DUHÂ SÛRESİ
Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir. Bu tesbitte ilim adamlarının görüş birliği vardır. (Tefsîr-İ Kurtubî: 20/91) Zira vahyin bir süre kesilmesi ve Resûlüllahʹın (A. S. ) bu sebeple üzülüp tedirgin olduğu söz konusudur ki, bu olay Mekkeʹde cereyan etmiştir.
Birinci âyetiyle kuşluk vaktine veya gündüzün aydınlığına yemin edilmekte ve buna delâlet eden «duhâ» aynı zamanda sûreye isim olmaktadır.
Âyet sayısı: 11
Kelime »: 40
Harf »: 172 (Lübabu’t-te’vîl: 4/385)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Resûlüllah’ın (A. S. ) üzüntü ve endişesini giderir anlamda ilâhî iltifatın Peygamberden kesilmediği haber veriliyor.
2- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in, gerek İslâm’ın başarıya erişeceği, gerekse ümmetinin ilâhî rahmetten bolca nasîbini alacağı hususunda râzı olacağı kadar kendisinden yana ilâhî rahmet ve inâyetin tecelli edeceği müjdeleniyor.
3- Daha önce Resûlüllahʹa (A. S. ) yönelen ilâhî rahmet, inâyet ve iltifattan bir kısmı üzerinde durularak bu iltifatın devam edeceği bildiriliyor.
4- Yetime ilgi gösterilmesi ve Allah’ın verdiği nîmetlerden şükür olsun diye söz edilmesi emrediliyor.
MEÂLİ:
1- Kuşluk vaktine,
2- Karanlığıyla yönelip gelen geceye and olsun ki,
3- Rabbin seni terketmedi ve sana darılmadı..
4- Ve elbette Âhiret senin için Dünyaʹdan daha hayırlıdır.
5- Elbette Rabbin sana öylesine verecek ki, (Oʹndan da, verdiğinden de) râzı olacaksın, (hoşnud olmaya devam edeceksin).
6- O, seni öksüz bulup barındırmadı mı?
7- Seni, yol bilmez iken (en doğru) yola iletmedi mi?
8- Seni fakir bulup zengin etmedi mi?
9- O halde, sakın öksüzü hor görüp ona kötü davranma!
10- Ve bir şey isteyeni azarlama!
11- Ama Rabbin nîmetini elinden geldiğince anlat!
İNİŞ SEBEBİ
Rivâyete göre, Melek Cebrâil’in inmesi bir süre gecikti. Bunun üzerine müşrikler: «Allah, Muhammedʹe darıldı ve Onu terketti» diyerek yersiz birtakım sataşmalarda bulundular. Bunun üzerine yukarıdaki sûre indi. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/92)
İbn Cüreyc’e göre, bir ara vahiy 12 gün, İbn Abbas’a göre, 15 gün, diğer bazısına göre 25 gün kesilip Cebrâil inmez oldu. Mukatil ise, bu sürenin 40 gün olduğunu belirtmiştir. Vahyin bir süre kesilmesi Resûlüllah’ı (A. S. ) için için sıkıp üzüyordu. Müşriklerin de alayvari sataşmaları buna eklenince, üzücü bir olay meydana geliyor; aynı zamanda ashab-ı kirâmı da tedirgin ediyordu. Derken Duhâ Sûresi iniverdi ve Resûlüllâh (A. S. ) ile ashabı ferahladılar.
Sûrenin iniş sebebi hakkında bunların dışında birkaç rivâyet daha yapılmışsa da senetlerinin sıhhatini tesbit mümkün olmamıştır. O bakımdan nakletmeyi uygun görmedik.
İLGİLİ HADÎSLER
Abdullah b. Amr b. Âs (R. A. )dan yapılan rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz iki elini kaldırıp «Allahım! Ümmetim, ümmetim.. » diyerek ağladı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak -olup biteni bildiği halde- Melek Cebrâil’e şöyle buyurdu: «Muhammedʹe git, niçin ağladığını sor. » Melek Cebrâil gelip sordu. Peygamber (A. S. ) Efendimiz niçin ağladığını ona anlattı. Cebrâil (A. S. ) Allahʹa dönüp aldığı bilgiyi arzetti. Allah ona: «Muhammed’e git ve Ona şunu haber ver: «Şüphesiz ki biz seni, ümmetin hakkında râzı edeceğiz ve seni (aslâ) terketmiyeceğiz! » (Müslim/imân: 346)
Resûlüllâh (A. S. ) buyurdu:
«Her peygamberin kabul olunan bir duâsı vardır; onlar duâlarını yapmakta acele ettiler. Ben ise duâmı âhiret gününde ümmetime şefaat etmem için erteledim. İnşaallah şefaatle ilgili duâm, ümmetimden, Allahʹa ortak koşmadığı halde ölen kimselere erişecektir. » (Müslim/imân: 340, 341, 345)
Tirmizî’nin rivâyetinde ise, Peygamber Efendimizʹin şöyle buyurduğu belirtilmektedir: «Rabbımın yanından bir (melek) bana geldi ve ümmetimin yarısının Cennet’e girmesi ile onlar için şefaatçi olmam arasında Rabbımın beni serbest bıraktığını haber verdi. Ben şefaati seçtim. İnşaallah ümmetimden Allah’a ortak koşmaksızın ölenlere şefaatim erişecektir. » (Tirmizî/kıyâmet: 13- Ahmed: 2/75- 5/232- 6/23, 24, 28, 29)
«Zenginlik malın çokluğuyla değildir; gerçek zenginlik gönül zenginliği (kanaat)dir. » (Buharî/rikak: 15- Müslim/zekât: 120- Tirmizi/zekât: 40- İbn Mâce/ Zühd: 9- Ahmed: 2/243, 261, 315, 390)
«İslâm’a giren, yeteri kadar rızıka nâil olan ve Cenâb-ı Hakkʹın verdiğine kanaat eden kimse felâh bulmuştur. » (Müslim/zekât: 125- Tirmizî/zühd: 35- İbn Mâce/zühd: 9- Ahmed: 2/168 173)
«Yetimi besleyip barındıran kimse ile ben, Cennetʹte (şu) iki parmak gibi biraradayız. » (Müslim.. Süyûtî’nin tesbitine göre hadîs zayıftır.)
«İnsanlara şükretmiyen, Allah’a da şükretmez. » (Ebû Dâvud/edeb: 11- Tirmizî/birr: 35- Ahmed: 2/258, 295, 303 461 492- 3/32, 74- 4/278, 375- 5/211, 212)
«Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara şükretmeyen, Allah’a da şükretmez. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği nîmetleri sayıp anlatmak şükürüdür; anlatmayıp terketmek nankörlüktür. Cemaat rahmettir; ayrılıp bölünmek azaptır. » (Müsned-i Ahmed: 4/278, 375)
Açıklama:
Bu sûreyle ilgili olarak Mekke halkının kıraatinde sünnet kabul edilen bir husus vardır: Duhâ Sûresi dahil onu takip eden her sûrenin başında (diğer bir rivâyete göre sonunda) «Allahu Ekber» deyip tekbîr getirilir.
Bunun sebebine gelince: Vahiy gecikip, müşrikler: «Muhammed’in şeytanı (! ) onu terketti» diyerek alayvari sataşmada bulundular. Peygamber (A. S. ) onların bu edep dışı ölçüsüz ve hayasızca sözlerini duyunca üzüldü ve arkasından Duhâ Sûresi inince sevindi de «Allahu Ekber» deyip tekbîr getirdikten sonra şöyle buyurdu: «Bunu (yani Allahu Ekber demeyi) sünnet edinin!. » (Lübabu’t-te’vîl fî maani’t-tenzîl: 4/388)
Nitekim İmam Şâfiî, Duhâ Sûresiʹnden itibaren her sûrenin sonunda tekbîr getirmenin sünnet olduğunu belirtmiştir. (Nizamuddin Nisaburî/Tefsîrü Garâibiʹl-Kurʹân: 30/113)
Diğer birçok ilim adamları ise, bu konuda şöyle demişlerdir:
«Biz, sözü edilen sûreleri hatmederken tekbir getirilir demiyoruz; ama tekbîr getiren olursa, o, bununla güzel bir fiilde bulunmuş olur; tekbîrleri terketmekte ise bir sakınca yoktur diyoruz. »
Ashab-ı Kirâm’dan Ubey b. Kâb’in (R. A. ): «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu tekbîrleri getirmemizi emretti» şeklindeki rivâyetini, Ebû Hâtim er- Râzî zayıf olarak belirlemiştir. Ebû Cafer el-Akiylî de sözü edilen rivâyetin münker olduğuna dikkat çekmiştir. (Nizamuddin Nisaburî/Tefsîrü Garâibiʹl-Kurʹân: 30/114)
Sözünü ettiğimiz tekbîrin keyfiyetine gelince: Ya sadece «Allahu Ekber» demekle yetinilir, ya da bu söze, «Lâ ilâhe illâllahu va’llahu ekber» sözü ilave edilir. (Şevkanî/Fethü’l-Kadîr: 4/456)
DUHÂYA VE YÖNELİP GELEN GECEYE YEMİN EDİLMESİ
«Kuşluk vaktine, karanlığıyla yönelip gelen geceye and olsun ki, Rabbin seni terketmedi ve sana darılmadı.. »
Duhâ: Şems Sûresiʹnde de değindiğimiz gibi, kuşluk vaktine delâlet ettiği gibi, gündüzün tamamına da delâlet etmektedir. Arkasından, «gece» manasına gelen «leyi» isminin getirilmesi, «duhâ»nın ikinci mânaya delâletini kuvvetlendirmekte ve böylece gündüz ile geceye and içilmektedir.
Secâ: sücuv kökünden gelen fiildir ve üç mânaya delâlet etmektedir:
a) İbn Abbas’a göre: Yönelip gelmek veya ayrılıp gitmek,
b) Örtüp kapamak,
c) Sakinleşip istikrar bulmak..
Şüphesiz bu üç mâna da konunun maksadına uygun kabul edilebilir.
Gündüz ile geceye and içilmesi, bu iki olayın her yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın varlığına, birliğine ve kudretinin yüceliğine delâlet ettiğine işârettir. Zira düzenli, plânlı, hesaplı olan bu hareket, mutlak anlamda bir düzenleyicinin ve hesaplayıcının varlığını, birliğini, öncesiz ve sonrasızlığını haber vermektedir. «Tabiat» denilen şuursuz maddenin ve tesadüflerin böylesine sağlam ve düzenli, muhkem ve istikrarlı bir düzenleme meydana getirmesi asla düşünülemez. İnsanın günlük hayatıyla içiçe olan gece ve gündüz olayının ise olumlu tesirlerini anlatmaya gerek var mıdır?
İŞİN SONUCU BAŞLANGICINDAN DAHA HAYIRLIDIR
«Ve elbette Âhiret senin için Dünyaʹdan daha hayırlıdır.. »
Diğer bir yorumla, «Ve elbette işin sonucu senin için başlangıcından daha hayırlıdır. »
Zira her geçen gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz başarı basamaklarında yükseliyor, adım adım zafer burcuna ilerliyordu. O bakımdan işin sonucu başlangıcından daha hayırlı oluyor, düne kadar İslâm’ı küçümseyip mü’minleri hakîr görenlere yeryüzü daralmaya başlıyordu.
Birinci yoruma gelince, âhiret gününün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ve Ona inanıp uyanlar için elbette çok daha hayırlı olacağı tartışılamaz. İlâhî adâlet ve takdîr bu hayırlı sonucu en güzel şekilde hazırlamış ve mü’minlerin ebediyen dinlenmelerine tahsîs etmiş bulunuyor.
Unutmamak gerekir ki, dünya ile âhiret birbirini tamamlamakta; birinin vücuduyla diğerinin hikmeti anlaşılmaktadır. Aynı zamanda dünya, âhiret hayatına ciddi bir hazırlık dönemi olarak belirlenmiştir. Bu gerçeği bilerek, inanarak kavrayıp hayatını ona göre değerlendiren kimse için elbette âhiret hayatı daha hayırlı ve daha feyizlidir.
Şüphesiz dünya hayatının hikmetini en iyi bilen ve onu ilâhî murada göre en uygun anlam ve ölçüde feyizli, bereketli kılıp rahmete çeviren peygamberlerdir. O bakımdan bir peygamber dünyada ne kadar başarı sağlarsa sağlasın, ne kadar fetihlerde bulunursa bulunsun bunların hepsi ilâhî rızaya ve uhrevî ecre yönelik olduğundan, âhiret hayatı ve orada erişeceği yüksek derece dünyadaki her şeyden çok daha hayırlı ve kalıcıdır. Nitekim konumuzu oluşturan âyeti, şu âyetler daha da açıklamakta ve mü’minleri aydınlatmaktadır:
«Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmûd’a eriştirir. » (İsrâ Sûresi: 79)
«Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise, Allah’tan korkup kötülükten sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. Artık akletmiyecek misiniz? » (Yusuf Sûresi: 109)
«Âhiret yurdu elbette (Allahʹtan korkup küfür ve şirkten) sakınanlar için çok daha hayırlıdır. Artık aklınızı kullanmaz mısınız? » (En’am Sûresi: 32)
«Âhiret yurdu ise, elbette daha hayırlıdır. Sakınanların yurdu ne güzeldir! » (Nahl Sûresi: 30)
«Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise, gerçek hayatın kendisidir. Bunu bir bilselerdi. » (Ankebût Sûresi: 64)
Kaldı ki Cenâb-ı Hak, Peygamber (A. S. ) Efendimize, dünyada da, âhirette de razı olacak kadar meded-u inâyette bulunacağını vaadetmiş bulunuyor. Şöyle ki: Dünyada Onu teblîğ, irşat ve Hakk’a dâvette başarılı kılıp zaferden zafere eriştirmiştir. Âhirette de Ona, ümmetinden günahkârlar için şefaatte bulunma yetkisi verileceğini ve bu hususta da Onu râzı edecek kadar İlâhî rahmet ve gufranın ümmetinden yana tecelli edeceğini müjdelemiştir. Nitekim ilgili hadîs bölümünde bu hususun Resûlüllah’ın (A. S. ) mübarek diliyle net biçimde açıklandığını görüyoruz.
Bu konuda İlâhî iltifatın ferahlatıcı havasından yararlanabilmek için ümmetin, imkânlar elverdiği nisbette Kitap ve Sünnet’e göre yaşaması gerekmektedir. Zira ancak böyle bir idrâk ve şuurla Resûlüllahʹın (A. S. ) şefaatine lâyık olma düzeyine gelebilirler.
PEYGAMBERE (A. S. ) YÖNELEN İLÂHÎ İNÂYETİN ÜÇ AYRI TEZAHÜRÜ
«Seni öksüz bulup barındırmadı mı? Seni, yol bilmez iken (en doğru) yola iletmedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi? »
Ana rahminde iken babasını, altı yaşında iken anasını kaybeden Hz. Muhammed (A. S. ) yetimliğin bütün acı ve ıstırabını için için duyan bir peygamberdir. Cenâb-ı Hak bu sebeple Onu önce dedesi Abdülmuttalibʹin, sonra da amcası Ebû Tâlib’in himayesine vererek, yani bu ikisinin kalbini Hz. Muhammed’den yana şefkat, merhamet ve kanat germe duygusuyla doldurarak Onu barındırdı.
Bundaki hikmet ne olabilir? Nitekim olay üzerinde merakla duran bir adam, ünlü ilim adamı Cafer b. Muhammed es-Sadıkʹa sordu: «Neden Hz. Muhammed (A. S. ) baba ve anasından yetim kaldı? » Cafer es-Sadık ona şu cevabı verdi: «Tâki kimsenin Onun üzerinde bir hakkı bulunmasın.. » (Tefsîr-i Kurtubî: 20/96)
Tabiîn’in ileri gelenlerinden Mücahid’e göre: Araplar dengi ve benzeri olmayan kişi hakkında «Dürretün yetimetün» sözünü kullanırlar. Bu manayla âyette geçen «yetîm» kavramı üzerinde durulmuş ve mecazî bir anlam taşıdığı ayrı bir yorum olarak belirtilmiştir. Şöyle ki: Hz. Muhammed’in (A. S. ) şeref ve asalette eşi, ahlâk ve fazilette benzeri, kemal ve edepte dengi, eminlikte manendi yoktur. Cenâb-ı Hak bu emsâli olmayan dürr-i yektayı, yine Ona inanıp uyan sadık müʹminlerle barındırıp korumuştur.
«Seni, yol bilmez iken (en doğru) yola iletmedi mi? »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, kıyâmete kadar bütün insanlara rahmet peygamberi olarak gönderildiğinden, doğuştan birçok üstün yeteneklerle donatılmıştır. Peygamberliğinden önce de, peygamber olduktan sonra da çok nezîh bir hayat sürmüştür. Peygamberliğinden önceki yıllarında, Arapların yüzde doksandokuzu putlara tapıp Cenâb-ı Hakk’a ortak koştukları halde, O, putperestliğin ve ahlâksızlığın her çeşidinden tiksinip nefret duymuş, her türlü sapıklıktan uzak kalmış ve bu uyanıklık içinde Allah’ın varlığına, birliğine yönelerek selâmet sahiline uzanan en doğru yolun özlemini duymuştur.
Şüphesiz ki o büyük insan, önceleri kendisine peygamberlik verileceğini, vahiy indirileceğini bilmiyordu; ancak yüce âlemden kendisine bir rahmet esintisinin devamlı geldiğinin farkında idi. Sonra ilâhî vahyin inmesiyle O özlediği gerçekleri ve arzuladığı doğru yolu bulmuş oldu. Nitekim Şûrâ Sûresi 52. âyetle bu inceliğe temas edilerek şu bilgi verilmektedir: «Ve böylece kendi emrimizden sana (kalplere canlılık veren) bir ruh (kitap) vahyettik. Oysa sen, kitap nedir, imân nedir bilmezdin. Ama biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık ve sen gerçekten dosdoğru yolu gösterensin! »
Şüphesiz bu âyette geçen «imân»dan maksat, icmâlî değil, tafsîli imândır. (Bilgi için bak: Tefsirin 11. cilt, 5493. sahifesi)
Zira âyetteki «dall» ve «hedâ» kelimeleri bulundukları konu ve yere göre mâna alırlar. Şöyle ki:
Dâll: Mütehayyir, yani yol konusunda ne yapacağına kesinkes karar vermiyen, yanlış yolda olan, doğru yoldan sapan gibi mânalara delâlet eden
Bu manaların ışığında müfessirler sözünü ettiğimiz âyeti birkaç türlü yorumlamışlardır:
1- Peygamberlik hususunda senden neler istendiğini tam anlamıyla bilmiyordun, mütehayyir idin. Allah seni irşâd etti.
2- Sen daha önce Kur’ân ve şeriât nedir bilmezdin; Cenâb-ı Hak seni Kurʹân’a ve İslâm şeriâtına iletti.
3- Sen kitap ve imân nedir bilmezdin; Allah seni bunlara kavuşturdu. Nitekim az yukarıda naklettiğimiz gibi, Şûrâ Sûresi 52. âyette: «Ve böylece kendi emrimizden sana (kalplere canlılık veren) bir ruh (kitap) vahyettik. Oysa sen, kitap nedir, imân nedir bilmezdin. Ama biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık ve sen gerçekten dosdoğru yolu gösterensin» buyurulmaktadır.
Kasas Sûresi 86. âyette ise: «Sen, sana bu kitabın vahyolunacağını ummuyordun.. » denilerek, «dall»ın burada delâlet ettiği mâna açıklanıyor.
4- Allah seni sapık, doğru yoldan ayrılmış bir kavim arasında buldu da senin vasıtanla onlara doğru yolu gösterdi.
5- Hicret hususunda mütehayyir idin, seni hicret yoluna O iletti.
6- Seni, kıbleyi arzuladığın halde buldu da seni ona irşâd edip kavuşturdu.
Bu yoruma göre, «dalâl», (talep) mânasına gelmektedir.
7- Seni kavmin arasında bir bakıma zayi’ olmuş halde buldu da onlara yol gösterici olarak sana hidâyet verdi.
8- Seni hidâyeti seçip arzular bir halde buldu ve öylece seni ona eriştirdi.
Bu yoruma göre «dall» daha çok «muhibb» anlamına kullanılmıştır. Yoruma mesned olarak da Yusuf Sûresindeki şu âyet delil gösterilmiştir:
«Allahʹa and olsun ki, sen elbette o eski şaşkın sevgin içinde bulunuyorsun…» (Yusuf Sûresi: 95)
«Seni fakir bulup zengin etmedi mi?. »
Bu fakirlik maddî yönden olabileceği gibi, mânevî yönden de olabilir. O bakımdan ilim adamları âyeti farklı şekilde yorumlamışlardır:
a) Seni, malın ve mülkün olmadığı halde buldu da Hz. Hadice’nin (R. A. ) servetiyle zengin kılmadı mı?
b) Verdiği rızıkla seni hoşnut etmedi mi? Sana, aza kanaat denilen o güzel duyguyu bahşetmedi mi?
c) Seni mânevî boşluk içinde bulup kalbini (ilâhî füyuzatla doldurarak) zengin kılmadı mı?
d) Seni delil ve belgelerden yoksun bir halde bulup onlarla zengin etmedi mi?
e) Seni başarı, zafer ve fetihlerden mahrûm bulup o gibi nimetlerle zenginliğe erdirmedi mi?
Ancak bu yorum pek isabetli kabul edilmemiştir. Zira fetih ve zaferler ancak Medine’ye hicretten sonra başlamıştır.
BAŞARIDAN SONRA İKİ YASAK VE BİR EMİR
«O halde, sakın öksüzü hor görüp ona kötü davranma ve bir şey isteyeni azarlama. Ama Rabbin nîmetini elinden geldiğince anlat! »
Yetimin halini, çocukluğunda o çileyi çekenler daha iyi bilir. Şüphesiz Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hem yetim olarak büyüdüğü, hem çocuk sevgisiyle dolu olduğu, hem de insanlara karşı içinde geniş ve sıcak ilgi duyduğu için özellikle yetimlere karşı ayrı bir sevgi ve ilgi izhar etmiş ve hadîslerinde ifadesini bulduğu üzere yetimi koruyup himâye edenin Cennet’te kendisiyle birlikte bulunacağını müjdelemiştir.
Ayrıca Arap Cahiliye devrinde yetîmin hakîr tutulduğu, mîras yoluyla ona düşen mal ve mülkün haksız yere çar-çur edildiği; böylece yetîmin hakkına tecavüzde bir sakınca görülmediği bilinmektedir. İslâm, o devrin bütün kötü âdetlerini kaldırırken yetime yönelen haksızlıkları da önlemiş ve aynı zamanda onu toplumun himâyesine vermeyi; beslenip eğitilmesini de ihmal etmemiştir. Ebû Hüreyre (R. A. )nin rivâyet ettiği sahîh hadîste Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in şöyle buyurduğu tesbit edilmiştir: «Müslümanların en hayırlı evi, içinde (himaye görüp) ikram edilen yetimin bulunduğu evdir. Müslümanların en kötü evi, içinde kendisine kötü muamele edilen yetimin bulunduğu evdir. » (Beğavî/kendi senediyle rivâyet etmiştir)
SÂİLİ AZARLAMAMAK
«Sâil» kelimesi sıfat olup, «isteyen», «dilenen», «soran» gibi manâlara delâlet eder.
İslâm Dini, dilenciliği hoş görmediği gibi, ihtiyacından dolayı dilenmek zorunda kalan fakir ve yoksulları eli boş çevirmeyi de tasvip etmemiştir. O bakımdan müslüman cemaate yakışan odur ki, muhtaç oldukları halde yüzsuyu dökmeyi İnsanî ve dinî vakar ve terbiyesine yediremiyen fakirleri ve muhtaçları bulup onlara yardım elini uzatsınlar. Aynı zamanda ihtiyacından dolayı mecbur kalıp kapı kapı dolaşan fakirleri de güler yüzle, yumuşak, tatlı dille karşılayıp imkânları elverdiği nisbette boş çevirmesinler.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Yarım hurmayla da olsa miskini boş olarak geri çevirme! » (Tirmizî/zühd: 37) «Dilenciyi, yanık hayvan tırnağıyla da olsa (bir şey verip öylece) çevirin. » (Nesâî/zekât: 70, 76- Ebû Dâvud/zekât: 3- Tirmizî/zekât: 29- Ahmed: 4/70- 5/381- 6/382, 383, 424, 438)
Şüphesiz bu emir ve tavsiyeler, dilenciliği tasvîp ve teşvîk için değil, dilenmek zorunda kalanlara yardımcı olmanın, âlicenap davranmanın sevap ve faydasını hatırlatmak içindir.
Ünlü veli İbrahim b. Edhem (h.? - 261) ne güzel söylemiştir:
«Dilenciler iyi dostlarımızdır ki, bizim azığımızı alıp âhirete taşırlar! » İbrahim en-Nahaî (h.? - 96) de şöyle demiştir:
«Dilenci, âhiret postacısıdır. Birimizin kapısına gelir de «Yakınlarınıza ve dostlarınıza göndereceğiniz bir şeyiniz var mıdır? » diye sorar.. »
Dilencinin ısrarla istemesine gelince: Kur’ân ve Hadîsʹte bu davranış yerilmiş ve asla hoş karşılanmamıştır. Çünkü ısrarlı istemede, kendini fazla acındırma, dilenmeyi sanat edinme ve müslümanı huzursuz etme anlam ve işâreti vardır.
Cenâb-ı Hak, muhtaçlardan söz ederken şöyle buyurmaktadır:
«(Sadakalarınızı) kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde (el açıp) dolaşmayan (kapı kapı gezmeyen) fakirlere (verin) ki, onlar yüzsuyu dökmediklerinden durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Onları -siz Allah yolunda olanlar- çehrelerinden tanırsınız. İnsanlardan, yüzsüzlük ederek istemezler. » (Bakara Sûresi : 273)
Böylece İslâm, ihtiyaç sahibi olup dilenmek zorunda kalan kişiyi, az- çok bir şey vermek suretiyle memnun etmeyi, bir şey verme imkânı olmadığı takdirde güzel, tatlı sözle geri çevirmeyi tavsiye etmekte ve böylece fakirle zengin arasındaki köprü ve dengenin bozulmasını önlemektedir.
Bir de ilim, ahlâk, terbiye ve edep, iş ve sanat öğrenmek üzere gelip bir şeyler soranlar olur ki, onlara ayrı bir ilgi göstermek vâciptir. İmam Ebû Hanîfe’nin dediği gibi: «Öylesinin ayağının altına altundan eşik döşemek çok daha uygun olur. » İşte bu maksatla gelip bir şey sorana tepeden bakmak haram olduğu gibi, asık bir çehreyle karşılamak ve sert bir dil kullanmak da asla doğru değildir. Soruya muhatap olan ilim adamı, sorulanı hemen cevaplayacak bilgiye sahip değilse, durumu nazik bir ifadeyle söylemekten çekinmemeli, ona, o konuyu daha iyi bilen başka bir ilim adamını tavsiye etmelidir. Sorulanı biliyorsa, o takdirde soran kişiye, fazla bekletmeden gereken cevabı vermelidir. Zira Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu konuda ümmetini aydınlatarak şöyle buyurmuştur:
«Kime bir konudan, bir ilimden sorulur da, o (da onu bildiği halde) gizleyip söylemezse, (âhiret gününde) ateşten bir gem ile gemlenir. » (Ebû Dâvud/ilim: 9- Tirmizî/ilim: 3- İbn Mâce/mukaddeme: 24- Ahmed: 2/263, 305, 344, 353, 495)
Ashab-ı Kirâm’dan Ebû Derdâ’ya (R. A. ) hadîs toplayan âlimler gelince, o, onlara hırkasını çıkarıp döşek yapar ve şöyle iltifatta bulunurdu: «Resûlüllah’ı (A. S. ) seven dostlarımıza merhaba! » (el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/101)
RABBIMIZIN VERDİĞİ NÎMETİ ANLATMAK
«Ama Rabbin nîmetini elinden geldiğince anlat!. »
Cenâb-ı Hakk’ın şüphesiz ki biz insanlara hazırlayıp verdiği nîmetler o kadar çoktur ki onları saymaya kalkışacak olsak, elbette sayamayız. Çünkü kâinatta görüp bildiklerimizin hemen hepsi insandan yana yaratılmıştır. Özellikle dünyamızda, henüz ilk insan oraya ayak basmadan önce hazırlanan kaynaklar ve hayatımızı devam ettirebilmemiz için kurulan denge ve düzen sayısız nîmetleri taşımaktadır.
Nitekim İbrahim Sûresi 34. âyetle bu husus şöyle açıklanmaktadır: «İsteyebileceğiniz her şeyi veren de Oʹdur. Eğer Allahʹın nîmetlerini saymaya kalkışacak olursanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok haksız, çok nankördür. »
Konumuzu oluşturan âyette hitap her ne kadar Resûlüllah’a (A. S. ) ise de hüküm bütün ümmetini kapsamaktadır.
Nîmetten söz etmenin veya onu anlatmanın anlamı nedir? Bu hususta az farklı yorumlarda bulunulmuştur. Şöyle ki:
a) Allah’ın verdiği nîmeti görünce veya hatırlayınca şükredip nîmeti vereni övmektir.
b) Allah’ın verdiği nîmeti gizlemeyip itiraf etmek ve münasebet düştükçe övgüyle ondan söz etmektir.
Zira nîmetten övgüyle söz etmek şükür sayılır.
c) Hasan b. Ali (R. A. ) diyor ki: «Sana bir iyilik ulaşırsa veya sen bir iyilikte bulunursan onu din kardeşlerinden güvenebildiklerine anlat. Böyle yapman «tahdîs-i nîmet» anlamına gelir. » Nitekim ünlü âlimlerden Ebû Firas Abdullah b. Gâlib, kendi dost ve yakınlarına şöyle anlatırdı: «Dün Rabbim bana lûtufta bulunup ikrâm etti: Kur’ânʹdan şu kadar, ilim kitaplarından şu kadar okudum; şu kadar namaz kıldım; şu kadar zikrettim ve şu kadar hayırlı işlerde bulundum. »
Bunun üzerine dostları ona:
- Sizin gibi bir zat yaptıklarından söz etmemeli değil midir?
Deyince, o, onlara şu cevabı verdi:
- Cenâb-ı Hak, Kurʹân-ı Kerîm’de: «Rabbin nîmetini elinden geldiğince anlat! » buyuruyor. Siz ise, «Allahʹın nîmetlerinden söz etme» diyorsunuz!.
Sonuç olarak konuyu şöyle özetleyebiliriz: Allah’ın verdiği nîmetleri, din kardeşlerimizden ahlâk ve faziletine, imân ve irfanına güvendiklerimize anlatmamızda bir sakınca yoktur; yeter ki bunu bir üstünlük, bir böbürlenme vasıtası olarak düşünmeyelim.
Duhâ Sûresi’nin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa hamd-u senâlar; Allah’ın emirlerini bize noksansız teblîğ eden ve açıklayan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize ve âline salât-ü selâmlar olsun..