Şuara Suresi 1-9. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

طٰسٓمٓ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

1.

Ta Sin Mim.

Diyanet İşleri

2.

Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.

3.

Ey Muhammed! Mü'min olmuyorlar diye adeta kendini helak edeceksin!

4.

Biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.

5.

Rahman'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.

6.

Onlar (Allah'ın ayetlerini) yalanladılar, fakat alay edegeldikleri şeylerin haberleri başlarına gelecek.

7.

Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her türden nice güzel ve yararlı bitkiler bitirdik.

8.

Şüphesiz bunlarda (Allah'ın varlığına) bir delil vardır, ama onların çoğu inanmamaktadırlar.

9.

Şüphesiz senin Rabbin, elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

ŞUARÂ SÛRESİ

Son kısmındaki dört âyet dışında sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. 224. âyeti şâirlerden söz ettiği için «şâirler» manasına gelen «şuârâ» sû­reye isim olmuştur.

Âyet sayısı : 227

Kelime sayısı: 1279

Harf sayısı : 5540 (Lübabu’t-te’vîl: 3/358)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- İnkârcı sapıkların İslâm’a karşı olumsuz yöndeki faaliyetlerine dik­katler çekiliyor. Hak ile bâtıl mücadelesinin insanla birlikte başladığına işâ­retle Hz. Muhammed (A. S. ) ve arkadaşları teselli ediliyor.

2- Çok çeşitli bitkileri yetiştiren Yüce Yaratanʹın varlığına, birliğine delîl getiriliyor. Böylece ilgililerin botanik üzerinde ciddi araştırma yapma­ları isteniliyor.

3- Gelip geçen milletlerin ve kavimlerin kıssaları ve peygamberleri­ni yalanlamaları ve bunun neticesi olarak büyük felâketlerle onların yüzyü­ze gelmeleri ibretli yanlarıyla anlatılıyor.

4- Kurʹân’ın bütünüyle İlâhî vahyin ürünü olduğu açıklanıyor ve bu sebeple Kur’ân âyetleri üzerinde ilmî çalışmalar yapmamız ilhâm ediliyor.

5- Hz. Muhammed’in (A. S. ) hâşâ kâhin veya şâir olduğunu iddia edenler reddedilip kınanıyor. Ona indirilen bilginin bu hususta yeterli de­lil ve belge olduğuna işâret ediliyor.

6- Putperest müşriklerin, sapık inkârcıların sonlarının çok elem ve­rici azâp olacağı hatırlatılıyor.

7- Hz. Muhammed’in (A. S. ) şâir olmadığı, Ona indirilen Kitabʹın şiir Kalıplarına uymadığı konu ediliyor ve Kur’ânʹın bir bakıma Allahça olduğu­na işâretle bu dil üzerinde araştırma yapılması öneriliyor.

8- Mekkeli putperestlerin yakında nasıl bir inkılâba uğrayacakları haber verilerek Hz. Muhammedʹin (A. S. ) İslâmiyet adına yeryüzünde en kalıcı inkılâbı yapacağına ve bunun çok yakın olduğuna değinilerek sûre noktalanıyor.

MEÂLİ:

1- Tâ-Sîn-Mîm.

2- Bu, açık-seçik (aynı zamanda açıklayıcı) Kitabʹın âyetleridir.

3- (Ey Peygamber! ) Onlar dosdoğru imân etmiyecekler diye nere­deyse kendine yazık edip kıyacaksın.

4- Biz isteseydik onlara gökten bir âyet (açık bir belge ya da muʹci­ze) indirirdik de onlar ona boyun büküp eğilirlerdi.

5- Onlara Rahmânʹdan ne kadar yeni bir öğüt geldiyse mutlaka on­dan yüzçevirdiler.

6- Cidden (onu) yalanladılar. Alaya aldıkları hususların haberi ken­dilerine gelecektir.

7- Yeryüzüne bakmadılar mı? Onda gönül çekici her (bitki)den nice çiftler yetiştirdik.

8- Şüphesiz ki bunda açık bir belge vardır, ama onların çoğu inan­mazlar.

9- Rabbin gerçekten çok üstündür, çok güçlüdür ve çok merhamet sâhibidir.

AÇIK SEÇİK KİTAP

«Bu, açık seçik (aynı zamanda açıklayıcı) Ki­tabʹın âyetleridir. »

Allah’ın insanlara rahmetinin son habercisi ve kıyâmete kadar son mesajı olarak Kur’ân-ı Kerîm, okunup anlaşılmak, anlaşılıp uygulanmak için indirilmiştir. Hükümleri açık seçiktir. Taşıdığı ana fikirler, koyduğu te­mel bilgiler ve temel kaideler tazeliğini hiçbir dönem ve devirde kaybetme­yecek kadar köklüdür, gerçektir ve müsbettir. Naklettiği kıssalar ibret ve öğüt alınacak ölçü ve muhtevadadır.

Ayrıca Kur’ân; akla ışık tutup onu harekete geçirmek ve böylece insa­na geniş düşünme ve araştırma imkânı vermek için bazı konuların sadece özetini verir, bazı konulara işâret yoluyla atıfta bulunur ve bazı ilmî konu­larda sadece ip ucu vermekle yetinir.

İşte Kurʹân’ın açık seçik olması, İlâhî muradın anlaşılır ölçüde olma­sını göstermekte ve açıklayıcı olması ise, insan aklına malzeme vermek suretiyle bazı konular üzerinde rahat yorum ve içtihatta bulunma imkân­larını yansıtmaktadır.

PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZ’İN LÜZUMUNDAN FAZLA ÜZÜLMESİ

«(Ey Peygamber! ) Onlar dosdoğru imân etmiyecekler diye neredeyse kendine yazık edip kıyacaksın. »

Şüphesiz âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimiz’in kalbi insanlıktan yana rahmet ve şefkatla dolup taşıyordu. O ba­kımdan kimsenin küfür ve nifak üzerinde kalmasına gönlü razı olmuyor­du. Mekkeli müşrikleri Hakkʹın yoluna dâvette çok ciddi gayretler ve ardı- arkası gelmeyen mesailer sarfetti; gece gündüz demeden gerçeği anlat­maya çalıştı; fakat olumlu sonuç alamadı. Bâtılı inatla, ısrarla savunan­ların çoğuna, özellikle elebaşılarına tesir edemedi. O yüzden fazlasıyla üzüldü ve göğsü daralır gibi oldu.

İlgili âyetle bu kadar üzülüp sıkılmaya gerek olmadığı hatırlatılarak Peygamberʹin (A. S. ) asıl görevine ve yetki sınırlarına dikkatler çekildi. Zi­ra Onun görevi, gereğinden fazla üzülmek değil, Allah’tan inen emirleri olduğu gibi Allah’ın kullarına teblîğ etmek ve mevcut ortama, şartlara gö­re irşat hizmetini sürdürmektir. Kalpleri hakka açan, kişileri doğru yola ka­vuşturan ise, Allah’tır.

O halde Hz. Peygamber’in izinde olup insanları hakka dâvet ve irşat eden din mürşitlerinin, ilim adamlarının üzülmelerine, öfkelenmelerine, sı­kılmalarına gerek yoktur. Zira ne şu insanları, yani doğru yolda yürüme­yenleri yaratan, ne de diriltip hesaba çekecek olan onlardır. Kendilerini doğru yola eriştiren Allah’a hamdedip doğru yolda olmayanlara da hidâyet nasip etmesini dilemeleri ve hizmetlerini sükûnetle, vakarla ve sabırla sür­dürmeleri yeter bir görevdir.

GÖKTEN ÂYET VE BELGE İNDİRİLMEMESİ

«Biz isteseydik onlara gökten bir âyet (açık bir belge ya da muʹcize) indirirdik de onlar boyun bü­küp eğilirlerdi. »

Cenâb-ı Hak bu âyetle, bir diğer önemli hususu hem Peygamberʹe (A. S. ), hem de mü’minlere öğretiyor. Şöyle ki: Boyunları eğecek, inatları kıracak, taassubu yenecek, gururları kaldıracak büyük bir âyet, yani bir mu’cize indirebilirdi. Ama indirmedi. Çünkü o zaman serbest düşünmenin, aklı yeterince kullanmanın anlamı kalmaz; ihtiyarî bir imâna değil, ıztırarî bir imana kapı açılmış olurdu. Oysa Cenâb-ı Hak, kullarına verdiği akıl, id­râk ve benzeri yeteneklerle akıl ve düşünce yolundan hareketlerini sağla­mayı dilemiştir. Bunun için de ihtiyarî imânı kabule lâyık görmüştür. Öyle ki, sünnetullah bu yolda tecelli etmiştir ki, bazı istisnalarla sünnetullaha değişmesi söz konusu değildir.

KÜFRÜN BAŞ AŞAĞI GELECEĞİ HABERİ

«Cidden (onu) yalanladılar. Ala­ya aldıkları hususların haberi kendilerine gelecektir. »

Cenâb-ı Hak kudret ve üstünlüğünün damgasını yarattığı her şeye vurmuştur. Eşya her yönüyle Oʹnun birliğine, kudretinin kemal mertebesin­de bulunduğuna şehadet etmektedir.. Böylece her şey insan aklına ışık tu­tup yardımcı olmakta, her düzen mutlak bir düzenleyicinin mevcudiyetin­den haber vermektedir.

Gerçek bu olunca, küfürde inat ve ısrar edenler kiminle yarışmakta ve­ya ne ile boy ölçüşmektedir? Allah’ın sınırsız kudretiyle yarışmak veya Oʹna karşı gelmek mümkün müdür? İndirdiği kitap, gönderdiği peygamber rahmetinin birer tezahürü değil midir? Yoksa Oʹnun buna ihtiyacı mı var­dır? İmân edenlerden bir menfaat mı beklemektedir? Hâşâ O ganiy-i mut­laktır. Mülk O’nun, her şey O’nundur. İndirdiği her emir insanlığın mutlaka hayrınadır. O halde bu hayırdan kaçmanın anlamı ne?

Mekkeli müşrikler küfür ve tuğyanda, saldırı ve işkencede çok ileri gittiler ve hem Kur’ân’ı, hem de Hz. Peygamberʹi (A. S. ) alay konusu edin­diler. Yıllar çarçabuk birbirini kovaladı; derken İlâhî yardımın müʹminlerden yana tecelli zamanı yaklaştı. İşte o çok sıkıntılı ve ıstıraplı günlerde altın­cı âyetle şu haber verildi: Yakında alaya aldıkları değerlerin nasıl bir kud­rete mazhar bulunduklarının haberi kendilerine gelip ulaşacak ve artık alay konusu edindikleri o değerlerin karşısında baş eğip zelil ve hakir ola­caklardır.

Nitekim çok geçmeden hicret emri indi. Arkasından Medine’de şehir devletinin temeli atıldı ve çok geçmeden Tevhîd Burcu’na zafer bayrağı di­kildi; Mekke fethedilmekle kalmadı, müşriklerin Kâbeʹye yaklaşmaları bi­le yasaklandı ve Arap Yarımadası bir baştan bir başa Allahu Ekber sesle­riyle fethedildi.

BİTKİLERDE ZEVCİYET

«Yeryüzüne bakmadılar mı? Onda gönül çekici her (bitki)den nice çiftler yetiştirdik. »

Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzünde kudretinin üstünlüğünü yansıtan bir diğer olay, bitki örtüsüdür. Toprakta bir çok elementleri oluşturan kudret, onu bir bakıma hayatın anası yapmış ve ona yerleştirdiği yararlı bakterilerle yeryüzünü renk renk bitkilerle süslemiştir.

Her türde zevciyet nüvesini oluşturmuş, aşılama ameliyesini böcek ve rüzgârla sağlayıp geliştirmiştir.

Ancak âyette belirtilen «zevc» kavramından maksat, çiçeklerdeki erkek-dişi organlarının yer alması mıdır, yoksa eşeyli üreme, eşeysiz üreme midir? Bilindiği gibi eşeyli üreme; bitki hücrelerini çoğaltarak büyür. Er­gen hale gelince tohum yoluyla kendine benzeyen yeni bir bitki meydana getirir. Eşeysiz üreme ise, bitki önce parçalara ayrılır sonra da her parça yeni bir bitki şeklini alır.

Diğer bir yorumla «zevciyet», çiçekli ve çiçeksiz bitkilerde olabilir. Çün­kü çiçekli bitkilerde erkek ve dişi üreme hücreleri vardır. Bu bakımdan hem çiçekli ve çiçeksiz yönünden, hem de çiçekli olup erkek ve dişi üreme hüc­releri yönünden bitkiler çift çift yaratılmış, denilebilir.

Çekirdekliler ise «spor» adı verilen üreme hücreleriyle çoğalırlar. Böylece bitkileri hangi yönüyle incelersek «zevciyet» faktörünün farklı şe­kilde mevcut olduğunu görebiliriz.

Bütün bu konudaki düzenlemeler ve türün kendi özelliğini korumak suretiyle devam edegelmesi, üstün bir kudretin hazırladığı kusursuz bir plân ve proğramı yansıtmaktadır.

O bakımdan Cenâb-ı Hak bu konuyu az değişik anlatımla. Kur’ânʹın se­kiz yerinde açıklayarak, özellikle yaklaşık olarak yeryüzünde 600. 000 çeşit bitki üzerinde geniş araştırma yapmak isteyenlere ana fikir vermekte ve botanik üzerinde çalışmanın insanı Allahʹa daha çok yaklaştıracağını il­hâm etmektedir. (Bilgi için bak: Kaf Sûresi: 7, Hac Sûresi: 5, Lukmân Sûresi: 10, Rah­man Sûresi: 52, Ra’d Sûresi: 3, Zâriyat Sûresi: 49, Yâ-Sîn Sûresi: 36 ve Tâ-Hâ Sûresi: 53. âyetlerin tefsiri)

ALLAH, HEM AZÎZ’DİR, HEM RAHÎM’DİR

«Rabbin gerçekten çok üstündür, çok güç­lüdür ve çok merhamet sâhibidir. »

Kâinat mu’cizelerle doludur. Gözlerimizin önüne serilen renk renk, bi­çim biçim bitkilerin her biri ayrı bir muʹcize değil de nedir? Hem de aklımıza seslenen, ona temel bilgi veren mu’cize.. İnkârcı nankörler ise bütün bu mükemmel düzenleme ve proğramlamayı tabiatın kendisine hamletmekte ve bunların ötesinde başlarına inecek başka muʹcizeler istemektedirler. Oysa Cenâb-ı Hak, kurduğu düzeni, hazırladığı plân ve proğramı kişilerin arzu ve heveslerine göre değiştirmez ve herkesin isteğine göre bir muʹci­ze indirmez. Çünkü insana gerçeği arayıp bulabilecek, hakikati öğrenebi­lecek güçte ve yetenekte akıl, zekâ ve idrâk vermiştir. Böylece O Yüce Kudret insanı, aklını doğru yolda, hakikati arayıp bulmada kullanıp kullan­madığından dolayı sorumlu tutacağını açıklamış ve yol gösteren peygam­berler göndermekle, kitap indirmekle beraber kişiyi cüzʹi irâdesiyle bulun­duğu şart ve ortam içinde serbest bırakmıştır.

İşte Cenâb-ı Hakkʹın Aziz sıfatı, O’nun çok üstün, çok kudretli olduğu­nu vurgularken, hazırladığı kâinat düzeninin her parçasına izzet ve rah­met damgasını vurduğunu ilhâm etmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Mekkeli putperestlerin İslâmʹa karşı ilgisiz kal­makla yetinmeyip, onu doğduğu yerde yok etmek için çok hırçınca birtakım ölçüsüzlüklerde bulundukları konu edildi. Bu yüzden Hz. Muhammed’in (A. S. ) çok üzüldüğüne dikkat çekilerek buna gerek olmadığı belirtildi. Son­ra Onun görev ve yetki sınırları çizilerek hidâyete erdirmenin ancak Al­lahʹa ait olduğuna işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, hak ile bâtılın tarih boyunca mücadele halinde olduğu belirtilerek Hz. Peygamber (A. S. ) ve arkadaşları teselli ediliyor. He­men arkasından Musa (A. S. ) ile Fir’avn kıssası, ibretli ve aydınlatıcı bir mi­sal olarak hatırlatılıyor.