NASR SÛRESİ
Müfessirlerin tesbit ve icmaʹıyla tamamı Medineʹde inmiştir.
Birinci âyetinde Cenâb-ı Hakkʹın nusratının yakın olduğu müjdelenmekte ve bu mânaya delâlet eden «nasr» kelimesi sûreye isim olmaktadır. Ayrıca bu sûre Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in görevinin sona ermek üzere olduğunu ve o sebeple vefatının yaklaştığını dolaylı şekilde haber verdiğinden, ona «Tevdiʹ» sûresi de denilmiştir. » (el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/229)
Allâme Zemahşerîʹye göre: Bu sûre, Vedâ Haccıʹnda Minâʹda inmiş ve o bakımdan Medine’de indiğine hükmedilmiştir. Yapılan tesbite göre, Tevbe Sûresiʹnden sonra inmiş ve bundan sonra başka bir sûre inmemiştir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/810)
Âyet sayısı: 3
Kelime »: 17
Harf»: 97 (Lübabu’t-te’vîl: 4/418)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Yakında İslâm’ın başarıya erişip başta Mekke olmak üzere birtakım fetihler yapacağı müjdeleniyor.
2- Yine yakın gelecekte insanların gruplar halinde gelip İslâm’a gireceği, yani din olarak onu seçecekleri haber veriliyor.
3- Cenâb-ı Hakk’ın bu nîmetleri tecelli edince O’nu daha çok hamd ile tesbîh ve tenzîh etmek, istiğfarda bulunmak suretiyle teslimiyet ve mahviyet göstermek emrediliyor.
MEÂLİ:
1- Allahʹın yardımı ve fetih günü geldiği,
2- İnsanların Allahʹın (son) dinine bölük bölük akın ederek girdiğini gördüğün zaman,
3- Rabbini hamd ile tesbîh et, bağışlanmanı dile. Çünkü O, gerçekten tevbeleri çokça kabul edendir.
İNİŞ SEBEBİ
Abdürrezzak’ın kendi Musannafʹında Maʹmerʹden, onun da Zührîʹden yaptığı rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, fetih yılında ünlü kumandan Hâlid b. Velîdʹi (R. A. ) bir bölük mücahidle (öncü kuvvet olarak) Mekkeʹye gönderdi. Hâlid b. Velid (R. A. ) Mekkeʹnin alt kısmında, İslâm kuvvetlerine karşı koymak üzere saf bağlayıp bekleyen Kureyşlilerle savaştı ve kısa zamanda onları -Allahʹın yardım ve izniyle- hezimete uğrattı. Böylece artık silâh kullanmaya gerek kalmadı ve Resûlüllahʹın (A. S. ) fethi gerçekleştirmesiyle birlikte Mekkeli’ler de Allahʹın son dinine girmeye başladılar. Derken Nasr Sûresi indi. (Süyûtî/Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 123)
Ebû’l-Hasan Nisabûrî’nin tesbitine göre:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Huneyn Savaşı’ndan dönerken bu sûre inmiş ve Resûlüllâh (A. S. ) bundan sonra sadece iki yıl yaşamıştır. (Ebû’l-Hasan Nisabûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 308)
İkrime’nin İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Huneyn Savaşı’ndan dönüp gelirken Cenâb-ı Hak İZÂ CÂE NASRULLAH sûresini indirdi. Bunun üzerine Efendimiz (A. S. ) şöyle buyurdu: «Ya Fâtıma! Allah’ın yardım ve fethini, insanların gruplar halinde gelip Allah’ın dinine girdiğini söyleyin. Rabbımı tesbîh ve tenzîh ederim; Oʹnun hamdiyle hamd eder ve istiğfarda bulunurum. Şüphesiz Rabbim tevbeleri çokça kabul eder. » (Ebû’l-Hasan Nisabûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 308)
İLGİLİ HADÎSLER
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
«Hz. Ömer (R. A. ) beni Bedir Savaşıʹna katılan yaşlı ileri gelenlerin arasına alır, (onların meclisinde bulundururdu). Bu sebeple o zatlardan bir kısmı: «Bizim bu genç gibi genç oğullarımız vardır. Nasıl oluyor da onu bizim toplantımızda bulunduruyorsunuz? » dediler. Hz. Ömer (R. A. ) onlara: «Bu sizin de bildiğiniz gibi gençtir» dedi ve bir gün beni onlarla birlikte meclisine dâvet etti. Sonra beni onlara göstermek istedi de şöyle dedi: «Sizler Allahʹın indirdiği İZÂ CÂE NASRULLAH sûresi hakkında ne dersiniz? » Bir kısmı: «Allah bize, yardım edip fetih kapısını açınca hamd etmemizi, istiğfarda bulunmamızı emrediyor» derken, bir kısmı susup cevap vermemeyi tercîh etti. Sonra bana dönerek: «Ya İbn Abbas! Sen de öyle mi dersin? » diye sordu. Ben ona: «Hayır» diye cevap verdim. O, «Peki ne diyeceksin? » dedi. Ben de ona: «Bu Sûre, Resûlüllah’ın (A. S. ) ecelidir ki, Allah onu bildirmiş oldu. » dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer (R. A. ) şöyle konuştu: «Ben de bu sûre hakkında ancak senin bildiğini biliyorum. » (Beyhakî- İbn Kesîr: 4/561)
Beyhakî’nin yaptığı rivâyete göre İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, kızı Hz. Fatımaʹyı çağırdı ve ona şöyle dedi: «Bana ölüm haberim geldi. » Bunun üzerine Hz. Fatıma ağladı. Az sonra güldü ve şöyle haber verdi: «Resûlüllâh (A. S. ) önce ölüm haberinin kendisine geldiğini söyleyince ağladım. Az sonra bana şöyle fısıldadı: «Sabret! Çünkü gerçekten ehlimden ilk bana gelip ulaşan sen olacaksın» buyurdu. Bunun üzerine sevinip güldüm. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/508, 509)
İbn Ömer (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, adı geçen şöyle demiştir:
«Bu sûre Minâʹda Veda Haccında indi. Bundan sonra: «Bugün size dininizi kemale erdirdim, nimetimi üzerinize tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.. » (Mâide Sûresi: 3) meâlindeki âyet indi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu âyetten sonra sadece 80 gün yaşadı ve bu âyeti müteakip Nisâ Sûresinin sonundaki «Kelâle» âyeti indi. Resûlüllâh (A. S. ) bu âyetten sonra 50 gün yaşadı. Sonra da Tevbe Sûresiʹnin 128. âyeti indi. Resûlüllâh (A. S. ) bu âyetten sonra 35 gün yaşadı. Son olarak da Bakara Sûresi 281. âyeti indi ve Resûlüllâh (A. S. ) bu âyetten sonra 20 gün yaşadı. » (Tefsîr-i Kurtubî: 20/223)
MEKKEʹNİN FETHİ VE HUNEYN GAZASI
Nasr Sûresi’nin Mekke’nin fethinden az önce mi, fetih yılında mı, yoksa fetihten iki yıl önce Huneyn Savaşı’ndan hemen sonra mı indiği ihtilâf konusudur.
Allâme Zemahşerî, Mekke’nin fethinden sonra Veda Haccı’nda Minâ’da indiğini belirtmiştir. Nitekim İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humayd, Bezzar, Ebû Ya’lâ, İbn Merduye ve Delâil’de Beyhakî’nin yaptığı rivâyete göre, İbn Ömer (R. A. ) şöyle demiştir: «Bu sûre Teşrik Günleriʹnin ortasında Minâ’da inmiştir ki, Vedâ Haccı’nda gerçekleşmiş ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bunun vedâ anlamında olduğunu, yani ümmetine veda etmesine işâret anlamı taşıdığını anlamıştır. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/508)
Ebû’l-Hasan Nisâbûrî ise, bu sûrenin Huneyn Savaşı’ndan dönülürken indiğini kaydetmiştir. Aynı zamanda Kur’ânʹın son inen sûresi olup olmadığı da ihtilâf konusudur:
Nesâî’nin Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe’den yaptığı rivâyette, adı geçen râvi diyor ki: «İbn Abbas (R. A. ) benden şöyle sordu: «Ey Utbeʹnin oğlu! Kur’ânʹın en son inen sûresini biliyor musun? » Ben ona: «Evet, biliyorum: İZÂ CÂE NASRULLAH sûresidir» dedim. O beni doğruladı, «öyledir» dedi. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/561)
Hafız Ebû Bekir Bezzar ile Beyhakîʹnin İbn Ömer (R. A. )dan yaptıkları rivâyete göre, adı geçen sahabi şöyle demiştir: «Bu sûre Resûlüllah’a (A. S. ) Teşrik Günleriʹnin ortasında indirildi ve Resûlüllâh (A. S. ) bunun veda anlamında olduğunu anladı. Böylece Kasvâ adındaki devesine binip meşhûr Vedâ Hutbesi’ni irâd etti. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/561)
FETİH VE ZAFERLER
İslâm hep yücelmeye, yükselmeye namzettir. Hedefi, bütün bir insanlığı kurtarmak ve yeryüzünde yalnız Allahʹa ibâdet edilmesini ve yalnız Allah sözünün en yüce ve en üstün olmasını sağlamaktır. Bu bakımdan İslâm kendi üzerinde başka bir sistemin yükselmesine izin vermez. İçine sızan yabancı görüş ve düşünceleri; bidât ve hurafeleri ayıklayıp dışarı atar. Müntesiplerinin imân, ilim, ahlâk, fazîlet, hayır ve iyilik doğrultusunda bütünleşmesini emreder; bölünmeye, çeşitli isimler altında hizipleşmeye aslâ cevaz vermez. Yeryüzünde küfür ve tuğyanın tesirini gidermek; sulh ve selâmeti, düzen ve dengeyi gerçekleştirmek için cihadı emreder.
Ancak elde edilen her zafer, sağlanan her fetih ve başarıyı münhasıran Cenâb-ı Hakk’ın yüksek inâyet, nusrat ve kudretine döndürmeyi; Allah’ı tek başarı, kuvvet ve kudret kaynağı tanımayı tavsiye eder. Çünkü milletleri yükselten ve alçaltan Cenâb-ı Hakʹtır. Savaşlarda zafer kapısını açan, orduları hezimete uğratan da O’dur. Ezelî plân ve proğram gereği olayların gerçekleşmesi için sebepleri oluşturup harekete geçiren de yine O’dur.
Kur’ân’da Allah’ın bu yüksek tasarruf ve irâdesi konu edilirken şöyle buyurulmaktadır: «De ki: Ey mülkün sahibi Allahım! Dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın; dilediğini aziz kılarsın; dilediğini alçaltır, zillete düşürürsün. Hayır yalnız Senin elindedir. Şüphesiz senin gücün her şeye yeter. » (Âl-i İmrân Sûresi: 26)
Gerçek şu ki, yeryüzünde milletler arasında bozulan dengeyi düzeltmek ve azgın milletlerin şerrini bir çizgide durdurmak İlâhî denge kanunu olarak ezelden ebede uzanmaktadır. Cenâb-ı Hak bu konuyu şöyle açıklamaktadır: «Eğer Allah insanların (azgınlık ve taşkınlığını) birbirleriyle savmasaydı, yeryüzünün düzeni elbette bozulur, kargaşalık ortalığı kaplardı. Ama Allah milletlere karşı fazl-ü kerem sâhibidir. » (Bakara Sûresi: 251)
Bunun için İslâm mücahidleri hak uğrunda, denge ve düzenden yana cihâd edip zafer elde edince böbürlenmemeli, gurura kapılmamalı, çılgınlık göstermemelidirler. Cenâb-ı Hakk’ın kendilerinden yana yardım ve inâyetinin tecelli ettiğini düşünerek O’na daha çok yakınlık sağlamanın yollarını araştırmalı, daha çok O’nu tesbîh edip hamd etmelidirler.
Nitekim Resûlüllah’a (A. S. ) Nasr Sûresi’yle bu hikmet bildirilmekte; tesbîh ve tahmîde, şükür ve istiğfara devam etmesi emredilmektedir. Bu gerçeği bilen dört halîfe yaptıkları fetihlerde, sağladıkları başarılarda kendi nefislerinden yana bir pay ayırmaktan şiddetle kaçınmış, kuvvet ve kudretin tamamını Allahʹa ircaʹ etmek suretiyle mahviyet izhar etmişlerdir.
Kanuni Sultan Süleyman, deniz zaferinden dönmekte olan donanmay-ı hümayunu devlet ricaliyle karşılarken herkes sevinip sesini yükseltirken o başını önüne eğip göz yaşı akıtıyordu. Sebebi sorulunca da şu cevabı verdiği pek meşhurdur: «Zaferi müyesser kılan Cenâb-ı Hakʹtır. Böyle olaylarda nefsimize pay çıkarmamız doğru olmaz. Bize düşen Oʹnun yüksek kudretine yönelip hamd ve şükürde, tesbîh ve istiğfarda bulunmaktır. »
Cenâb-ı Hak erişilmez kudretinin tezahürlerinden bir kısmını açıklarken bize, az yukarıda meâlini naklettiğimiz Âl-i İmrân Sûresi 26. âyetle en doyurucu bilgiyi vermektedir.
O halde Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizde olan hakları o kadar çok ve büyüktür ki onların şükrünü yerine getirmekten âciziz. Ama bu gerçeği bilip itiraf etmek, inanıp mahviyet ve teslimiyet göstermek şükrün en güzelidir.
İlâhî kanunları ve tecellileri hikmetleriyle en iyi bilen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Mekke’yi fethe giderken çevresinde, kendini Hakk’ın son dinine vakfetmiş on, onikibin mücahidden oluşan bir ordusu bulunuyordu. Ama O Büyük Peygamber, kuvvet ve kudretin bütünüyle Allahʹa ait olduğunu düşünerek gerek giyim ve kuşamında, gerek binek ve nevalesinde tam anlamıyla tevazu ve mahviyetin en asil görüntüsünü vermiş ve başı önüne eğik olduğu halde nemli gözleriyle Mekkeʹye girmiştir.
İşte gerçek devlet adamı, hakiki kumandan ve eşsiz insan bu haliyle de kıyâmete kadar bütün lider ve önderler, asker ve kumandanlar için benzersiz misaldir.
Sonuç olarak sûrenin muhteviyatını şöyle özetliyebiliriz:
Nasr Sûresiyle, üç gönül ferahlatıcı haber verilerek İslâmʹın parlak geleceği müjdelenmekte; üç de hakka teslimiyet doğrultusunda Cenâb-ı Hakkʹa daha çok yönelinmesi emredilmekte ve bu muhteşem İlâhî takdîr ve tesbitin gönül açıcı havasında bir de kalplere hüzün veren acı bir habere işâret buyurulmaktadır.
Gönül ferahlatıcı üç haber:
1- Allahʹın mü’minlere yardımının yakında gerçekleşeceği,
2- Önce Mekkeʹnin, sonra da Arap Yarımadası’nın fetih günlerinin yaklaşmakta olduğu,
3- Yine yakın gelecekte, düne kadar İslâm’a karşı olan kavim ve kabilelerin; siyasî gruplar ve aşiretlerin yüzseksen derecelik dönüş yaparak cemaatler halinde gelip İslâmiyeti kendilerine din olarak seçecekleri ve Hz. Muhammedʹi (A. S. ) hak peygamber olarak kabul edecekleri..
Allah’a yönelmeyle ilgili üç emir:
1- Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan tenzîh edip namaz kılmaya devam etmek suretiyle O’na hamd etmek, (Âyette geçen «Fesebbih» tesbihten türetilen emirdir ve ilim adamlarının çoğuna göre: «Namaz kılmaya devam et» manâsına delâlet etmektedir.)
2- Başarı, zafer ve fetihleri gerçekleştirenin insan gücü değil, insan gücüne yön verip sebepleri o istikamette kolaylaştıran İlâhî kudrettir. O halde zafer ve fetih müyesser kılınınca, kendi nefsimize bir pay ayırma duygusunun az veya çok kıpırdaması halinde hemen Cenâb-ı Hakk’a yönelip bağışlanma dilemek,
3- Bu arada beşerî zaaf ve temayül neticesi az bir kusur, hatâ ve kayma söz konusu olduğunu varsayarak tevbe etmek..
Kalplere hüzün veren haber:
İslâm’ın başarıya erişip fetihlerde bulunması, devlet kurup kitleleri idaresi altına alması ve kabile ile milletlerin gruplar halinde gelip son dini din olarak seçmesi, dinin mübelliğ ve nâşiri Hz. Muhammedʹin (A. S. ) görevinin sona erdiğine, son sözlerini söylediğine ve yakında vefat edeceğine dair işârettir.
Nitekim Nasr Sûresiyle belirlenen bütün bu haber, müjde ve işâretler aynen gerçekleşmiştir.
Nasr Sûresiyle Tebbet Sûresi arasındaki münasebet:
Nasr Sûresiyle, İslâm’ın yakın gelecekte başarı grafiğinin yükseleceği, zafer ve fetih kapısının açılacağı müjdelendi ve inkârcı zorbalar istemese bile Allahʹın insanlara son mesajı olan İslâmiyetin gelişmesini kimselerin durduramıyacağına işârette bulunuldu.
Tebbet Sûresi’yle, İslâm’ın ilk yıllarında bu İlâhî sesi duymak istemiyen Ebû Leheb ve benzeri müşriklerin ebedî saadetleriyle ilgili bulunan en büyük fırsat ve nîmeti kaçırmak suretiyle kendilerine çok yazık ettikleri açıklanıyor. Sonra da küfür, tuğyan ve zulümde kocasına uyan Ümmu Cemilʹin durumu tasvîr edilerek kendi yakıtını kendi sırtında taşıdığı belirtilerek ibretli bir tablo oluşturuluyor.
Bu sûrenin de tefsîrine bizi muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-u senâlar; İlâhî takdîr doğrultusunda hareket edip Hakkʹın buyruğunu kusursuz şekilde yerine getiren ve bu sebeple insanlığa nurlu yolu açıp İlâhî rahmet havasını estiren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e ve Onun âl ve eshabına salât-ü selâmlar olsun.