
Oysa ahiret, daha hayırlı ve süreklidir.
وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ وَاَبْقٰى
ve l-āḣiratu ḣayrun ve ebḳā
(18-19) Şüphesiz bu hükümler ilk sayfalarda, İbrahim ve Musa'nın sayfalarında da vardır.
اِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى صُحُفِ اِبْرٰهِيمَ وَمُوسٰى
inne hāƶā le fī S-SuHufi l-ūlā / SuHufi ibrāhīme ve mūsā
Dehşeti her şeyi kaplayan felaketin haberi sana geldi mi?
هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ
hel etāke Hadīṧu l-ğāşiyeti
O gün birtakım yüzler vardır ki zillete bürünmüşlerdir.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ
vucūhun yevmeiƶin ḣāşiǎtun
Çalışmış, (boşa) yorulmuşlardır.
عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ
ǎāmiletun nāSibetun
Kızgın ateşe girerler.
تَصْلٰى نَارًا حَامِيَةً
teSlā nāran Hāmiyeten
Son derece kızgın bir kaynaktan içirilirler.
تُسْقٰى مِنْ عَيْنٍ اٰنِيَةٍ
tusḳā min ǎynin āniyetin
Onlara, acı ve kötü kokulu bir dikenli bitkiden başka yiyecek yoktur.
لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ اِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ
leyse lehum Taǎāmun illā min Derīǐn
O, ne besler ne de açlıktan kurtarır.
لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ
lā yusminu ve lā yuğnī min cūǐn
O gün birtakım yüzler vardır ki, nimet içinde mutludurlar.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ
vucūhun yevmeiƶin nāǐmetun
Yaptıklarından dolayı hoşnutturlar.
لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ
li seǎ'yihā rāDiyetun
Yüksek bir cennettedirler.
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ
fī cennetin ǎāliyetin
Orada hiçbir boş söz işitmezler.
لَا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً
lā tesmeǔ fīhā lāğiyeten
Orada akan bir kaynak vardır.
فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ
fīhā ǎynun cāriyetun
(13-16) Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ وَاَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ
fīhā sururun merfūǎtun / ve ekvābun mevDūǎtun / ve nemāriḳu meSfūfetun / ve zerābiyyu mebṧūṧetun
Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!
اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ
e fe lā yenZurūne ilā l-ibili keyfe ḣuliḳat
Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiştir!
وَاِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ
ve ilā s-semāi keyfe rufiǎt
Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmişlerdir!
وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ
ve ilā l-cibāli keyfe nuSibet
Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!
وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
ve ilā l-erDi keyfe suTiHat
Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin.
فَذَكِّرْ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُذَكِّرٌ
fe ƶekkir innemā ente muƶekkirun
Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.
لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ
leste ǎleyhim bi muSayTirin
(23-24) Ancak, kim yüz çevirir, inkar ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.
اِلَّا مَنْ تَوَلّٰى وَكَفَرَ فَيُعَذِّبُهُ اللّٰهُ الْعَذَابَ الْاَكْبَرَ
illā men tevellā ve kefera / fe yuǎƶƶibuhu (a)llahu l-ǎƶābe l-ekbera
Şüphesiz onların dönüşü ancak bizedir.
اِنَّ اِلَيْنَٓا اِيَابَهُمْ
inne ileynā iyābehum
Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.
ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ
ṧumme inne ǎleynā Hisābehum