Ta Sin Mim.
طٰسٓمٓ
Tsm
Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
tilke āyātu l-kitābi l-mubīni
Ey Muhammed! Mü'min olmuyorlar diye adeta kendini helak edeceksin!
لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ
leǎlleke bāḣiǔn nefseke ellā yekūnū mu'minīne
Biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.
اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ
in neşe' nunezzil ǎleyhim mine s-semāi āyeten fe Zellet eǎ'nāḳuhum lehā ḣāDiǐyne
Rahman'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.
وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ
ve mā ye'tīhim min ƶikrin mine r-raHmāni muHdeṧin illā kānū ǎnhu muǎ'riDīne
Onlar (Allah'ın ayetlerini) yalanladılar, fakat alay edegeldikleri şeylerin haberleri başlarına gelecek.
فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
fe ḳad keƶƶebū fe se ye'tīhim enbā'u mā kānū bihi yestehziūne
Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her türden nice güzel ve yararlı bitkiler bitirdik.
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ
e ve lem yerav ilā l-erDi kem enbetnā fīhā min kulli zevcin kerīmin
Şüphesiz bunlarda (Allah'ın varlığına) bir delil vardır, ama onların çoğu inanmamaktadırlar.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz senin Rabbin, elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
(10-11) Hani Rabbin, Musa'ya; "Zalimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git! Başlarına geleceklerden hala korkmuyorlar mı?" diye seslenmişti.
وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ قَوْمَ فِرْعَوْنَ اَلَا يَتَّقُونَ
ve iƶ nādā rabbuke mūsā eni 'ti l-ḳavme Z-Zālimīne / ḳavme fir'ǎvne elā yetteḳūne
Musa, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Muhakkak ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum."
قَالَ رَبِّ اِنِّٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ
ḳāle rabbi innī eḣāfu en yukeƶƶibūni
"Göğsüm daralır. Akıcı konuşamam. Onun için, Harun'a da peygamberlik ver (ve onu bana yardımcı yap)."
وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ
ve yeDīḳu Sadrī ve lā yenTaliḳu lisānī fe ersil ilā hārūne
"Bir de onlara karşı ben suçlu durumundayım. Bu yüzden onların beni öldürmelerinden korkarım."
وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ
ve lehum ǎleyye ƶenbun fe eḣāfu en yeḳtulūni
Allah dedi ki, "Hayır, korkma! Mucizelerimizle gidin. Çünkü biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz."
قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ
ḳāle kellā fe ƶhebā bi āyātinā innā meǎkum mustemiǔne
"Firavun'a gidin ve deyin: "Şüphesiz biz alemlerin Rabbinin elçisiyiz",
فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
fe 'tiyā fir'ǎvne fe ḳūlā innā rasūlu rabbi l-ǎālemīne
"İsrailoğullarını bizimle beraber gönder."
اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
en ersil meǎnā benī isrāīle
Firavun, şöyle dedi: "Seni biz küçük bir çocuk olarak alıp aramızda büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin."
قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ
ḳāle e lem nurabbike fīnā velīden ve lebiṧte fīnā min ǔmurike sinīne
"(Böyle iken) sen o yaptığın işi yaptın (adam öldürdün). Sen nankörlerdensin."
وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ
ve feǎlte feǎ'leteke lletī feǎlte ve ente mine l-kāfirīne