- Türkçe anlamı
- Meydana gelen olay / Kaçınılamayacak olay
- İsminin kaynağı
- 1. âyette geçen "el-vâkı’a" kelimesi
- Hangi cüzde
- 27: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 46.
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ
iƶā veḳaǎti l-vāḳiǎtu
(1-2) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ
leyse li veḳ'ǎtihā kāƶibetun
(1-2) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.
خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ
ḣāfiDetun rāfiǎtun
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجًّا
iƶā rucceti l-erDu raccen
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا
ve busseti l-cibālu bessen
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا
fe kānet hebā'en munbeṧṧen
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةً
ve kuntum ezvācen ṧelāṧeten
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ
fe eSHābu l-meymeneti mā eSHābu l-meymeneti
Ahiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir!
وَاَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ مَا اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ
ve eSHābu l-meşemeti mā eSHābu l-meşemeti
Kötülüğe batanlara gelince; ne mutsuz kimselerdir!
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ
ve s-sābiḳūne s-sābiḳūne
(10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.
اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَ
ulāike l-muḳarrabūne
(10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.
فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
fī cennāti n-neǐymi
Onlar, Naim cennetlerindedirler.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلِينَ
ṧulletun mine l-evvelīne
(13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
وَقَلِيلٌ مِنَ الْاٰخِرِينَ
ve ḳalīlun mine l-āḣirīne
(13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ
ǎlā sururin mevDūnetin
(15-16) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
مُتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ
muttekiīne ǎleyhā muteḳābilīne
(15-16) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ
yeTūfu ǎleyhim vildānun muḣalledūne
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
بِاَكْوَابٍ وَاَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ
bi ekvābin ve ebārīḳa ve ke'sin min meǐynin
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَ
lā yuSaddeǔne ǎnhā ve lā yunzifūne
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ
ve fākihetin mimmā yeteḣayyerūne
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ
ve leHmi Tayrin mimmā yeştehūne
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
وَحُورٌ عِينٌ
ve Hūrun ǐynun
(22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ
ke emṧāli l-lu'lu'i l-meknūni
(22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
cezā'en bimā kānū yeǎ'melūne
(Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükafat olarak (verilir.)
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا
lā yesmeǔne fīhā leğven ve lā te'ṧīmen
Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler.
اِلَّا قِيلًا سَلَامًا سَلَامًا
illā ḳīlen selāmen selāmen
Sadece "selam!", "selam!" sözünü işitirler.
وَاَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا اَصْحَابُ الْيَمِينِ
ve eSHābu l-yemīni mā eSHābu l-yemīni
Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!
فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ
fī sidrin meḣDūdin
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ
ve TalHin menDūdin
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَظِلٍّ مَمْدُودٍ
ve Zillin memdūdin
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَمَاءٍ مَسْكُوبٍ
ve māin meskūbin
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ
ve fākihetin keṧīratin
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ
lā meḳTūǎtin ve lā memnūǎtin
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ
ve furuşin merfūǎtin
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
اِنَّٓا اَنْشَأْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءً
innā enşe'nāhunne inşā'en
Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.
فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًا
fe ceǎlnāhunne ebkāran
(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
عُرُبًا اَتْرَابًا
ǔruben etrāben
(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
لِاَصْحَابِ الْيَمِينِ
li eSHābi l-yemīni
(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلِينَ
ṧulletun mine l-evvelīne
(39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِرِينَ
ve ṧulletun mine l-āḣirīne
(39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
وَاَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا اَصْحَابُ الشِّمَالِ
ve eSHābu ş-şimāli mā eSHābu ş-şimāli
Kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!
فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ
fī semūmin ve Hamīmin
(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.
وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ
ve Zillin min yeHmūmin
(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.
لَا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ
lā bāridin ve lā kerīmin
(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.
اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَفِينَ
innehum kānū ḳable ƶālike mutrafīne
Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi.
وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ
ve kānū yuSirrūne ǎlā l-Hinṧi l-ǎZīmi
Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.
وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
ve kānū yeḳūlūne e iƶā mitnā ve kunnā turāben ve ǐZāmen e innā le meb'ǔṧūne
Diyorlardı ki: "Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz?"
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ
e ve ābā'unā l-evvelūne
"Evvelki atalarımız da mı?"
قُلْ اِنَّ الْاَوَّلِينَ وَالْاٰخِرِينَ
ḳul inne l-evvelīne ve l-āḣirīne
(49-50) De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."
لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى مِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ
le mecmūǔne ilā mīḳāti yevmin meǎ'lūmin
(49-50) De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."
ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّالُّونَ الْمُكَذِّبُونَ
ṧumme innekum eyyuhā D-Dāllūne l-mukeƶƶibūne
(51-52) Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.
لَاٰكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ
lākilūne min şecerin min zeḳḳūmin
(51-52) Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.
فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَ
fe māliūne minhā l-buTūne
Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ
fe şāribūne ǎleyhi mine l-Hamīmi
Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.
فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ
fe şāribūne şurbe l-hīmi
Kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
هٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدِّينِ
hāƶā nuzuluhum yevme d-dīni
İşte bu hesap ve ceza gününde onlara ziyafetleridir.
نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ
neHnu ḣaleḳnākum fe levlā tuSaddiḳūne
Sizi biz yarattık. Hala tasdik etmeyecek misiniz?
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تُمْنُونَ
e fe raeytum mā tumnūne
Attığınız o meniye ne dersiniz?!
ءَاَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُ اَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ
e entum teḣluḳūnehu em neHnu l-ḣāliḳūne
Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
neHnu ḳaddernā beynekumu l-mevte ve mā neHnu bi mesbūḳīne
(60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.
عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فِي مَا لَا تَعْلَمُونَ
ǎlā en nubeddile emṧālekum ve nunşiekum fī mā lā teǎ'lemūne
(60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْاَةَ الْاُو۫لٰى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ
ve leḳad ǎlimtumu n-neşete l-ūlā fe levlā teƶekkerūne
Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O halde düşünseniz ya!
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ
e fe raeytum mā teHruṧūne
Ektiğiniz tohuma ne dersiniz?!
ءَاَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُ اَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ
e entum tezraǔnehu em neHnu z-zāriǔne
Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ
lev neşā'u le ceǎlnāhu HuTāmen fe Zeltum tefekkehūne
Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz:
اِنَّا لَمُغْرَمُونَ
innā le muğramūne
"Muhakkak biz çok ziyandayız!"
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
bel neHnu meHrūmūne
"Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!"
اَفَرَاَيْتُمُ الْمَاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَ
e fe raeytumu l-māe elleƶī teşrabūne
İçtiğiniz suya ne dersiniz?!
ءَاَنْتُمْ اَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ اَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ
e entum enzeltumūhu mine l-muzni em neHnu l-munzilūne
Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَاهُ اُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ
lev neşā'u ceǎlnāhu ucācen fe levlā teşkurūne
Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde şükretseydiniz ya!.
اَفَرَاَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَ
e fe raeytumu n-nāra lletī tūrūne
Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz?!
ءَاَنْتُمْ اَنْشَأْتُمْ شَجَرَتَهَا اَمْ نَحْنُ الْمُنْشِؤُ۫نَ
e entum enşe'tum şeceratehā em neHnu l-munşiūne
Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِلْمُقْوِينَ
neHnu ceǎlnāhā teƶkiraten ve metāǎn li l-muḳvīne
Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ
fe sebbiH b(i)smi rabbike l-ǎZīmi
O halde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).
فَلَا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ
fe lā uḳsimu bi mevāḳiǐ n-nucūmi
(75-76) Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ
ve innehu le ḳasemun lev teǎ'lemūne ǎZīmun
(75-76) Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَرِيمٌ
innehu le ḳur'ānun kerīmun
O, elbette değerli bir Kur'an'dır.
فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ
fī kitābin meknūnin
Korunmuş bir kitaptadır.
لَا يَمَسُّهُ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَ
lā yemessuhu illā l-muTahherūne
Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.
تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ
tenzīlun min rabbi l-ǎālemīne
Alemlerin Rabb'inden indirilmedir.
اَفَبِهٰذَا الْحَدِيثِ اَنْتُمْ مُدْهِنُونَ
e fe bi hāƶā l-Hadīṧi entum mudhinūne
(81-82) Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah'ın verdiği rızka O'nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ اَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ
ve tec'ǎlūne rizḳakum ennekum tukeƶƶibūne
(81-82) Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah'ın verdiği rızka O'nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?
فَلَوْلَا اِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ
fe levlā iƶā beleğati l-Hulḳūme
Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize!
وَاَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَ
ve entum Hīneiƶin tenZurūne
Oysa siz o zaman bakıp durursunuz.
وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُبْصِرُونَ
ve neHnu eḳrabu ileyhi minkum ve lākin lā tubSirūne
Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.
فَلَوْلَا اِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ
fe levlā in kuntum ğayra medīnīne
(86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
تَرْجِعُونَهَا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
terciǔnehā in kuntum Sādiḳīne
(86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
فَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ
fe emmā in kāne mine l-muḳarrabīne
(88-89) Fakat (ölen kişi) Allah'a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır.
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ
fe ravHun ve rayHānun ve cennetu neǐymin
(88-89) Fakat (ölen kişi) Allah'a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمِينِ
ve emmā in kāne min eSHābi l-yemīni
(90-91) Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, "Selam sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!" denir.
فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمِينِ
fe selāmun leke min eSHābi l-yemīni
(90-91) Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, "Selam sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!" denir.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ
ve emmā in kāne mine l-mukeƶƶibīne D-Dāllīne
(92-93) Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ
fe nuzulun min Hamīmin
(92-93) Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
ve teSliyetu ceHīmin
Bir de cehenneme atılma vardır.
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ
inne hāƶā le huve Haḳḳu l-yeḳīni
Şüphesiz bu, kesin gerçektir.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ
fe sebbiH b(i)smi rabbike l-ǎZīmi
Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.