- Türkçe anlamı
- Şairler
- İsminin kaynağı
- 224. âyetinde şairlerden sözedildiği için
- Hangi cüzde
- 19: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 47.
طٰسٓمٓ
Tsm
Ta Sin Mim.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
tilke āyātu l-kitābi l-mubīni
Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.
لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ
leǎlleke bāḣiǔn nefseke ellā yekūnū mu'minīne
Ey Muhammed! Mü'min olmuyorlar diye adeta kendini helak edeceksin!
اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ
in neşe' nunezzil ǎleyhim mine s-semāi āyeten fe Zellet eǎ'nāḳuhum lehā ḣāDiǐyne
Biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.
وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ
ve mā ye'tīhim min ƶikrin mine r-raHmāni muHdeṧin illā kānū ǎnhu muǎ'riDīne
Rahman'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.
فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
fe ḳad keƶƶebū fe se ye'tīhim enbā'u mā kānū bihi yestehziūne
Onlar (Allah'ın ayetlerini) yalanladılar, fakat alay edegeldikleri şeylerin haberleri başlarına gelecek.
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ
e ve lem yerav ilā l-erDi kem enbetnā fīhā min kulli zevcin kerīmin
Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her türden nice güzel ve yararlı bitkiler bitirdik.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz bunlarda (Allah'ın varlığına) bir delil vardır, ama onların çoğu inanmamaktadırlar.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Şüphesiz senin Rabbin, elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.
وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
ve iƶ nādā rabbuke mūsā eni 'ti l-ḳavme Z-Zālimīne
(10-11) Hani Rabbin, Musa'ya; "Zalimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git! Başlarına geleceklerden hala korkmuyorlar mı?" diye seslenmişti.
قَوْمَ فِرْعَوْنَ اَلَا يَتَّقُونَ
ḳavme fir'ǎvne elā yetteḳūne
(10-11) Hani Rabbin, Musa'ya; "Zalimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git! Başlarına geleceklerden hala korkmuyorlar mı?" diye seslenmişti.
قَالَ رَبِّ اِنِّٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ
ḳāle rabbi innī eḣāfu en yukeƶƶibūni
Musa, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Muhakkak ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum."
وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ
ve yeDīḳu Sadrī ve lā yenTaliḳu lisānī fe ersil ilā hārūne
"Göğsüm daralır. Akıcı konuşamam. Onun için, Harun'a da peygamberlik ver (ve onu bana yardımcı yap)."
وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ
ve lehum ǎleyye ƶenbun fe eḣāfu en yeḳtulūni
"Bir de onlara karşı ben suçlu durumundayım. Bu yüzden onların beni öldürmelerinden korkarım."
قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ
ḳāle kellā fe ƶhebā bi āyātinā innā meǎkum mustemiǔne
Allah dedi ki, "Hayır, korkma! Mucizelerimizle gidin. Çünkü biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz."
فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
fe 'tiyā fir'ǎvne fe ḳūlā innā rasūlu rabbi l-ǎālemīne
"Firavun'a gidin ve deyin: "Şüphesiz biz alemlerin Rabbinin elçisiyiz",
اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
en ersil meǎnā benī isrāīle
"İsrailoğullarını bizimle beraber gönder."
قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ
ḳāle e lem nurabbike fīnā velīden ve lebiṧte fīnā min ǔmurike sinīne
Firavun, şöyle dedi: "Seni biz küçük bir çocuk olarak alıp aramızda büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin."
وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ
ve feǎlte feǎ'leteke lletī feǎlte ve ente mine l-kāfirīne
"(Böyle iken) sen o yaptığın işi yaptın (adam öldürdün). Sen nankörlerdensin."
قَالَ فَعَلْتُهَا اِذًا وَاَنَا۬ مِنَ الضَّالِّينَ
ḳāle feǎltuhā iƶen ve enā mine D-Dāllīne
Musa, şöyle dedi: "Ben onu, o vakit kendimi kaybetmiş bir halde iken (istemeyerek) yaptım."
فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ
fe ferartu minkum lemmā ḣiftukum fe vehebe lī rabbī Hukmen ve ceǎlenī mine l-murselīne
"Sizden korktuğum için de hemen aranızdan kaçtım. Derken, Rabbim bana hüküm ve hikmet bahşetti de beni peygamberlerden kıldı."
وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
ve tilke niǎ'metun temunnuhā ǎleyye en ǎbbedte benī isrāīle
"Senin başıma kaktığın bu nimet (gerçekte) İsrailoğullarını köleleştirmen(in neticesi)dir."
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ
ḳāle fir'ǎvnu ve mā rabbu l-ǎālemīne
Firavun, "Alemlerin Rabbi de nedir?" dedi.
قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ
ḳāle rabbu s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā in kuntum mūḳinīne
Musa, "O, göklerin ve yerin ve her ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. Eğer gerçekten inanırsanız bu böyledir."
قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ اَلَا تَسْتَمِعُونَ
ḳāle li men Havlehu elā testemiǔne
Firavun, etrafındakilere (alaycı bir ifade ile) "dinlemez misiniz?" dedi.
قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّلِينَ
ḳāle rabbukum ve rabbu ābāikumu l-evvelīne
Musa, "O, sizin de Rabbiniz, geçmiş atalarınızın da Rabbidir" dedi.
قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ
ḳāle inne rasūlekumu elleƶī ursile ileykum le mecnūnun
Firavun, "Bu size gönderilen peygamberiniz, şüphesiz delidir" dedi.
قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
ḳāle rabbu l-meşriḳi ve l-meğribi ve mā beynehumā in kuntum teǎ'ḳilūne
Musa, "O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbidir. Eğer düşünüyorsanız bu, böyledir" dedi.
قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَيْرِي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ
ḳāle le ini tteḣaƶte ilāhen ğayrī le ec'ǎlenneke mine l-mescūnīne
Firavun, "Eğer benden başka bir ilah edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim."
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ
ḳāle e ve lev ci'tuke bi şey'in mubīnin
Musa, "Sana apaçık bir delil getirmiş olsam da mı?" dedi.
قَالَ فَأْتِ بِهِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
ḳāle fe 'ti bihi in kunte mine S-Sādiḳīne
Firavun, "Doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu," dedi.
فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ
fe elḳā ǎSāhu fe iƶā hiye ṧuǎ'bānun mubīnun
Bunun üzerine Musa, asasını attı, bir de ne görsünler, asa açıkça kocaman bir yılan olmuş.
وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ
ve nezeǎ yedehu fe iƶā hiye beyDā'u li n-nāZirīne
Elini koynundan çıkardı, bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz olmuş.
قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَهُ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ
ḳāle li l-melei Havlehu inne hāƶā le sāHirun ǎlīmun
Firavun, çevresindeki ileri gelenlere, "Şüphesiz bu, bilgin bir sihirbazdır" dedi.
يُرِيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ
yurīdu en yuḣricekum min erDikum bi siHrihi fe māƶā te'murūne
"Sizi, yaptığı sihirle, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne dersiniz?"
قَالُوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ
ḳālū ercih ve eḣāhu ve b'ǎṧ fī l-medāini Hāşirīne
Dediler ki: "Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere de toplayıcı adamlar gönder."
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ
ye'tūke bi kulli seHHārin ǎlīmin
"Sana bütün usta sihirbazları getirsinler."
فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ
fe cumiǎ s-seHaratu li mīḳāti yevmin meǎ'lūmin
Böylece sihirbazlar, belli bir günün belirlenen bir vaktinde bir araya getirildiler.
وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ
ve ḳīle li n-nāsi hel entum muctemiǔne
İnsanlara da "Siz de toplanır mısınız?" denildi.
لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ
leǎllenā nettebiǔ s-seHarate in kānū humu l-ğālibīne
"Umarız, üstün gelirlerse sihirbazlara uyarız" (dediler.)
فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ
fe lemmā cā'e s-seHaratu ḳālū li fir'ǎvne e inne lenā le ecran in kunnā neHnu l-ğālibīne
Sihirbazlar gelince, Firavun'a, "Eğer biz üstün gelirsek, gerçekten bize bir mükafat var mı?" dediler.
قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ
ḳāle neǎm ve innekum iƶen le mine l-muḳarrabīne
Firavun, "Evet, hem o takdirde mutlaka bana yakın kimselerden olacaksınız" dedi.
قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَا اَنْتُمْ مُلْقُونَ
ḳāle lehum mūsā elḳū mā entum mulḳūne
Musa onlara, "Hadi ortaya atacağınız şeyi atın" dedi.
فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ
fe elḳav Hibālehum ve ǐSiyyehum ve ḳālū bi ǐzzeti fir'ǎvne innā le neHnu l-ğālibūne
Bunun üzerine onlar iplerini ve değneklerini attılar ve "Firavun'un gücüyle elbette bizler üstün geleceğiz" dediler.
فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ
fe elḳā mūsā ǎSāhu fe iƶā hiye telḳafu mā ye'fikūne
Musa da asasını attı. Bir de ne görsünler, asa onların düzdükleri sihir takımlarını yutuyor.
فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ
fe ulḳiye s-seHaratu sācidīne
Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.
قَالُوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
ḳālū āmennā bi rabbi l-ǎālemīne
"Alemlerin Rabbine inandık" dediler.
رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ
rabbi mūsā ve hārūne
"Musa'nın ve Harun'un Rabbi'ne."
قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْ اِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعِينَ
ḳāle āmentum lehu ḳable en āƶene lekum innehu le kebīrukumu elleƶī ǎllemekumu s-siHra fe le sevfe teǎ'lemūne le uḳaTTiǎnne eydiyekum ve erculekum min ḣilāfin ve le uSallibennekum ecmeǐyne
Firavun, "Ben size izin vermeden ona inandınız ha? Mutlaka o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bilip göreceksiniz siz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım" dedi.
قَالُوا لَا ضَيْرَ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ
ḳālū lā Deyra innā ilā rabbinā munḳalibūne
Sihirbazlar şöyle dediler: "Zararı yok, mutlaka Rabbimize döneceğiz."
اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا اَنْ كُنَّا اَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ
innā neTmeǔ en yeğfira lenā rabbunā ḣaTāyānā en kunnā evvele l-mu'minīne
"(Burada) ilk inananlar biz olduğumuz için şüphesiz Rabbimizin, hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz."
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادِي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ
ve evHaynā ilā mūsā en esri bi ǐbādī innekum muttebeǔne
Biz Musa'ya, "Kullarımı geceleyin yola çıkar, muhakkak ki takip edileceksiniz" diye vahyettik.
فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ
fe ersele fir'ǎvnu fī l-medāini Hāşirīne
Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ
inne hā'ulā'i le şirƶimetun ḳalīlūne
Dedi ki, "Bunlar pek az ve önemsiz bir topluluktur."
وَاِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ
ve innehum lenā le ğāiZūne
"Şüphesiz onlar bize öfke duyuyorlar."
وَاِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ
ve innā le cemīǔn Hāƶirūne
"Ama biz uyanık ve tedbirli bir topluluğuz."
فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
fe eḣracnāhum min cennātin ve ǔyūnin
(57-58) Biz de Firavun'un kavmini bahçelerden, pınar başlarından, servetlerden ve iyi bir konumdan çıkardık.
وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ
ve kunūzin ve meḳāmin kerīmin
(57-58) Biz de Firavun'un kavmini bahçelerden, pınar başlarından, servetlerden ve iyi bir konumdan çıkardık.
كَذٰلِكَ وَاَوْرَثْنَاهَا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
ke ƶālike ve evraṧnāhā benī isrāīle
İşte böyle yaptık ve onlara, İsrailoğullarını mirasçı kıldık.
فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ
fe etbeǔhum muşriḳīne
Firavun ve adamları gün doğarken onları takibe koyuldular.
فَلَمَّا تَرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَ
fe lemmā terā'ā l-cem'ǎāni ḳāle eSHābu mūsā innā le mudrakūne
İki topluluk birbirini görünce Musa'nın arkadaşları, "Eyvah yakalandık" dediler.
قَالَ كَلَّا اِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ
ḳāle kellā inne meǐye rabbī se yehdīni
Musa, "Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir" dedi.
فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ
fe evHaynā ilā mūsā eni Drib bi ǎSāke l-baHra fe nfeleḳa fe kāne kullu firḳin ke T-Tavdi l-ǎZīmi
Bunun üzerine Musa'ya, "Asan ile denize vur" diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı. Her parçası koca bir dağ gibiydi.
وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَرِينَ
ve ezlefnā ṧemme l-āḣarīne
Ötekileri de oraya yaklaştırdık.
وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُ اَجْمَعِينَ
ve enceynā mūsā ve men meǎhu ecmeǐyne
Musa'yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık.
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَرِينَ
ṧumme eğraḳnā l-āḣarīne
Sonra ötekileri suda boğduk.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Bunda şüphesiz bir ibret vardır. Ama pek çokları iman etmiş değillerdi.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰهِيمَ
ve tlu ǎleyhim nebee ibrāhīme
Ey Muhammed! Onlara İbrahim'in haberini de oku.
اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ
iƶ ḳāle li ebīhi ve ḳavmihi mā teǎ'budūne
Hani o, babasına ve kavmine, "Neye tapıyorsunuz?" demişti.
قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ
ḳālū neǎ'budu eSnāmen fe neZellu lehā ǎākifīne
"Putlara tapıyoruz ve onlara tapmağa devam edeceğiz" demişlerdi.
قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَ
ḳāle hel yesmeǔnekum iƶ ted'ǔne
İbrahim, dedi ki: "Onlara yalvardığınızda sizi işitiyorlar mı?"
اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ
ev yenfeǔnekum ev yeDurrūne
"Yahut size fayda veya zararları dokunur mu?"
قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ
ḳālū bel vecednā ābā'enā ke ƶālike yef'ǎlūne
"Hayır, ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk" dediler.
قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ
ḳāle e fe raeytum mā kuntum teǎ'budūne
(75-76) İbrahim, şöyle dedi: "Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü?"
اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ
entum ve ābā'ukumu l-eḳdemūne
(75-76) İbrahim, şöyle dedi: "Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü?"
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي اِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ
fe innehum ǎduvvun lī illā rabbe l-ǎālemīne
"Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak alemlerin Rabbi olan Allah, dostumdur."
اَلَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ
elleƶī ḣaleḳanī fe huve yehdīni
"O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir."
وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ
ve elleƶī huve yuT'ǐmunī ve yesḳīni
"O, bana yediren ve içirendir."
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ
ve iƶā meriDtu fe huve yeşfīni
"Hastalandığımda da O bana şifa verir."
وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ
ve elleƶī yumītunī ṧumme yuHyīni
"O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır."
وَالَّذِي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِٓيـَٔتِي يَوْمَ الدِّينِ
ve elleƶī eTmeǔ en yeğfira lī ḣaTīetī yevme d-dīni
"O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur."
رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَاَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ
rabbi heb lī Hukmen ve elHiḳnī bi S-SāliHīne
"Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni salih kimseler arasına kat."
وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِرِينَ
ve c'ǎl lī lisāne Sidḳin fī l-āḣirīne
"Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl."
وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ
ve c'ǎlnī min veraṧeti cenneti n-neǐymi
"Beni Naim cennetinin varislerinden eyle."
وَاغْفِرْ لِاَبِٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ
ve ğfir li ebī innehu kāne mine D-Dāllīne
"Babamı da bağışla. Çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlardandır."
وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ
ve lā tuḣzinī yevme yub'ǎṧūne
"(Kulların) diriltilecekleri gün beni utandırma!"
يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ
yevme lā yenfeǔ mālun ve lā benūne
"O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!"
اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
illā men etā (a)llahe bi ḳalbin selīmin
"Allah'a arınmış bir kalp ile gelen başka."
وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ
ve uzlifeti l-cennetu li l-mutteḳīne
Cennet, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılacak.
وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ
ve burrizeti l-ceHīmu li l-ğāvīne
(91-93) Cehennem de azgınlara gösterilecek ve onlara, "Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilecek.
وَقِيلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ
ve ḳīle lehum eyne mā kuntum teǎ'budūne
(91-93) Cehennem de azgınlara gösterilecek ve onlara, "Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilecek.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ اَوْ يَنْتَصِرُونَ
min dūni (a)llahi hel yenSurūnekum ev yenteSirūne
(91-93) Cehennem de azgınlara gösterilecek ve onlara, "Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilecek.
فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُ۫نَ
fe kubkibū fīhā hum ve l-ğāvūne
(94-95) Artık onlar ve o azgınlar ile İblis'in askerleri hepsi birden tepetakla oraya atılırlar.
وَجُنُودُ اِبْلِيسَ اَجْمَعُونَ
ve cunūdu iblīse ecmeǔne
(94-95) Artık onlar ve o azgınlar ile İblis'in askerleri hepsi birden tepetakla oraya atılırlar.
قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ
ḳālū ve hum fīhā yeḣteSimūne
Orada onlar taptıklarıyla çekişerek şöyle derler:
تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
tāllahi in kunnā le fī Delālin mubīnin
"Allah'a andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz."
اِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
iƶ nusevvīkum bi rabbi l-ǎālemīne
"Çünkü sizi, alemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk."
وَمَا اَضَلَّنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ
ve mā eDellenā illā l-mucrimūne
"Bizi ancak (önderlerimiz olan) suçlular saptırdı."
فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ
fe mā lenā min şāfiǐyne
"İşte bu yüzden bizim şefaatçilerimiz yok."
وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ
ve lā Sadīḳin Hamīmin
"Candan bir dostumuz da yok."
فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
fe lev enne lenā kerraten fe nekūne mine l-mu'minīne
"Keşke (dünyaya) bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak."
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Elbet bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmiş değillerdi.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi olandır, çok merhametli olandır.
كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ
keƶƶebet ḳavmu nūHin l-murselīne
Nuh'un kavmi de Peygamberleri yalanladı.
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle lehum eḣūhum nūHun elā tetteḳūne
Hani kardeşleri Nuh, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
innī lekum rasūlun emīnun
"Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
وَمَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve mā eselukum ǎleyhi min ecrin in ecriye illā ǎlā rabbi l-ǎālemīne
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"O halde, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!"
قَالُوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَ
ḳālū e nu'minu leke ve ttebeǎke l-erƶelūne
Dediler ki: "Sana hep aşağılık kimseler uymuş iken, biz hiç sana inanır mıyız?"
قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
ḳāle ve mā ǐlmī bimā kānū yeǎ'melūne
Nuh, şöyle dedi: "Onların yaptıklarına dair benim ne bilgim olabilir?"
اِنْ حِسَابُهُمْ اِلَّا عَلٰى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ
in Hisābuhum illā ǎlā rabbī lev teş'ǔrūne
"Onların hesaplarını görmek ancak Rabbime aittir. Bir anlayabilseniz!"
وَمَا اَنَا۬ بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ
ve mā enā bi Tāridi l-mu'minīne
"Ben inananları kovacak değilim."
اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ
in enā illā neƶīrun mubīnun
"Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım."
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَانُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ
ḳālū le in lem tentehi yā nūHu le tekūnenne mine l-mercūmīne
Dediler ki: "Ey Nuh! (Bu işten) vazgeçmezsen mutlaka taşlananlardan olacaksın!"
قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ
ḳāle rabbi inne ḳavmī keƶƶebūni
Nuh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Kavmim beni yalanladı."
فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
fe fteH beynī ve beynehum fetHen ve neccinī ve men meǐye mine l-mu'minīne
"Artık onlarla benim aramda sen hükmet. Beni ve benimle birlikte olan mü'minleri kurtar."
فَاَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ
fe enceynāhu ve men meǎhu fī l-fulki l-meşHūni
Derken biz onu ve beraberindekileri dolu geminin içinde (taşıyıp) kurtardık.
ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ
ṧumme eğraḳnā beǎ'du l-bāḳīne
Sonra da geride kalanları suda boğduk.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Şüphesiz senin Rabbin mutlak güç sahibi olandır, çok merhametli olandır.
كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ
keƶƶebet ǎādun l-murselīne
Ad kavmi de peygamberleri yalanladı.
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ هُودٌ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle lehum eḣūhum hūdun elā tetteḳūne
Hani kardeşleri Hud, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
innī lekum rasūlun emīnun
"Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Öyle ise Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
وَمَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve mā eselukum ǎleyhi min ecrin in ecriye illā ǎlā rabbi l-ǎālemīne
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
اَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ اٰيَةً تَعْبَثُونَ
e tebnūne bi kulli rīǐn āyeten teǎ'beṧūne
"Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle eğleniyor musunuz?"
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ
ve tetteḣiƶūne meSāniǎ leǎllekum teḣludūne
"İçlerinde ebedi yaşama ümidiyle sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?"
وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ
ve iƶā beTaştum beTaştum cebbārīne
"Tutup yakaladığınız zaman zorbaca yakalarsınız."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
وَاتَّقُوا الَّذِي اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ
ve tteḳū elleƶī emeddekum bimā teǎ'lemūne
(132-134) "Bildiğiniz her şeyi size veren, size hayvanlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar veren Allah'a karşı gelmekten sakının."
اَمَدَّكُمْ بِاَنْعَامٍ وَبَنِينَ
emeddekum bi en'ǎāmin ve benīne
(132-134) "Bildiğiniz her şeyi size veren, size hayvanlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar veren Allah'a karşı gelmekten sakının."
وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
ve cennātin ve ǔyūnin
(132-134) "Bildiğiniz her şeyi size veren, size hayvanlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar veren Allah'a karşı gelmekten sakının."
اِنِّٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
innī eḣāfu ǎleykum ǎƶābe yevmin ǎZīmin
"Çünkü ben, sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum."
قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ
ḳālū sevā'un ǎleynā e veǎZte em lem tekun mine l-vāǐZīne
Dediler ki: "Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir."
اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّلِينَ
in hāƶā illā ḣuluḳu l-evvelīne
"Bu, öncekilerin geleneklerinden başka bir şey değildir."
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
ve mā neHnu bi muǎƶƶebīne
"Biz azaba uğratılacak da değiliz."
فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنَاهُمْ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
fe keƶƶebūhu fe ehleknāhum inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Böylece onlar Hud'u yalanladılar. Biz de bu yüzden onları helak ettik. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.
كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ
keƶƶebet ṧemūdu l-murselīne
Semud kavmi de Peygamberleri yalanladı.
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle lehum eḣūhum SāliHun elā tetteḳūne
Hani kardeşleri Salih, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
innī lekum rasūlun emīnun
"Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Öyle ise Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!"
وَمَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve mā eselukum ǎleyhi min ecrin in ecriye illā ǎlā rabbi l-ǎālemīne
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
اَتُتْرَكُونَ فِي مَا هٰهُنَٓا اٰمِنِينَ
e tutrakūne fī mā hāhunā āminīne
(146-148) "Siz buradaki bahçelerde, pınar başlarında, ekinlerde, meyveleri olgunlaşmış hurmalıklarda güven içinde bırakılacak mısınız?"
فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
fī cennātin ve ǔyūnin
(146-148) "Siz buradaki bahçelerde, pınar başlarında, ekinlerde, meyveleri olgunlaşmış hurmalıklarda güven içinde bırakılacak mısınız?"
وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ
ve zurūǐn ve naḣlin Tal'ǔhā heDīmun
(146-148) "Siz buradaki bahçelerde, pınar başlarında, ekinlerde, meyveleri olgunlaşmış hurmalıklarda güven içinde bırakılacak mısınız?"
وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ
ve tenHitūne mine l-cibāli buyūten fārihīne
"Bir de dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
وَلَا تُطِيعُوا اَمْرَ الْمُسْرِفِينَ
ve lā tuTīǔ emra l-musrifīne
(151-152) "Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin."
اَلَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ
(e)lleƶīne yufsidūne fī l-erDi ve lā yuSliHūne
(151-152) "Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin."
قَالُوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ
ḳālū innemā ente mine l-museHHarīne
Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin."
مَا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا فَأْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
mā ente illā beşerun miṧlunā fe 'ti bi āyetin in kunte mine S-Sādiḳīne
"Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir."
قَالَ هٰذِهِ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ
ḳāle hāƶihi nāḳatun lehā şirbun ve lekum şirbu yevmin meǎ'lūmin
Salih, şöyle dedi: "İşte bir dişi deve! Onun (belli bir gün) su içme hakkı var, sizin de belli bir gün su içme hakkınız vardır."
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ
ve lā temessūhā bi sū'in fe ye'ḣuƶekum ǎƶābu yevmin ǎZīmin
"Sakın ona bir kötülük dokundurmayın. Yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar."
فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نَادِمِينَ
fe ǎḳarūhā fe eSbeHū nādimīne
Derken onu kestiler, fakat pişman oldular.
فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
fe eḣaƶehumu l-ǎƶābu inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Böylece onları azap yakaladı. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ
keƶƶebet ḳavmu lūTin l-murselīne
Lut'un kavmi de peygamberleri yalanladı.
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle lehum eḣūhum lūTun elā tetteḳūne
Hani kardeşleri Lut, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
innī lekum rasūlun emīnun
"Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
وَمَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve mā eselukum ǎleyhi min ecrin in ecriye illā ǎlā rabbi l-ǎālemīne
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
اَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ
e te'tūne ƶ-ƶukrāne mine l-ǎālemīne
(165-166) "Rabbinizin, sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyor da insanlar arasından erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Siz gerçekten haddi aşan bir topluluksunuz."
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ
ve teƶerūne mā ḣaleḳa lekum rabbukum min ezvācikum bel entum ḳavmun ǎādūne
(165-166) "Rabbinizin, sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyor da insanlar arasından erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Siz gerçekten haddi aşan bir topluluksunuz."
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَالُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ
ḳālū le in lem tentehi yā lūTu le tekūnenne mine l-muḣracīne
Dediler ki: "Ey Lut! (İşimize karışmaktan) vazgeçmezsen mutlaka (şehirden) çıkarılanlardan olacaksın!"
قَالَ اِنِّي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالِينَ
ḳāle innī li ǎmelikum mine l-ḳālīne
Lut, şöyle dedi: "Şüphesiz ben sizin yaptığınız bu çirkin işe kızanlardanım."
رَبِّ نَجِّنِي وَاَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ
rabbi neccinī ve ehlī mimmā yeǎ'melūne
"Ey Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıkları çirkin işten kurtar."
فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اَجْمَعِينَ
fe necceynāhu ve ehlehu ecmeǐyne
(170-171) Bunun üzerine biz de onu ve geri kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın hariç bütün ailesini kurtardık.
اِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ
illā ǎcūzen fī l-ğābirīne
(170-171) Bunun üzerine biz de onu ve geri kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın hariç bütün ailesini kurtardık.
ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَرِينَ
ṧumme demmernā l-āḣarīne
Sonra diğerlerini helak ettik.
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ
ve emTarnā ǎleyhim meTaran fe sā'e meTaru l-munƶerīne
Onların üzerine bir yağmur (gibi taş) yağdırdık. (Başlarına gelecekler konusunda) uyarılanların yağmuru ne kadar da kötü idi!
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.
كَذَّبَ اَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ
keƶƶebe eSHābu l-eyketi l-murselīne
Eyke halkı da peygamberleri yalanladı.
اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle lehum şuǎybun elā tetteḳūne
Hani Şu'ayb, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
innī lekum rasūlun emīnun
"Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
Artık, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
وَمَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve mā eselukum ǎleyhi min ecrin in ecriye illā ǎlā rabbi l-ǎālemīne
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
اَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ
evfū l-keyle ve lā tekūnū mine l-muḣsirīne
"Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın."
وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ
ve zinū bi l-ḳisTāsi l-musteḳīmi
"Doğru terazi ile tartın."
وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِدِينَ
ve lā tebḣasū n-nāse eşyā'ehum ve lā teǎ'ṧev fī l-erDi mufsidīne
"İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."
وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّلِينَ
ve tteḳū elleƶī ḣaleḳakum ve l-cibillete l-evvelīne
"Sizi ve önceki nesilleri yaratana karşı gelmekten sakının."
قَالُوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ
ḳālū innemā ente mine l-museHHarīne
Onlar şöyle dediler: "Sen ancak büyülenmişlerdensin."
وَمَا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ
ve mā ente illā beşerun miṧlunā ve in neZunnuke le mine l-kāƶibīne
"Sen sadece bizim gibi bir insansın. Biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz."
فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
fe esḳiT ǎleynā kisefen mine s-semāi in kunte mine S-Sādiḳīne
"Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi gökten üzerimize bir parça düşür."
قَالَ رَبِّي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ
ḳāle rabbī eǎ'lemu bimā teǎ'melūne
Şu'ayb, "Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir" dedi.
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
fe keƶƶebūhu fe eḣaƶehum ǎƶābu yevmi Z-Zulleti innehu kāne ǎƶābe yevmin ǎZīmin
Onlar Şu'ayb'ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.
وَاِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve innehu le tenzīlu rabbi l-ǎālemīne
Şüphesiz bu Kur'an, alemlerin Rabbi'nin indirmesidir.
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَمِينُ
nezele bihi r-rūHu l-emīnu
(193-195) Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.
عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ
ǎlā ḳalbike li tekūne mine l-munƶirīne
(193-195) Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.
بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ
bi lisānin ǎrabiyyin mubīnin
(193-195) Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.
وَاِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْاَوَّلِينَ
ve innehu le fī zuburi l-evvelīne
Şüphesiz bu (Kur'an'ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı.
اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
e ve lem yekun lehum āyeten en yeǎ'lemehu ǔlemā'u benī isrāīle
İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir?
وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَمِينَ
ve lev nezzelnāhu ǎlā beǎ'Di l-eǎ'cemīne
(198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı.
فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ
fe ḳaraehu ǎleyhim mā kānū bihi mu'minīne
(198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı.
كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ
ke ƶālike seleknāhu fī ḳulūbi l-mucrimīne
İşte böylece biz onu (Kur'an'ı) suçluların kalbine soktuk.
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلِيمَ
lā yu'minūne bihi Hattā yeravu l-ǎƶābe l-elīme
(201-203) Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, "Bize mühlet verilmez mi?" demedikçe, ona inanmazlar.
فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
fe ye'tiyehum beğteten ve hum lā yeş'ǔrūne
(201-203) Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, "Bize mühlet verilmez mi?" demedikçe, ona inanmazlar.
فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ
fe yeḳūlū hel neHnu munZerūne
(201-203) Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, "Bize mühlet verilmez mi?" demedikçe, ona inanmazlar.
اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
e fe bi ǎƶābinā yesteǎ'cilūne
Bizim azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar?
اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ
e fe raeyte in metteǎ'nāhum sinīne
Ey Muhammed! Ne dersin; biz onları yıllarca (dünya nimetlerinden) yararlandırsak,
ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ
ṧumme cā'ehum mā kānū yūǎdūne
Sonra da kendilerine tehdit edildikleri şey gelse, (halleri nice olurdu?)
مَا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ
mā eğnā ǎnhum mā kānū yumetteǔne
(Dünyada) yararlandırıldıkları şeyler onlara fayda sağlamazdı.
وَمَا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ
ve mā ehleknā min ḳaryetin illā lehā munƶirūne
Biz, hiçbir memleketi uyarıcıları olmadıkça helak etmedik.
ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ
ƶikrā ve mā kunnā Zālimīne
Bu, bir hatırlatmadır. Biz zalim değiliz.
وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ
ve mā tenezzelet bihi ş-şeyāTīnu
O Kur'an'ı şeytanlar indirmemiştir.
وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ
ve mā yenbeğī lehum ve mā yesteTīǔne
Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez.
اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ
innehum ǎni s-sem'ǐ le meǎ'zūlūne
Çünkü onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır.
فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ
fe lā ted'ǔ meǎ (a)llahi ilāhen āḣara fe tekūne mine l-muǎƶƶebīne
Öyle ise sakın Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun!
وَاَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْاَقْرَبِينَ
ve enƶir ǎşīrateke l-eḳrabīne
(Önce) en yakın akrabanı uyar.
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
ve ḣfiD cenāHake li meni ttebeǎke mine l-mu'minīne
Mü'minlerden sana uyanlara kanatlarını indir.
فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ
fe in ǎSavke fe ḳul innī berī'un mimmā teǎ'melūne
Eğer sana karşı gelirlerse, "Şüphesiz ben sizin yaptığınız şeylerden uzağım" de.
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ
ve tevekkel ǎlā l-ǎzīzi r-raHīmi
(217-219) Namaza kalktığında, seni ve secde edenler arasında dolaşmanı gören; mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah'a tevekkül et.
اَلَّذِي يَرٰيكَ حِينَ تَقُومُ
elleƶī yerāke Hīne teḳūmu
(217-219) Namaza kalktığında, seni ve secde edenler arasında dolaşmanı gören; mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah'a tevekkül et.
وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ
ve teḳallubeke fī s-sācidīne
(217-219) Namaza kalktığında, seni ve secde edenler arasında dolaşmanı gören; mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah'a tevekkül et.
اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
innehu huve s-semīǔ l-ǎlīmu
Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ
hel unebbiukum ǎlā men tenezzelu ş-şeyāTīnu
Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?
تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَثِيمٍ
tenezzelu ǎlā kulli effākin eṧīmin
Onlar, her günahkar yalancıya inerler.
يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ
yulḳūne s-sem'ǎ ve ekṧeruhum kāƶibūne
Bunlar da şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu ise yalancıdır.
وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَ
ve ş-şuǎrā'u yettebiǔhumu l-ğāvūne
Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyarlar.
اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ
e lem tera ennehum fī kulli vādin yehīmūne
(225-226) Görmez misin ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler.
وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ
ve ennehum yeḳūlūne mā lā yef'ǎlūne
(225-226) Görmez misin ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler.
اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَثِيرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ
illā (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ve ƶekerū (a)llahe keṧīran ve nteSarū min beǎ'di mā Zulimū ve se yeǎ'lemu (e)lleƶīne Zelemū eyye munḳalebin yenḳalibūne
Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah'ı çok anan ve haksızlığa uğratıldıktan sonra öçlerini alanlar başka. Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir.