MÜ’MİNÛN SÛRESİ
Tamamı Mekke’de inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 12/102) Baş kısmında mü’minlerin birtakım özellikleri anlatıldığı için sûre ismini bu sıfattan almıştır.
Âyet sayısı : 118
Kelime » : 1840
Harf » : 4802 (Lübabu’t-te’vîl: 3/300)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Mü’minlerin seçkin ve onları başkalarından ayıran sıfatları üzerinde durulup yaşamakta olan insanların dikkatleri çekilir.
2- Göklerin yaratılışı, taşıdığı kusursuz düzen ve denge üzerinde durulur ve insanın yararına yaratılan hayvanlara ve âhiretteki Cennet ve ondaki nimetlere yer verilir.
3- Peygamber ve ashabını teselli, müşrikleri de tehdit doğrultusunda gelip geçen peygamberlerden bir kısmının kıssaları ve bazı sıfatları anlatılır.
4- Dinde kolaylık prensibine bir defa daha değinilerek mü’minler aydınlatılır.
5- Kıyâmet gününde inkârcıların duyacağı pişmanlık safhası, çok duyarlı bir anlatımla işlenir. Buna karşılık imân eden salih kullara verilecek nimetler sıralanır.
6- Sapık inkârcıların ikinci hayata inanmamaları ve onların iddialarını reddeder anlamdaki deliller açıklanarak düşünce ufku genişletilir.
7- Peygamber’in (A. S. ) zâlim bir kavme azap inerken onların arasında bulunmaması hakkındaki duâsı; ayrıca insanlara edep, terbiye, nezâket ve saygılı olmayı öğretmesi; şeytanın vesvese veren sinyallerinin geri çevrilmesiyle ilgili, İlâhî talîm belirtilir.
8- Kıyâmet gününde kâfirler ve mü’minlerle ilgili diğer önemli safhaların bir kısmı öğüt alınacak çizgileriyle yansıtılır.
SÛREYLE İLGİLİ HADÎS
Hz. Ömer (R. A. ) anlatıyor:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e vahiy indiği zaman Oʹnun yüzünden taraf bal arısının uğultusu gibi bir ses duyulurdu. Yine bir gün Allah Ona vahiy indirdi. O, bir süre bekledikten ve vahiy hali geçtikten sonra «KAD AFLAHA’L-MÜʹMİNÛN»u, on birinci âyete kadar okudu ve sonra şöyle buyurdu: «Kim bu on âyetle amel edip yaşarsa Cennetʹe girer. » Bunu müteakip yüzünü kıbleye çevirerek ellerini kaldırdı ve şöyle duâ etti:
«Allahım! bizi artır, eksiltme; bize ikrâmda bulun, bizi aşağılama. Bize ver, mahrum bırakma. Bizi başkalarına karşı seçip üstün kıl, başkalarını bize karşı üstün kılma. Allahım, bizi razı et ve bizden razı ol. » (Müslim/imân: 8- Buharî/imân: 34- Ebû Dâvud/salât: 1- Tirmizi/tefsir: 23- Nesâi/salât: 4, imân: 24- Taberânî/sefer: 94)
MEÂLİ:
1- Mü’minler gerçekten, korktuklarından kurtulup umduklarına kavuşmuşlardır.
2- Onlar ki, namazlarında saygı dolu bir korkuyla eğilirler.
3- Onlar ki, boş ve anlamsız şeyden yüzçevirirler.
4- Onlar ki zekâtı verip (emredildiği şekilde) yerine getirirler.
5- Onlar ki, namus ve iffetlerini (haramdan ve şüpheden) korurlar.
6- Ancak eşlerine veya sâhip oldukları câriyelerine karşı (cinsel arzu duymalarında bir sakınca yoktur ve) bu yüzden kınanmazlar.
7- Artık kimler bu (meşru) sınırı geçerse, işte onlar haddi aşanlardır.
8- Onlar ki emânetlerini ve verdikleri sözü gözetir (yerine getirirler.
9- Onlar ki, namazlarını (vaktinde kılıp) koruyarak gözetirler.
10- İşte onlardır vârisler,
11- Firdevs Cennetiʹne vâris olurlar ve orada devamlı kalırlar.
İLGİLİ HADÎSLER
Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemize soruldu:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in ahlâkı ne idi?
O bu soruya şu cevabı verdi:
- Onun ahlâkı Kur’ân idi.
Sonra da Hz. Âişe (R. A. ) «Kad eflaha»yı onuncu âyetin sonuna kadar okudu ve şöyle dedi: «İşte Resûlüllahʹın (A. S. ) ahlâkı böyle idi. » (Müslim/müsafirîn: 139- Ebû Dâvud/tetavvu’: 26- Tirmizî/birr: 69- Nesâî/kıyamulleyl: 2- İbn Mâce/ahkâm: 14- Daremî/salât: 165- Ahmed: 6/54, 91, 111, 163)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu:
«Bana güzel koku ve kadın sevdirildi. Namaz ise, gözümün aydınlığı kılındı. » (Nesâî/ışretünnisâ: 10- Ahmed: 3/128, 199, 285)
Yine Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz anlatıyor:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden namazda iken yüzü veya gözü (sağa- sola) çevirmekten sordum. Buyurdu ki: «O, şeytanın kulun namazından kapıp çalmasıdır. » (Buharî/ezan: 93, bed-i halk: 11- Ebû Dâvud/salât: 161- Tirmizi/cumua: 59- Nesâî/sehv: 10- Ahmed: 6/7, 106)
«Şu topluluğa ne oluyor ki, namazda gözlerini göğe doğru çeviriyorlar?! »
Ebû Hüreyre (R. A. ) diyor ki: «Zaman zaman Peygamberimizin (A. S. ) ashabı namaz esnasında gözlerini göğe doğru çevirirlerdi. Yukarıdaki âyetler inince gözlerini secde yerine bakar şekilde yere doğru indirdiler. » (Buharî/ezan: 92, edeb: 18- Müslim/salât: 117, 118- Ebû Dâvud/salât: 163- Nesâî/sehv: 9, 40- İbn Mâce/ikamet: 68- Dâremî/salât: 68- Ahmed: 3/109, 112, 115, 116, 140, 258- 5/93, 101, 108)
«Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler; söz verdiği zaman, onu yerine getirmez; kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyânet eder. » (Buharî/imân: 24, cizye: 17, mezalim: 17, şehadat: 28, vasiyet: 8, edeb: 69- Müslim/imân: 106, 108- Tirmizî/imân: 14)
İbn Mesʹud (R. A. ) diyor ki:
- Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe sordum: «Hangi amel Allah katında daha sevimlidir? » Cevap verdi: «Vaktinde kılınan namaz... » Devamla dedim ki: «Ondan sonra hangi amel daha sevimlidir? » Peygamber (A. S. ): «Ana-babaya iyilikte bulunmak» diye cevap verdi. Ben devamla: «Ondan sonra hangi amel daha sevimlidir? » diye sordum. Peygamber (A. S. ): «Allah yolunda cihâd» diye cevap verdi. (Buharî/mevakiyt: 5, edeb: 1- Müslim/müsafirîn: 216- Tirmizî/Kur’ân: 11- Nesâî/mevakiyt: 51- Dâremî/salât: 24- Ahmed: 6/176)
Peygamber (A. S. ) Efendimiz buyurdu:
«Allahʹtan Cennet istediğinizde, Firdevs cennetini isteyin. Çünkü Firdevs, Cennet(ler)in ortasında en yüksek cennettir. Nehirler ondan fışkırıp akar. Onun üstünde ise Rahmanʹın Arşʹı bulunuyor. » (Buharî/cihad: 4, tevhîd: 22- Tirmizî/cennet: 4- Ahmed: 2/335)
MÜʹMİNLERİN KURTULUŞUNU SAĞLAYAN VASIFLARI
«Müʹminler gerçekten, korktuklarından kurtulup umduklarına kavuşmuşlardır. »
Kurʹân-ı Kerîmʹde «felâh» sözü nerede kullanılırsa, ondan mutlaka hem dünya, hem de âhiret kurtuluşu kasdedilir. Çünkü İslâm her iki âlemi birden kucaklamakta ve her iki hayatı düzene sokmayı amaçlamaktadır.
Ancak ilgili dokuz âyette «mü’minler» sıfatından önce Ashab-ı Kirâmʹın temiz ve sade hayatlarına dikkatler çekilmekte, sonra da aynı sıfatları kendinde taşıyan Müslümanlar hükmün kapsamına alınmaktadır. Zira en netameli ve sıkıntılı bir dönemde İslâm adına yola çıkan o bahtiyarlar, bu uğurda canları dahil olmak üzere her şeylerini feda etmekten çekinmediler ve Hz. Peygamber’in (A. S. ) rahle-i tedrisinden aldıkları feyiz ve rahmetle tertemiz bir hayat sürdüler.
Böylece Peygamber mektebinin seçkin talebesi olan o mü’minler iki kurtuluşa birden eriştiler. Umdukları saadete kapı açarken, korktukları fırtınalardan ve azaplardan kurtuldular. Dünya’da gönül huzuru, kalp yatışkanlığı doğrultusunda nezih bir hayat yaşarken, âhirette İlâhî cemal ve rızaya mazhar olmakla müjdelendiler. Firdevs Cennet’ine vâris oldular.
O halde hayatını bu çizgiye getirip belirtilen sıfatları kendi üzerlerinde taşıyan mü’minlere her çağ ve dönemde bu iki kurtuluş ve saadet vaʹdedilmektedir.
MÜ’MİNLERE FELÂH KAPILARINI AÇAN ALTI SIFAT
1- «Onlar ki, namazlarında saygı dolu bir korkuyla eğilirler. »
«Saygı dolu bir korkuyla eğilirler» diye çevirisini yaptığımız «hâşiîn» sıfatı «huşü’» kökünden türetilmedin Tevazu, mahviyetkârlık, teslimiyet, saygı dolu korku gibi mânalara delâlet eder. O bakımdan «huşu’» un yeri daha çok kalptir. Kalp tevazü ve korkuyla eğilip mahviyetkâr bir durum alınca, organlar ona uyarak saygı ve tevazü ile eğilip hakka teslimiyet gösterirler. Nitekim namaz kılarken sakalıyla oynayan bir adamı gören Peygamber (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «Eğer bunun kalbi hüşu’ duysaydı organları da hüşu duyardı. » (Tefsîr-i Kurtubî: 12/103- Hakîm: Ebû Hüreyre (R. A. )den. Süyûtî bunun zayıf olduğunu belirtmiştir.)
Namazda huşu’ ibâdetin kemal derecesini yansıtır. Zira namaz bütünüyle zikir, tesbîh ve kıraatten ibârettir. Bir bakıma bu hava içinde kulun Allah ile konuşması demektir. O nedenle namaz, saygı, tazîm, teslimiyet, mahviyet, tevazü ve inkiyad makamıdır.
2- «Onlar ki, boş ve anlamsız şeylerden yüz çevirirler. »
«Boş ve anlamsız» ile çevirisini yaptığımız «lâğv» bundan başka manalara da delâlet etmektedir: Şirk, bâtıl ve faydalı olmayan her şey bu cümledendir.
O halde namaz kılarken nasıl bu gibi boş, anlamsız, batıl ve yararsız şeylerden kaçınmamız gerekiyorsa, namaz dışında da bunlardan uzak kalmamız, kendimizi faydalı, yararlı konulara vermemiz bir emr-i İlâhîdir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in sık sık, boş ve yararsız şeylerden Allahʹa sığınması, hem bu âyeti açıklamakta, hem de ümmetine yol göstermektedir.
Bu iki sıfat veya özellik arasındaki ilgi ve bağ ise, çok önemlidir. Şöyle ki: Allahʹa imân edip O’na karşı kulluk görevini yerine getiren kimse, bunu daha çok namazla belirgin hale getirirken, her yönüyle ciddi, vakarlı, kararlı, mütevazi olmalı; hakka, doğruya, faydalıya yönelmeli; lüzumsuz olan şeyleri terketmelidir. Felâhın bir ucu bu ciddiyete dayanır.
3- «Onlar ki, zekâtı verip (emredildiği şekilde) yerine getirirler. »
Namaz nasıl küfür ile imân arasında bir ayrım, bir alâmet-i farika ise, zekât, kulun bu düzeydeki sadakatinin belgesi, teslimiyetinin simgesi, Hakkʹın rızasına gönül vermesinin açık delilidir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu inceliği belirterek şöyle buyurmuştur: «Namaz nûrdur, zekât burhandır.. » (Nesâî/zekât: 1- Müslim/taharet: 1- Tirmizî/cumua: 80, daavat: 85- İbn Mâce/taharet: 5- Dâremî/vüdu’: 2- Ahmed: 3/321- 5/342, 343, 344) Bürhan’dan maksat, kanıt, delil ve hüccet demektir.
Bundan da anlıyoruz ki, imân denilen cevherin ürünleri yalnız kalbî ve bedenî ibâdetler değildir. Malî ibâdetler de onun en tabii ürünlerinden biridir. O bakımdan Kur’ânʹda bazı istisnalarla nerede namaz ile emredilirse, aynı zamanda zekât ile de emredilir ve bu iki ibâdet kapının iki kanadı, diğer bir tabirle ikiz sayılırlar. Birini diğerinden ayırmak, kulluğu ölçü ve dengesinde tutmamak demektir.
Namazla zekât, sağlam imânın tabii ürünleri olmakla beraber, aynı zamanda onu besleyen ve koruyan en kuvvetli âmillerdir. Zira anlayabilenlere göre, insanın en kıymetli, paha biçilmez servet ve devleti, Allahʹa dosdoğru imândır. Dünya nîmetleri bu devletin karşısında çok sönük ve değersiz kalır. Onun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, terazide en ağır gelen sözün «LÂ İLÂHE İLLALLAH» olduğunu buyurmuştur.
4- «Onlar ki, namus ve iffetlerini korurlar. »
Allah’a ve âhirete dosdoğru imân ve bunun tabii ürünü sayılan namaz ve zekât, insanın iç yapısını düzeltip kontrol sağlar. Hayat dizginini nefis ve İblîs’in elinden alıp Kur’ân düzenine teslim eder. Böylece beden denilen ülkede imân hükümdar, akıl vezir olur. Organlar, duygular ve düşünceler disiplin altına alınır, meşru çerçevede tutulur.
İşte kendini bu çizgiye getiren bir müʹmin son derece namuslu ve iffetli olur. Hayatı boyunca cinsel arzusunu Allah’ın meşru kıldığı düzeyde tutup konulan sınırı aşmaz.
O bakımdan Kurʹân-ı Kerîm, namaz ve zekâttan hemen sonra namus ve iffetin önemine yer vermekte ve bunu müʹminin en seçkin sıfatlarından biri olarak göstermektedir.
«Ancak eşlerine veya sahip oldukları cariyelerine karşı (cinsel arzu duymalarında bir sakınca yoktur ve) bu yüzden kınanmazlar. »
FIKHÎ YÖNÜ
İlgili âyet birkaç hüküm taşımakta ve farklı yorumlara konu teşkil etmektedir. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak cinsel konuda sadece mü’minlere iki şeyi helâl kıldığını açıklamıştır: Sahih nikâhla edinilen eş ve kişinin sâhip olduğu, yani milkindeki câriye.. Başkasına ait câriye ile cinsel yaklaşmada bulunabilmek için, iki şartın gerçekleşmesi gerekmektedir. Birincisi, o câriyenin efendisinin izniyle onu nikâhlamak; diğeri onun mehrini takdîr edip vermek.. Nitekim Nisâ Sûresi 25. âyetin tefsîrinde bu mesele açıklanmış bulunuyor.
Böylece sözü edilen iki kadın dışında kalan her türlü cinsel ilişkinin haram olduğu ortaya çıkıyor. Nitekim Abû Abdillah Kurtubî, İbn Arabî’den naklen onları şöyle sıralayıp açıklamıştır:
a) Zina
b) İstimnâ (mastürbasyon)
c) Nikâh-ı mut’a (muvakkat nikâh).
İstimnâ konusunda icma’ vaki olmamıştır. O bakımdan mesele ihtilaflıdır. İlim adamlarından bir kısmı, şehveti teskîn ve harama, yani zinaya yol açmamak için buna cevaz vermiştir. Çoğu ise, haram olduğunu belirtmiştir. Nitekim sağlık açısından da birtakım olumsuz tesirleri söz konusudur.
Nikâh-ı mut’a, yani muvakkat nikâh konusuna gelince:
Böyle bir akitle alınan kadın ne zevcedir, ne de câriyedir. Aynı zamanda ne o erkeğe vâris olabilir, ne de erkek ona vâris olabilir. Doğuracağı çocuk da erkeğe ait sayılmaz. Hakkında talâk, yani boşama hükmü câri değildir. Sadece akitte belirlenen sürenin sona ermesi söz konusudur. Konuya bu açıdan bakılınca, muvakkat nikâhla alınan kadın, bir bakıma müste’cire sayılır. O nedenle hakkında iddet (şer’î bekleme süresi) hükmü de uygulanmaz.
Mut’a nikâhının haram kılındığında icma’ vardır. Hayber savaşından öncesine kadar -birtakım sosyal, ekonomik sebeplerden dolayı- helâl idi. Hayber savaşında haram kılınmıştır.
Bir rivâyete göre, bu savaştan bir süre sonra yine bazı sebeplerden dolayı tâ Mekke’nin fethine kadar helâl kılınmış ve Mekke’nin fethinden hemen sonra haram kılınmış ve bu hüküm bir daha kaldırılmamıştır. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 12/106)
İmam Şevkanî de bu âyete dayanan ilim adamlarından bir kısmının muvakkat nikâhın ve istimnanın haram olduğunu İstidlâl ettiklerini belirtmektedir. (Fethü’l-Kadîr Tefsîri: 2/474)
Ayrıca âyetteki hüküm sadece erkeklere mi hastır, yoksa kadınları da mı kapsamaktadır? 5 ve 6. âyetlerde sadece erkekler zikredildiğine göre, hükmün onlara has olduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda bunda icmaʹ da vardır. Ne var ki hükmün kadınlarla da ilgili bulunduğunu iddia edip ortaya çıkanlar da olmuştur. Nitekim bu meseleyle ilgili iki tarihî olay nakledilmiştir:
a) Ma’mer’in Katade’den yaptığı rivâyette deniliyor ki: «Bir kadın bu âyeti kendine göre yorumlayıp kölesiyle cinsel temasta bulunmuştur. Durum Hz. Ömer’e (R. A. ) intikal ettirilince, kadını çağırtıp şöyle sormuştur:
- Seni böyle bir fiile iten sebep nedir?
Kadın şu cevabı vermiştir:
- Köle benim milkimde bulunuyor. Erkeğin, milkinde bulunan câriye ile cinsel temasta bulunması nasıl helâlsa, benim de milkimde bulunan köle ile cinsel temasta bulunmam öylece helâldir.
Bunun üzerine Hz. Ömer (R. A. ) kadının recm edilip edilmiyeceği hakkında ashab-ı kirâmla istişarede bulundu. Onlar da: «Kadın Allah’ın kitabını asıl yorumunun hilâfına yorumlamış, yani yanlış te’vîlde bulunmuştur. O bakımdan recm gerekmez» diyerek görüşlerini belirttiler.
Hz. Ömer (R. A. ) bir ceza olarak o kadına: «Vallahi sana bu olaydan sonra hiçbir hür erkekle evlenmeye izin vermiyeceğim» dedi ve recm etmekten vazgeçti. Köleye de: «Sen de bir daha bu kadına cinsel yaklaşmada bulunma» diye emretti. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 12/107)
b) Ebû Bekir b. Abdillah, babasından rivâyetle diyor ki: «Ömer b. Abdülaziz’in yanında bulunuyordum. Bir kadın güzel yüzlü, yakışıklı kölesiyle birlikte geldi ve şöyle dedi: «Doğrusu ben bu kölemle cinsel temasta bulunmak istedim, ama amcam oğulları bana engel oldular. »
Bunun üzerine Ömer b. Abdülaziz sordu:
- Bundan önce biriyle hiç evlendin mi?
- Evet..
- Allah’a yemin ederim ki, eğer senin şu cahilce yorumun ve durumun olmasaydı, herhalde seni taş ile recmederdim.
Sonra o kölenin, kadının bulunduğu şehirden başka bir şehre götürülüp satılmasını emretti. (Bilgi için bak: Tefsiri Kurtubî - 12/107)
ŞÎA’YA GÖRE MUTʹA NİKÂHI
Şîa imamlarının mut’a nikâhına cevaz verdikleri bilinmektedir. Diğer dört mezhep imamları ise, bu nikâhın haram kılındığını belirtmişler ve bu konudaki rivâyetleri biraraya getirip hangisinin önce, hangisinin sonra söylendiğini tesbit ederek bir sonuca varmışlardır.
Mut’a nikâhı hakkında yirmiye yakın rivâyet tesbit edilmiştir. Çoğu birbirini kuvvetlendirmekte ve az farkla diğerine açıklık kazandırmaktadır. Biz burada aydınlatıcı bilgi vermek için bu rivâyetlerden önemli ve istidlale sâlih gördüğümüz birkaçını nakletmekle yetiniyoruz:
Önce şunu belirtelim ki, mut’a nikâhına ancak zorlayıcı bazı sebeplerden dolayı uzun süren birkaç savaşta ruhsat verilmiştir. Nitekim Abdullah b. Mes’ud (R. A. ) ile Seleme b. Ekva’ (R. A. ) diyorlar ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin çağrıcısı çıkıp şöyle duyuruda bulundu: «Peygamber (A. S. ) mut’a nikâhı yapmanıza izin verdi. » (Müslim/nikâh: 13- Nesâî/nikâh: 71- İbn Mâce/nikâh: 44)
Yine yapılan ciddi tesbitlere göre, bu izin Hayber’in fethinden önceki yıllara mahsustur.
İyas b. Selemeʹnin babası şöyle demiştir:
«Resûlüllâh (A. S. ) Evtas (Evtas: Mekke’ye yakın Hevazin yöresinde bir vadi ismi) yılında üç defa mut’a nikâhına ruhsat verdi. Sonra da bunu yasaklayıp menʹetti. » (Müslim/nikâh: 18- Ahmed: 3/405)
İmam Müslim ilgili rivâyetleri naklettikten sonra Mekke fethinde yine buna birkaç gün ruhsat verildiğini ve arkasından Hz. Peygamber’in (A. S. ) bunu haram kıldığını Rebi’ b. Büsre’den, o da olaya şâhit olan babasından rivâyet ettiğini nakleder. Ayrıca bu rivâyeti kuvvetlendiren Rebi’ b. Sebrete’nin kendi babasından yaptığı rivâyet söz konusudur. Şöyle ki: Sebrete (R. A. ) diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) ile beraber bulunuyordum. Şöyle buyurdu: «Ey insanlar! şüphesiz ben size kadınlardan bir süre yararlanmanız için mutʹa nikâhı yapmanıza izin verdim. Artık Cenâb-ı Hak mutʹa nikâhını kıyâmete kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mutʹa nikâhlı kadın varsa onu yoluna salıversin ve ona verdiğinden bir şey geri almasın. » (Müslim/nikâh: 21)
Resûlüllah’ın (A. S. ) koyduğu bu son yasağın Mekke fethi yılında gerçekleştiğini şu rivâyetten anlıyoruz: «Peygamber (A. S. ) fetih gününde mut’a nikâhını yasakladı. » (Müslim/nikâh: 25)
Şîa imamlarının bu konudaki tek delilleri sanırım ki, İbn Abbas’ın (R. A. ) bazı hallerde buna ruhsat verilebileceği hakkındaki görüşüdür. Oysa yapılan ciddi tesbitlere göre, İbn Abbas’ın (R. A. ) bu eğilimini duyan Hz. Ali (R. A. ) onu uyarmış ve Resûlüllah’ın (A. S. ) mut’a nikâhını yasakladığını bildirmiştir. Sahîh-i Müslim’de sözü edilen rivâyet şöyle nakledilmiştir:
Yahya b. Yahya tarikiyle yapılan rivâyette Hz. Ali (R. A. ), İbn Abbasʹa (R. A. ) şöyle demiştir: «Şüphesiz ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz mut’a nikâhıyla kadınlardan faydalanmayı ve bir de evcil eşek etini Hayber günü yasakladı. » (Müslim/nikâh: 29- Buharî/mağazî: 38, zebayih: 28, nikâh: 3)
Diğer bir rivâyet de şöyledir:
«İbn Abbas (R. A. ) mut’a nikâhı konusunda yumuşak davranıp cevaz vermekte pek sakınca görmüyordu. Bunun üzerine Hz. Ali (R. A. ) ona şöyle dedi: Dur bakalım ya İbn Abbas! Şüphesiz ki Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Hayber gününde mutʹa nikâhını ve bir de evcil eşek etini yasakladı. » (Müslim/nikâh: 31- Buharî/mağazî: 38, zebayih: 28, nikâh: 3)
İmam Tirmizî de bu konuyla ilgili rivâyetleri naklederken şöyle kaydediyor: «Mutʹa nikâhı ancak İslâmʹın ilk yıllarında câizdi.. » (Tirmizî/nikâh: 28)
Konuyu şöyle özetlemek istiyoruz:
Tirmizîʹnin ta’lîk kısmında Kadı lyaz şöyle demiştir: «Mut’a nikâhının mubah olduğu hakkında ashab-ı kirâmdan bir cemaat rivâyette bulunmuştur. Müslim bu konuda İbn Mes’ud, İbn Abbas, Câbir, Seleme b. Ekva’ ve Sebrete el-Cühenî’den (Allah hepsinden razı olsun) rivâyetleri biraraya getirmiştir. Bu hadîslerin hiç birinde Mut’a nikâhına hazarda yani eyleşik halde cevaz verildiği söz konusu değildir; ancak seferde savaş günlerinde zarurî bazı hallerde ruhsat verildiğini göstermektedir. Zira o dönemlerde savaşçıların hem bulundukları ülkenin sıcak olması, hem de kadınlardan uzun süre ayrı kalmaları sabırlarını azaltıyordu.
Nitekim İbn Ebî Ömer hadîsinden de anlıyoruz ki: İslâm’ın ilk yıllarında muztar kalanlar için buna ruhsat verilmiş, tıpkı muztar kalanların ölmüş hayvan etinden (ölmeyecek kadar) yemelerine ruhsat verilmesi gibi.. (Sünen-i Tirmizî: 4/83- Ta’lîk kısmından özetlenerek)
İmam Nevevî bütün bu rivâyetleri biraraya getirdikten sonra diyor ki: «Bu konuda sahih olan şudur ki: Veda haccında Peygamberin (A. S. ) Mut’a nikâhını yasaklaması, yasağı yenilemekten ibarettir. Nitekim diğer birtakım yasakları da aynı hutbesinde yenileyip tekrarlayarak (her türlü şüpheyi kaldırmıştır). » (Sünen-i Tirmizî: 4/83- Ta’lîk kısmından özetlenerek)
Nevevî devamla diyor ki:
«Muhtar olan odur ki, mut’a nikâhıyla ilgili ibaha ve tahrîm iki defa gerçekleşmiştir: Hayber fethinden önce helâl idi, sonra Hayber gününde haram kılındı. Sonra da Mekke fethinde helâl kılındı -ki bu Evtas günü idi- ve arkasından üç gün sonra kıyâmete kadar müebbeden haram kılındı ve tahrîm hükmü devam etmektedir. » (Sünen-i Tirmizî: 4/84- Ta’lîk kısmından özetlenerek)
Yine Tirmizî’nin ta’lîk kısmında şu önemli husus da belirtilmektedir: «Mutʹa nikâhının haram kılındığında bütün ilim adamlarının icmaʹı vardır, ancak Rafizîler değil. Onlar bu konuda İbn Abbas’dan (R. A. ) gelen rivâyeti seçmişlerse de, İbn Abbas’ın (R. A. ) o görüş ve içtihadından rücû’ ettiği tesbit edilmiştir. »
Ancak Şafiî mezhebine göre, mut’a nikâhıyla cinsel temasta bulunan kimseye had gerekmez, çünkü hem akitte, hem de konuda birtakım şüpheler söz konusudur. Nitekim el-Hattabî senedini İbn Cübeyr’e irca edip onun şöyle dediğini rivâyet etmiştir: İbn Cübeyr, İbn Abbasʹa (R. A. ) mut’a nikâhına siz mi cevaz vermişsiniz? Bu hususta şâir bile sizin ruhsatınızı birkaç mısra halinde yansıtmaktadır, diye sordu. Bunun üzerine İbn Abbas (R. A. ) ona şu cevabı verdi: «İnnâ lillah ve İnnâ ileyhi râciûn! Vallahi ben mut’a nikâhının cevazına fetvâ vermedim, ben böyle bir şey düşünmedim ve helâl da kılmadım. Ancak Allah’ın (iztırar halinde olanlara) ölmüş hayvan etini ve domuz etini (ölmeyecek kadar yemelerini) helâl kıldığı gibi, onu helâl kılabilirim. Mut’a nikâhı ancak muztar durumda helâl olabilir, ölmüş hayvan eti ve domuz eti gibi.. » (Sünen-i Tirmizî: 4/84 Ta’lik kısmından özetlenerek)
Sonuç olarak belirtelim ki: Bunca sahîh rivâyetler mut’a nikâhının tahrîmine açık biçimde delâlet ederken ve ilim adamlarının icma’ı söz konusu iken, İbn Abbas’tan yapılan bu zayıf rivâyetle İstidlâl etmenin İlmî ve dinî olarak makul hiçbir yanı yoktur. O bakımdan hiçbir müctehidimiz bu rivâyete itibar etmemiştir.
CARİYE KONUSU VE İLGİLİ HÜKÜMLER
Kur’ân-ı Kerîm’de köle ve câriye konusuna geniş yer verildiğini görmekteyiz. Sadece 15 yerde daha çok «sağ elinizin sâhip olduğu köle, câriye» veya «mâlik olduğunuz köle ve câriye» ile çevirisi yapılan «mimma meleket eymanuküm» tabiri kullanılmıştır.
Fıkıh kitaplarında ise bunlarla ilgili özel baplar konulmuş ve daha çok «Nikâh-i Rikak» ile «Ganâim» bahislerinde bunlarla ilgili hükümlere ve içtihatlara yer verilmiştir.
Câriye: Kelime olarak «cerye» ve «cereyan» kökünden türetilen bir isimdir. Denizde yüzen gemiye denildiği gibi, suyun akışındaki süratten mülhem olarak hizmette sürat gösteren «halayık» ve «odalıksa da isim olmuştur.
Böylece Türkçede «halayık» ve «odalık» diye anılan «câriye», eskiden savaşlarda veya yağmacılık baskınlarında elde edilen esir kadın ve kıza ve bunun neticesi esir pazarlarında satılan kadın ve kıza verilen bir isim olarak kalmıştır.
Kölelik ve câriyeliğin tarihi çok gerilere uzanır. İslâmiyetin ortaya çıkmasından asırlarca önce dünyanın birçok ülkelerinde yaygınlaştığı bilinmektedir.
İslâmiyet, dünyanın önemli bir kısmında yaygın olan ve sayıları yüz binleri aşan câriye ve köleliği temelde benimsememekle beraber bir çırpıda da kaldıramamıştır. Zira asırların geçmesiyle büyük bir yer işgal eden bu gayr-i İnsanî müesseseyi tek taraflı kararla birkaç yıl içinde istenilen sonuca bağlamak elbetteki mümkün değildi. O bakımdan analarından hür olarak doğan ve her insan gibi hür yaşama hakkına lâyık olan bu insanlara değer vermek, az da olsa aşağılanan kişiliklerini kurtarmak, kendilerine hayat hakkı tanımak için İslâm kendi hukuk sistemi içinde özel bir statü getirmiştir. Bunun için de birçok mânevî müeyyideler ve mükâfatlar va’dederek köle ve câriyeliği terbiyevî ve fakat kademeli bir metot ve plânla kaldırmayı amaçlamıştır.
Bunları şöyle özetleyip sıralayabiliriz:
1- Keffareti gerektiren hususlarda köle azat etme ön plâna alınmıştır.
2- Allah’ın hoşnutluğuna erme sebeplerinden biri de köle azat etmek olduğuna ağırlık kazandırılmıştır.
3- Satın alınan veya savaşta elde edilen köle ve câriyeden yararlanma birtakım esaslara bağlanmıştır.
4- Başkasına ait câriye ile evlenme belli hüküm ve şartlarla câiz görülmüştür. Meselâ, efendisinin iznini almak ve câriyeye emsaline uygun mehir vermek bu cümledendir.
5- Efendisinden çocuk doğuran ve o sebeple «ümmu veled» diye adlandırılan câriyeler hakkında ayrı hükümler getirilmiştir.
6- Vasiyete dayalı olarak efendisinin ölmesiyle hürriyetine kavuşacak olan köle ve câriye «müdebbere» ismi altında ayrı bir statüye bağlanmıştır.
7- Efendisine -bir anlaşma neticesi- ödemek üzere para karşılığında hürriyetine kavuşturulacak köle, «mükâtebe» ismi altında anılarak birtakım hükümlerle belirlenmiştir.
Ancak köle, efendisinin milki sayıldığından herhangi bir mala sâhip olması söz konusu değildir. Bu durumda Müslüman zenginlerin verecekleri zekât ve sadaka ile «mükâtebe» olan kölenin kurtuluş akçesi temin etmesi mümkündür. Ayrıca bazı müctehitlere göre, efendisinin ona çalışıp para kazanma izni vermesiyle de bu gerçekleşebilir. (Geniş bilgi için bak: Fıkıh kitapları «Nikâh-ı Rikak» ve «Ganaim» bahisleri. Ayrıca Ahzâb Sûresi: 50-52. ve Meâric Sûresi: 30. âyetlerin tefsiri.)
5- «Onlar ki emânetlerini ve verdikleri sözü gözetir (yerine getirirler. »
Mü’minlerin bu beşinci sıfatı, şüphesiz ki İslâmʹın doğruluk, adâlet, haklara bağlılık ve güven telkîn etme prensiplerinin ölçüsü ve değişmeyen miʹyarıdır.
Ancak gerek «emanet», gerekse «ahit» çok yönlü ve kapsamlı birer kavramdırlar. Din ve dünya işlerinde inşanın sözlü ve fiilî olarak ortaya koyduğu birçok konularla yakından ilgilidirler ve bütünüyle mânevî ve maddî hayatımızla içiçedirler. Öyle ki:
a) Ruhlar âleminde ruhumuzun, Cenâb-ı Hakk’ın: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim? » hitabına, «Evet Rabbımızsın» diyerek olumlu cevap vermesi,
b) Dünyaya gözlerimizi bu mayayı taşıyarak açıp ergenlik çağına girdiğimizde, «Lâ ilâhe illallah, Muhammedʹün Resûlüllâh» diyerek bu iki şehadetle ahitte bulunmamız,
c) Hayatımızın devam ve akışını sağlayan nîmetlerin birer İlâhî emanet hükmünü taşıması,
d) İnsanlarla olan günlük münasebetlerimizde dolaylı ve dolaysız söz vermemiz,
e) Bize güvenilerek bırakılan sözlü ve aynî emanetleri korumamız ve istenildiği zaman zedelemeden sahibine vermemiz bu cümledendir.
O halde önce ruhumuzun Cenâb-ı Hakk’ın hitabına «Evet Rabbımızsın» diye verdiği olumlu cevaba ölünceye kadar bağlı ve sadık kalmamız; sonra bunun açık belirtisi olan iki şehadet kelimesinin delâlet ettiği esasları ve prensipleri yerine getirmemiz, arkasından insanlarla olan ilişkilerimizde, yaptığımız andlaşma ve sözleşmelere bağlı kalmamız emrediliyor. Böylece verilen sözü, tevdi edilen emaneti imkânlar nisbetinde yerine getirmenin, imânın ve insan aklının gereği olduğuna işâret ediliyor. (Geniş bilgi için bak: Nahl Sûresi: 91-96. âyetlerin tefsiri)
6- «Onlar ki, namazlarını (vaktinde kılıp) koruyarak gözetirler. »
Mü’minlerin özellikleri açıklanırken, namazlarında saygı dolu bir korkuyla eğildikleri birinci vasıf olarak belirtildi. Diğer önemli vasıfları sıralandıktan sonra yine namaz konusuna dönülerek, mü’minlerin farz namazları bütün rükün ve şartlarıyla birlikte vaktinde yerine getirerek koruduklarına dikkatler çekildi ve böylece namazın önemi üzerinde durulmuş oldu. Çünkü bu ibâdeti emredildiği şekilde vakitlerinde dosdoğru yerine getirmenin sayılmayacak kadar faydaları söz konusudur. Onlardan bir kısmını şöyle özetleyebiliriz:
a) Allah’a kul olmanın alâmetidir.
b) Müʹminle kâfir arasında en açık bir ayrımdır.
c) Allah ile kulları arasında en işlek yoldur ve kulun Allah’a en yakın olduğu demleri yaşatır.
d) Günün beş ayrı vaktinde her şeyi bırakıp Allahʹın azamet ve kibriya divanına durarak mâsivadan çekilmenin en belirgin ölçüsüdür.
e) Böylesine yüce duyguları doğuran namaz, günlük hayatı, İlâhî sınırlar içinde tanzim etmemizi ilhâm eder.
f) Bozulan sinir sistemini düzeltir, müʹmini huzura kavuşturur.
g) Merhamet duygularını harekete geçirir; insanlıktan yana daha iyi şeyler düşünmemizi kolaylaştırır.
h) Ferdi topluma bağlar ve insanın yalnız kendisi için var olmadığını öğretir.
i) İnsanı her türlü hayasızlık ve münasebetsizlikten, aşırılık ve ölçüsüzlükten alıkoyar.
k) Ruhumuzla bedenimiz, dünyamızla âhiretimiz arasında kopmaz bağlar oluşturur; böylece her iki hayata birden yönelmemizi sağlar.
Yukarıda belirtilen altı sıfatı kendilerinde taşıyan mü’minlerin hem dünyada, hem âhirette felâha kavuşacakları müjdelenmektedir. Dünyadaki felâh, kendi davalarında başarıya erişip insanlar için huzur ve güven kaynağı durumuna gelmeleridir. Âhiretteki felâh ise, azaptan kurtulup kalıcı saadete nâil olmalarıdır.
Çünkü felâh: Başarıya erişmek, zafer bulmak ve hayırda baki kalmak gibi mânalara delâlet eder. Nitekim 10 ve 11. âyetlerle bu başarı ve hayırda baki kalmak Firdevs cennetiyle açıklanmakta ve böylece felâhın en çok bahtiyar kılacağı noktaya parmak basılmaktadır.
FİRDEVS CENNETİ’NE VÂRİS OLANLAR
«İşte onlardır vârisler. Firdevs cennetine vâris olurlar ve orada devamlı kalırlar. »
Yapılan sahîh tesbitlere göre | Her kişinin, biri Cennet’te, diğeri Cehennem’de olmak üzere iki konağı vardır. İnsan ölünce bu iki konaktan hangisine sevkedilecekse, o kendisine gösterilir. Kıyâmet gününde Cehennem’e girince, onun Cennet’teki konağına cennetlikler vâris kılınırlar. Cennet’e girecek olursa, onun cehennemdeki konağına cehennemlikler vâris kılınırlar.
Buna işâretle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Kıyâmet gününde Müslümanlardan bazı kimselerin günahları dağlar kadar (büyük ve ağır) olduğu halde gelirler de Cenâb-ı Hak onları mağfiretine lâyık görüp bağışlar ve o günahları (Hakk’ın yolundan sapan) yahudi ve hıristiyanların üzerine koyar. » (Buharî-Müslim: Ebû Büreyde (R. A. )den)
Tabiîn’in ulularından Saîd b. Cübeyr de bu âyetin tefsirinde, ilgili hadîslerin ışığı altında şöyle demiştir: «Âhirette müʹminler kâfirlerin Cennetteki konaklarına vâris olurlar. Çünkü onlar bir olan, ortağı bulunmayan Allah’a ibâdet için yaratılmışlardır. Müʹminler kendilerine gereken ibâdeti yerine getirince; kâfirler de yaratıldıkları hikmetin dışına çıkıp emrolundukları şeyleri terkedince, müʹminler onlara ait nasîbi de almaya hak kazanırlar. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 3/240)
Firdevs: Başka dillerden Arapçaʹya geçen bir isimdir. Daha çok etrafı çevrili geniş ve bol meyva çeşidi olan bahçe hakkında kullanılmıştır. Cenâb-ı Hak, insanların cennetle ilgili anlayış ve kavrayışlarını kolaylaştırmak için bu çok yaygın olan ismi, cennetlerin orta kısmında yer alan ve hepsinden yüksek olan cennete özel isim olarak vermiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, mü’minlerin altı kadar özelliği konu edildi ve kıyâmete kadar gelecek olan her müʹminin bu altı vasıfla kendini donatmasının lüzumuna işâretle sağlam bir kıstas verildi. Mükâfat olarak da Firdevs Cennet’i va’dedilerek İlâhî rahmetin her dem mü’minlerden yana tecelli etmekte olduğuna kapalı atıf yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, mü’minleri gönül yatışkanlığına, inkârcıları insaf ve iz’ana eriştirmek için İlâhî kudretin şaşmazlığına ve sınırsızlığına delâlet eden biyolojik olaya dikkatler çekiliyor ve bu açıdan hareketle ikinci hayatın gerçekleşeceği hakkında bilgi veriliyor.