Leyl Suresi 1-13. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰى وَالنَّهَارِ اِذَا تَجَلّٰى وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى اِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتّٰى فَاَمَّا مَنْ اَعْطٰى وَاتَّقٰى وَصَدَّقَ بِالْحُسْنٰى فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرٰى وَاَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنٰى وَكَذَّبَ بِالْحُسْنٰى فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرٰى وَمَا يُغْنِي عَنْهُ مَالُهُ اِذَا تَرَدّٰى اِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدٰى وَاِنَّ لَنَا لَلْاٰخِرَةَ وَالْاُو۫لٰى

1.

(Ortalığı) bürüdüğü zaman geceye andolsun,

Diyanet İşleri

2.

Açılıp aydınlandığı zaman gündüze andolsun,

3.

Erkeği ve dişiyi yaratana andolsun ki,

4.

Şüphesiz sizin çabalarınız elbette çeşit çeşittir.

5-7.

(5-7) Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah'a karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz.

8-10.

(8-10) Fakat, kim cimrilik eder, kendini Allah'a muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa, biz de onu en zor olana kolayca iletiriz.

11.

Cehenneme yuvarlandığı zaman, malı ona fayda vermez.

12.

Şüphesiz bize düşen sadece doğru yolu göstermektir.

13.

Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

LEYL SÛRESİ

Cumhura göre, sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğini söyleyenler de olmuştur. (Tefsiru Fethi’l-Kadîr: 4/451) Ancak Beyhakî’nin İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyette deniliyor ki: «Velleyli izâ yeğşâ Sûresi Mekkeʹde inmiştir. » (Tefsiru Fethi’l-Kadîr: 4/451)

Sûreye, karanlığıyla ortalığı bürüdüğü zaman geceye yemin edilerek başlanmış ve bu mânaya delâlet eden Leyi, aynı zamanda sûreye isim olmuştur.

Âyet sayısı: 21

Kelime »: 71

Harf »: 310 (Lübabu’t-Te’vîl: 4/383)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Üç olaya yemin edilerek insanların iş ve amellerinin farklı biçim­de, değişik amaçlara yönelik bulunduğu konu ediliyor.

2- Allah için verip takvâ üzere bulunan, yani Cenâb-ı Hak’tan her hal-ü kârda korkup nankörlük ve kötülüklerden sakınan ve en güzel olanı doğrulayan kimsenin hakka erişmekte başarılı kılınacağı müjdeleniyor.

3- Bunun aksine bir tutum içinde olan sapık kimsenin hüsrâna uğ­ratılacağı bildiriliyor.

4- Gösterilen doğru yola uymayanlar Cehennem ateşiyle tehdît edi­liyor.

5- Doğru yolda yürüyüp Allah’tan saygı ile korkan ve arınmak için malını Allah yolunda harcayanların Cehennem ateşinden uzak tutulacak­larına atıf yapılıyor.

6- Gösterişten uzak kalıp sırf ilâhî rıza gözetilerek işlenen amel ve yapılan iyiliğin mükâfatsız kalmayacağı haber veriliyor.

MEÂLİ:

1- (Karanlığıyla ortalığı) bürüdüğü zaman geceye,

2- (Karanlığı yırtıp) aydınlığıyla ortaya çıktığı zaman gündüze,

3- Erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki,

4- Gerçekten sizin çalışıp çabalamanız dağınık (yönde farklı amaç­lara yönelik)tir.

5-7- Artık kim (Allah için) verir ve (kötülüklerden) sakınır, en güzel olanı doğrularsa, biz ona kolayını kolaylaştırıp kendisini başarılı kılarız.

8-10- Kim de cimrilik edip kendini (Allah’a) muhtaç saymaz ve en güzel olanı yalanlarsa, ona da güçlüğe (uzanan yolu çekici kılıp) kolay­laştırırız.

11- Başaşağı gelip (Cehennemʹe) yuvarlandığı zaman malı ona ya­rar sağlamaz.

12- Şüphesiz ki bize gereken doğru yolu göstermektir.

13- Ve elbette Âhiret de, Dünya da bize âittir.

İNİŞ SEBEBİ

Bu sûrenin Ebû Bekir Sıddîk’ın (R. A. ) kadrini yüceltmek ve onu di­ğer mü’minlere güzel misal göstermek üzere indiği söylenir.

Müfessir Süddî ise, sûrenin şu olaydan dolayı indiğini belirtmiştir: «Münafıklardan birinin evinin önündeki hurma ağacının dalları komşusu bulunan fakir adamın avlusuna sarkmış bulunuyor ve o sebeple hurma korukları zaman zaman onların avlusuna düşüyordu. Münâfık da gidip o hur­maları adamın çocuklarının elinden ve ağzından çekip alıyordu. Bunun üze­rine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz o münafığa: «Hurma ağacını o fakirlere bağışla, karşılığında sana Cennet’te hurma ağacı vardır» buyurduysa da münafık razı olmadı. Bu olaya fazlasıyla üzülen Ebû Dahdah (R. A. ) büyük bir meblağ vererek o münafığın hurmalarını çevresindeki ihata duvarı ile birlikte satın alıp o fakir aileye bağışladı.

Bunun üzerine «Velleyl Sûresi» indi. (Nisabûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 299- Süyûti/Esbabu Nüzûl-i Kur’ân: 119)

İLGİLİ HADÎSLER

Hz. Ali (R. A. ) diyor ki:

«Biz, bir cenâzenin defninde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹle birlikte Bakiʹ mezarlığında bulunuyorduk. Resûlüllâh (A. S. ) birara şöyle buyurdu: «Sizden hiçbiriniz yok ki Cennetteki yeri ve Cehennemdeki yeri yazılmış olmasın! »

Bunun üzerine ashab-ı kirâm sordu:

- Ya Resûlellah! Bu durumda (amel ve ibâdetimize) dayanıp güvenmiyelim mi?

- Amel etmeye devam ediniz; her şey (her kişi) yaratıldığı şeyden yana kolaylaştırılmıştır, diye cevap verdi. (Buharî/cenaiz: 82, 83, tefsîr: 92- Müslim/kader: 6- Ebû Dâvud/sünnet: 16-Tirmizî/tefsîr: 92- Ahmed: 1/27, 29)

Bu konuda ikinci bir tarikle gelen rivâyet şöyledir:

«Biz bir cenâzenin defninde hazır olmak üzere Bakiʹ kabristanında bulunuyorduk. O sırada Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz geldi ve oturdu. Biz de oturduk. Yanında bir çubuk bulunuyordu. Başını eğip elindeki o çubuk­la yeri eşeleyerek şöyle buyurdu: «Sizden hiçbir kimse yoktur ki, Cen­netʹteki ve Cehennem’deki yeri(yle ilgili olarak) saîd (mutlu), şaki (bed­baht) yazılmış olmasın. »

Bunun üzerine ashab-ı kirâm sordu:

- Ya Resûlellah! Biz yazılan yazıya itimad edip amel (ve ibâdeti) bırakalım mı? Zira bizden kim saadet ehliyse (o kafileye) varıp ulaşacak­tır; kim de şekavet ehlindense, o da şekavet ehlinin (kafilesine) varıp ka­tılacaktır.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz onlara şu cevabı verdi:

- Saadet ehline gelince: Onlara saadet ehlinin ameli kolaylaştırı­lacaktır. Şekavet ehline ise, şekavet ehlinin ameli kolaylaştırılacaktır.

Sonra da Resûlüllâh (A. S. ) devamla şu âyeti okudu: «Artık kim (Al­lah için) verir ve (kötülüklerden) sakınır, en güzel olanı doğrularsa, biz onu, kolayını kolaylaştırıp başarılı kılarız.. » (Buharî/cenâlz: 82, 83, tefsîr: 92- Müslim/kader: 6- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Ahmed: 1/27, 29)

«Cehennem’e ancak şaki (bedbaht) olan girer.. »

Bunun üzerine soruldu:

- Şâkî kimdir? Cevap verdi:

- Taât ve ibâdette bulunmayan; Allah için hiçbir günahı terketmeyendir. (İbn Mâce/zühd: 35- Ahmed: 2/349)

«Kıyâmet gününde ümmetimin hepsi Cennetʹe girer; ancak oraya gir­mekten imtina’ eden girmez. »

Bu beyân üzerine ashab-ı kirâm sordu:

- Ya Resûlellah! Kim imtinaʹ eder? Cevap verdi:

- Bana itaât eden Cennetʹe girer; bana karşı gelip isyân eden ise, gerçekten (Cennet’e girmekten) imtinaʹ etmiş olur. (Buharî/i’tisam: 2- Ahmed: 2/361)

AND İÇİLMEĞE DEĞER ÜÇ ÖNEMLİ OLAY

«(Karanlığıyla ortalığı) bürüdüğü zaman geceye; (karanlığı yırtıp) aydınlığıyla ortaya çıktığı zaman gündüze; erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki, gerçekten sizin çalışıp çabalamanız dağınık (yönde farklı amaçlara yönelik)tir. »

İnsan hayatının düzen ve dengede tutulmasını ve devamını sağlayan üç önemli olaydan söz edilmektedir: Gece, gündüz, erkek ile dişi..

Gece vücudun dinlenmesine; gündüz ise onun çalışıp rızık elde etme­sine yönelik hikmeti içermektedir. Aynı zamanda güneş sisteminde yer alan dünyanın iki ayrı hareketinin bulunduğunu yansıtmaktadır. Erkek ile dişi, canlıların, özellikle insanın yeryüzünde devamına yönelik İlâhî dü­zenlemenin proğramlanmış iki ünitesi olarak bulunuyor ve birbirini ta­mamlıyor.

Bundan bir önceki Şems Sûresiʹnde gece ve gündüz kavramları üze­rinde durularak insan hayatının devamıyla ilgili düzenlemeye geniş yer verilirken, bunca sistemli ve proğramlı nîmetleri takdîr edemiyen nankör­ler uyarıldı ve Semûd Kavmi misal verilerek gereken uyarı yapıldı. Bura­da ise, aynı konunun az değişik yanı ele alınarak bir özeti verilmekte ve böylece İlâhî rıza doğrultusunda arınan müʹminler müjdelenmektedir.

Âyette belirtilen üç olay üzerinde dikkatle durduğumuzda, bunların birbirini tamamladığını, birinin vücuduyla diğerinin var kılınmasının hikme­tinin ortaya çıktığını görürüz. O bakımdan bunlardan birinin ortadan kalk­masıyla insan hayatı denge ve düzenini kaybeder ve yaşama şansı pek kalmaz.

İnsan bu gerçeği anlayıp kavradığı ve her sistem ve proğramda Hakk’ın yüksek hikmetini ve nîmetini gördüğü oranda mutlu ve huzurlu olabilir. Aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’a yakın olma bahtiyarlığına erişir. Bu takdirde kişi nefis ve günah karanlığından kurtulup imân ve sâlih amel aydınlığına erişir. Erkek ve dişiden her biri hilkatinin hikmetini anlama basiretine kavuşur.

Kendini bu irfan çizgisine getiren mü’minler gündüzün aydınlığında çalışıp çabalamanın hikmet ve felsefesini kavramakta gecikmezler. Ömür­lerini imân, ibâdet, meşrû yolda çalışıp kazanma; okuyup öğrenme; fay­dalı olup çevreye güven ve huzur havası estirme; her işte Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu ön plâna alma bütünlüğü içinde değerlendirerek kendilerini hesap gününe hazırlamış olurlar.

FARKLI VE DEĞİŞİK MESLEKLER

Herkes yeteneğine, eğilimine, kültür ve bilgisine göre kendine meslek seçer. Yetenekler, eğilimler ve bilgiler farklı olduğu gibi, meslekler de fark­lılık arzeder.

Önce şunu belirtelim ki, hayat bütünüyle hareketten ibârettir. Her ki­şi, hayatını kazanmak, hem kendine, hem de çevresine faydalı olabilmek için bu harekete katılmak zorundadır. Zaten ilâhî hilkat kanunu ve ona bağlı olarak kurulan düzen bunu böyle gerektirmektedir. Fert ve ailelerin kendi yetenek ve becerilerine uygun iş tutmaları, meslek seçmeleri ha­yatın dengesini sağlamakta ve toplum yapısında farklı iş ve meslekler bir­birini tamamlamaktır.

Gerçek bu olunca, kişi bağlandığı işini, mesleğini imân şuuruyla yü­rütmeğe çalışır ve onun her saatini sâlih amel kalıbına dökerek şekillen­dirirse, hem kendini, hem de iş veya mesleğini hikmetine uygun sürdürme şerefine erişir ve Hakk’ın rızası doğrultusunda mutlu ve bahtiyar bir ömür geçirir ve buna göre, âhirette de kendisine çok feyizli ve şerefli bir haya­tın kapıları sonuna kadar açılmış olur.

Bunun aksine iş ve mesleğini nefsanî arzu ve eğilimine göre sürdü­ren; kişisel çıkarından başka bir ölçü tanımayan ve bu sebeple meşru sınırları aşan kimseler ise, fazîletli ve şerefli bir hayata hazırlanma idrâk ve imânından yoksun bulunduklarından hılkatlarının bağlı bulunduğu hik­metten sapmış olurlar ve bunun sonu üzüntü, pişmanlık ve hüsrân olur.

BAŞARININ ÜÇ AYRI BASAMAĞI

«Artık kim (Allah için) verir ve (kötülüklerden) sakınır, en güzel olanı doğrularsa, biz ona kolayını kolay­laştırıp kendisini başarılı kılarız. »

Hayat mücadelesi verirken, geçinme yolunda başarı sağlamak için yürürken şu üç basamağı dikkatten uzak bulundurmamak; diğer bir an­latımla, o basamaklara bilerek bir bir basıp yükselmek gerekir:

1- Allah için yermek; toplum içinde İslâm adına yardımcı ve hayır­hah olmaya çalışmak,

2- Cenâb-ı Hak’tan her iş ve amelde korkup kötülüklerden sakınmak,

3- Güzellerin en güzeli olan Allahʹı, O’nun kitabını ve peygambe­rini kalp ve dil ile tasdik edip ibâdet-ü taâtimizi buna şâhit kılmak..

Şüphesiz bu üç basamak, sağlam imânın en tabii ürünleri ve dünya hayatının gaye ve hedefidir. Zira helâlinden kazanıp elde ettiğinin bir bö­lümünü Allah’ın dini uğrunda harcamak bedenî ibâdeti malî ibâdetle bir­leştirip kişinin sadakatini isbatlar.

Allah’ın verdiği nîmetleri yerli yerince kullanıp her türlü haksızlık, hayasızlık, adâletsizlik ve aşırılıktan kaçınmak ise, her nîmette Cenâb-ı Hakk’ın «rezzak-i âlem» olduğunu idrâk ve bu sıfatının damgasını görmek­ten kaynaklanır. Böylece imânla sâlih amel birleşip bir bakıma bütünleşir de hedefine yönelmiş olur.

En güzeli tasdîk etmek ise, tercîhin en doğrusunu yapmanın, Cenâb-ı Hakk’ı gönülden sevip emir ve nehiylerine bağlılık göstermenin; her buy­ruğunu tereddütsüz doğrulamanın gayeler gayesi olduğunu idrâkten kay­naklanır. Böylesinin mükâfatı da o güzeller güzeline erişip cemaliyle ebediyen bahtiyar olmaktır. Nitekim Yunus Sûresi 26. âyette şu müjde verilmektedir:

«İyi, yararlı, güzel amellerde bulunanlara daha iyisi ve güzeli; bir de fazlası vardır. »

Şûrâ Sûresi 23. âyette ise bu müjde şöyle kuvvetlendirilmektedir:

«Kim çalışıp iyilik kazanırsa, ona, ondaki iyiliği artırırız. Çünkü Al­lah gerçekten çok bağışlayandır ve şükredene nîmetini artırandır. »

Farklı iş ve ameller:

İşler ve ameller farklılık da arzetse, gaye ve hedefte; bir de temel­deki imânda birleşmelidirler. Aksi halde amelin büyüklüğü ve küçüklüğü, göz ve gönül dolduranı ile düşük seviyede olanı arasındaki fark sadece zahirî olarak kalır ki, bu o kadar önemli sayılmaz. Şüphe veya inkâr üze­rine kurulan çok ameldense, imân ve takvâ üzerine kurulan az, fakat de­vamlı amel çok daha hayırlı ve saadet vaadedicidir.

Konunun baş kısmında kısmen değindiğimiz gibi, her kişi yetenek, bilgi, görgü, beceri, kültür ve öğrenim seviyesine göre bir düşünce at­mosferi oluşturur ve hayatının yol ve hedefini seçer:

a) Kimi doğru yolu, Hakk’a yönelik ameli seçer de günlük işini bu çer­çevede değerlendirir.

b) Kimi sapıklığa yönelip sâlih amelden uzak kalır ve böylece dünya­lığı ilâh edinecek kadar Hakʹtan uzaklaşır.

c) Kimi imân ve iyiliği Hak yolunda seviyeli cihada çevirip günlük hayatında buna ağırlık vererek en güzeline yönelmiş olur.

d) Kimi de inkâr ve haksızlığa yönelip günlük hayatını mânevî ka­ranlıklara boğarak ömür sermayesini bir hiç uğruna harcamış olur.

e) Kimi uğraştığı iş ne olursa olsun, onun her safha ve kademesinde Allah’ı hatırlayarak dünyanın bir geçimlikten ibâret bulunduğunu düşünür ve böylece huzur ve güven içinde çalışmasını sürdürür.

f) Kimi de nefis ve ihtirasının kurbanı olarak dünyalığı amaç edinir ve öylece asıl amaç ve gaye olan o en güzeli unutur da helâl ve haram sınırı diye bir engel tanımaz olur.

g) Kimi kalbindeki Allah ve din sevgisinden kaynaklanan cömertlikle çevresine rahmet olur. Kimi inkâr ve tuğyanından kaynaklanan kötülük ve cimriliğiyle bulunduğu yerdeki topluma dert ve belâ olur.

Sonuç olarak, Allah’ın kitabına ve gönderdiği son peygamberine kulak verip gönül aynasını ilâhî füyuzata çevirenler kurtulur; aksine bir inanç ve tutum içinde ısrar edenler ise kendilerine çok yazık etmiş olurlar.

Beşinci âyetten onuncu âyete kadar bu iki ayrı yolu seçenlerin inanç, düşünce, duygu ve amellerinin üçer basamağına veya özelliğine deği­nilerek aydınlatıcı, yönlendirici, uyarıcı ve müjdeleyici bilgiler verilmek­tedir..

«En güzel» ile çevirisini yaptığımız «hüsnâ» kavramı üzerinde az fark­lı yorumlar yapılmıştır ki, hepsi de aynı maksat ve hikmeti yansıtır an­lamdadır. Şöyle ki:

1- «En güzel»den maksat, «Lâ ilâhe illâllah»tır. Bu yorum, İbn Ab­bas (R. A. ) ile Dahhakʹe göredir.

2- Mücahid’e göre : Cenâb-ı Hakk’ın gerçekleştirip ortaya koyaca­ğını vaadettiği şeylerdir.

3- Zeyd b. Eslem’e göre: Namaz, zekât ve oruçtur.

4- İlim adamlarından hatırı sayılır bir cemaate göre: Allah, Peygam­ber ve Kitaptır.

KOLAYDAN YANA KOLAYLAŞTIRMAK

«Biz ona, kolayını kolaylaştırıp kendisini başarılı kılarız. »

Bu, hayır, salâh, güzel ahlâk ve fazîletin gerçekleşmesini sağlayan sebepleri harekete geçirip kolaylaştırmaktır.

Zorluktan yana kolaylaştırmak ise, dalâleti seçenlere şer ve kötülük yollarını irâdeleri doğrultusunda açık tutmak ve kötü niyet ve amellerine göre o yolu nefis duvarında çekici ve çarpıcı göstermektir.

Nitekim ilim adamları bu âyetin tefsîrinde şu söze yer vermişlerdir:

«Şüphesiz ki cömertlik mekârim-i ahlâktan bir bölümdür. Cimrilik ise en rezîl huydan bir kısımdır. »

«Cömert, verilmeyecek yerde veren değildir. Cimri de verilmeyecek yerde vermeyen değildir. Ama gerçek cömert, verilmesi gereken yerde verendir. Cimri de verilmesi lüzumlu yerde vermeyendir. »

MAL VE MÜLK KISA SÜRELİ BİRER GEÇİMLİKTİR

«Başaşağı gelip (Cehennemʹe) yuvarlandığı zaman malı ona yarar sağlamaz. »

Mal ve makam hayatın amacı ve hedefi değildir; onu dengeleyen bi­rer araçtır ve geçicidir. İnsanoğlu durmadan mal toplamak, servet edin­mek ve nefsini tatmin için yüksek makamlara tırmanmak için yaratılma­mıştır. İçimize yerleştirilen arzu, hırs ve istek hayatı canlı tutmaya, kişi­ye hareket sağlamaya, uyuşukluktan kurtarmaya yönelik birer itici kuv­vetlerdir. Bunları başıboş, kontrolsüz bıraktığımız takdirde, kutsal hiçbir sınır tanımadan maddeye doğru bütün hızıyla gider ve sonunda bizi bek­lenmedik bir anda felâketle sonuçlanan bir uçurumdan aşağı iter. O ba­kımdan içimizdeki bu itici kuvvetleri peygamber sünnetiyle disiplin altına alıp gayelerin gayesi olan ilâhî hoşnutluğa uygun düzeyde tutmak gere­kir. Aksi bir düşünce ve tutum geçici kısa bir hayatı, sonsuz hayata ter­cîh etme basiretsizliğini doğurur.

Mekke müşriklerinin ileri gelen şımarıklarından Ubey b. Halef de mal ve şöhretiyle, evlât ve maddî imkânlarıyla böbürlenip bunların ötesinde başka bir değer tanımıyordu. Bedir savaşında İlâhî hışma uğrayarak müʹminlerin adâlet kılıçları altında can verirken her şey bitmiş oldu; ne mal, ne servet ve şöhret, ne de evlât ve çevresi bir fayda vermedi. Ubey kendi ebedî azâbını beraberinde yüklenip götürdü. Ömrünü madde ve şöhrete, maddeyi gururuna dayanak seçti; nefsini her bakımdan tatmine çalışıp ruhunu ve vicdanını bütünüyle boş ve silik bıraktı. Duygusu devamlı ak­lının önünde yürüyerek Hakk’ın rahmet sesini duymasına engel oldu.

Nitekim müfessirlerimizden bir kısmı bu âyetin Ubey b. Halef hak­kında indiğini kaydetmişlerdir. Şüphesiz Ubey b. Halef bu konuda bir mi­saldir ki, malı ve şöhreti amaç seçenleri uyarmayı içeren bir hikmeti yan­sıtmaktadır.

DOĞRU YOLU ALLAH GÖSTERİR

«Şüphesiz ki bize gereken doğru yolu göstermektir. Ve elbette Âhiret de, Dünya da bize aittir. »

İnsanı kâinatın hikmeti ve özü olarak yaratan Cenâb-ı Hak, aynı za­manda onu birtakım yeteneklerle donatmakla kalmamış hayatın asıl amaç ve hikmetini de ona haber vermek suretiyle nîmetini tamamlamış bulu­nuyor. Gönderilen peygamber ve indirilen kitap insan aklına ışık tutmakta, Allah’ın belirlediği hidâyeti (doğru yol) ve dalâleti (eğri yol) göstermekle ona yaratılışının hikmetini öğretip Yüce Yaratanı kemal sıfatlarıyla ve âhi­ret hayatını bütün uyarıcı, yönlendirici safhalarıyla tanıtmaktadır.

Böylece Allah’tan, Peygamber ve kitaptan mahrum kalan aklın yal­nız başına bu gerçekleri tesbit edip anlaması düşünülemez. Hem akıl da­lâlet ve hidâyet yollarını bilip seçecek bir kudrete de sâhip değildir. İn­san için doğru ve eğri yolu belirleyip bildirmek Allah’a aittir. Çünkü kâi­nat bütünüyle O’nun eseridir ve Oʹnun hazırladığı plân ve proğrama göre düzen ve dengesini sürdürmektedir. Kâinatın bir bakıma mevcudiyetinin hikmeti olan insanın hayatını belli kurallara bağlamak da Allah’a aittir; kimsenin bunu değiştirme yetkisi yoktur ve insan o kurallara uymak zo­rundadır. Böylece kişi kitap ve peygamberin desteğinde ve rehberliğinde aklını ve irâdesini İlâhî beyâna açık tuttuğu takdirde hakikatı anlayabilir.

Dünya da, âhiret de Allah’a aittir. Zira dünyayı insan için düzenle­yip hazırlayan O Yüce Kudret, âhireti de düzenlemiş ve kalıcılığını takdîr etmiştir. İnsanoğlunun bu iki hayatı bütünüyle değiştirmeye, amacından saptırmaya ne gücü yeter, ne de buna hakkı vardır. Her şey Allahʹa ait­tir; birinci hayatı sona erdirip ikinci hayata başlatma tasarrufu da sadece O’na mahsustur. Hayır ve şerrin ne olduğunu O bildirmekte ve hangi ame­lin hayra, hangisinin şerre kapı açacağını da ancak O haber vermek­tedir.

Bu bakımdan Cenâb-ı Hak, aklını peygamber tebliğiyle yönlendirmeyip sapıklığı seçenleri tehdît edip uyarmaktadır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, insanın günlük hayatı üzerinde durularak her­kesin kendi yetenek ve becerisine göre bir meslek seçtiği ve ayrı bir iş pe­şinde koştuğu konu edildi. İlâhî düzene uyanların kalıcı hayata ulaşmakta başarılı olacakları, üç önemli olaya yemin edilerek müjdelendi. Bunun ak­sine bir tutum içinde hayatını amacından saptıranlar uyarıldı. Sonra da doğru yolu göstermenin ve bu maksatla akla ışık tutmanın, düşünce uf­kunu genişletmenin Allah’a ait olduğuna dikkat çekilerek insanla Cenâb-ı Hak arasındaki irtibata işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, şekaveti tercîh edip Hakk’ı yalanlayan inkârcı sapıkların amellerine uygun cezanın hazırlandığı haber veriliyor. Hakk’a inanıp yönelen, bedenî ibâdetle malî ibâdeti sâlih amel düzeyinde birleş­tiren ve her vesîleyle Hakk’ın rızasını gözeten takvâ sâhibi mü’minler müj­deleniyor.