Nasr Suresi 1-3. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

1-3.

(1-3) Allah'ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

NASR SÛRESİ

Müfessirlerin tesbit ve icmaʹıyla tamamı Medineʹde inmiştir.

Birinci âyetinde Cenâb-ı Hakkʹın nusratının yakın olduğu müjdelen­mekte ve bu mânaya delâlet eden «nasr» kelimesi sûreye isim olmakta­dır. Ayrıca bu sûre Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in görevinin sona ermek üzere olduğunu ve o sebeple vefatının yaklaştığını dolaylı şekilde haber verdiğinden, ona «Tevdiʹ» sûresi de denilmiştir. » (el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/229)

Allâme Zemahşerîʹye göre: Bu sûre, Vedâ Haccıʹnda Minâʹda inmiş ve o bakımdan Medine’de indiğine hükmedilmiştir. Yapılan tesbite göre, Tevbe Sûresiʹnden sonra inmiş ve bundan sonra başka bir sûre inmemiş­tir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/810)

Âyet sayısı: 3

Kelime »: 17

Harf»: 97 (Lübabu’t-te’vîl: 4/418)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Yakında İslâm’ın başarıya erişip başta Mekke olmak üzere birta­kım fetihler yapacağı müjdeleniyor.

2- Yine yakın gelecekte insanların gruplar halinde gelip İslâm’a gi­receği, yani din olarak onu seçecekleri haber veriliyor.

3- Cenâb-ı Hakk’ın bu nîmetleri tecelli edince O’nu daha çok hamd ile tesbîh ve tenzîh etmek, istiğfarda bulunmak suretiyle teslimiyet ve mahviyet göstermek emrediliyor.

MEÂLİ:

1- Allahʹın yardımı ve fetih günü geldiği,

2- İnsanların Allahʹın (son) dinine bölük bölük akın ederek girdi­ğini gördüğün zaman,

3- Rabbini hamd ile tesbîh et, bağışlanmanı dile. Çünkü O, gerçek­ten tevbeleri çokça kabul edendir.

İNİŞ SEBEBİ

Abdürrezzak’ın kendi Musannafʹında Maʹmerʹden, onun da Zührîʹden yaptığı rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, fetih yılında ünlü ku­mandan Hâlid b. Velîdʹi (R. A. ) bir bölük mücahidle (öncü kuvvet olarak) Mekkeʹye gönderdi. Hâlid b. Velid (R. A. ) Mekkeʹnin alt kısmında, İslâm kuvvetlerine karşı koymak üzere saf bağlayıp bekleyen Kureyşlilerle savaş­tı ve kısa zamanda onları -Allahʹın yardım ve izniyle- hezimete uğrattı. Böylece artık silâh kullanmaya gerek kalmadı ve Resûlüllahʹın (A. S. ) fethi gerçekleştirmesiyle birlikte Mekkeli’ler de Allahʹın son dinine girmeye baş­ladılar. Derken Nasr Sûresi indi. (Süyûtî/Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 123)

Ebû’l-Hasan Nisabûrî’nin tesbitine göre:

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Huneyn Savaşı’ndan dönerken bu sûre inmiş ve Resûlüllâh (A. S. ) bundan sonra sadece iki yıl yaşamıştır. (Ebû’l-Hasan Nisabûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 308)

İkrime’nin İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre:

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Huneyn Savaşı’ndan dönüp gelirken Ce­nâb-ı Hak İZÂ CÂE NASRULLAH sûresini indirdi. Bunun üzerine Efendi­miz (A. S. ) şöyle buyurdu: «Ya Fâtıma! Allah’ın yardım ve fethini, insan­ların gruplar halinde gelip Allah’ın dinine girdiğini söyleyin. Rabbımı tes­bîh ve tenzîh ederim; Oʹnun hamdiyle hamd eder ve istiğfarda bulunu­rum. Şüphesiz Rabbim tevbeleri çokça kabul eder. » (Ebû’l-Hasan Nisabûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 308)

İLGİLİ HADÎSLER

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

«Hz. Ömer (R. A. ) beni Bedir Savaşıʹna katılan yaşlı ileri gelenlerin arasına alır, (onların meclisinde bulundururdu). Bu sebeple o zatlardan bir kısmı: «Bizim bu genç gibi genç oğullarımız vardır. Nasıl oluyor da onu bizim toplantımızda bulunduruyorsunuz? » dediler. Hz. Ömer (R. A. ) onlara: «Bu sizin de bildiğiniz gibi gençtir» dedi ve bir gün beni onlarla birlikte meclisine dâvet etti. Sonra beni onlara göstermek istedi de şöyle dedi: «Sizler Allahʹın indirdiği İZÂ CÂE NASRULLAH sûresi hakkında ne dersi­niz? » Bir kısmı: «Allah bize, yardım edip fetih kapısını açınca hamd et­memizi, istiğfarda bulunmamızı emrediyor» derken, bir kısmı susup cevap vermemeyi tercîh etti. Sonra bana dönerek: «Ya İbn Abbas! Sen de öyle mi dersin? » diye sordu. Ben ona: «Hayır» diye cevap verdim. O, «Peki ne diyeceksin? » dedi. Ben de ona: «Bu Sûre, Resûlüllah’ın (A. S. ) eceli­dir ki, Allah onu bildirmiş oldu. » dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer (R. A. ) şöy­le konuştu: «Ben de bu sûre hakkında ancak senin bildiğini biliyorum. » (Beyhakî- İbn Kesîr: 4/561)

Beyhakî’nin yaptığı rivâyete göre İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, kızı Hz. Fatımaʹyı çağırdı ve ona şöyle dedi: «Bana ölüm haberim geldi. » Bunun üzerine Hz. Fatıma ağladı. Az sonra güldü ve şöyle haber verdi: «Resûlüllâh (A. S. ) önce ölüm haberi­nin kendisine geldiğini söyleyince ağladım. Az sonra bana şöyle fısılda­dı: «Sabret! Çünkü gerçekten ehlimden ilk bana gelip ulaşan sen ola­caksın» buyurdu. Bunun üzerine sevinip güldüm. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/508, 509)

İbn Ömer (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, adı geçen şöyle demiştir:

«Bu sûre Minâʹda Veda Haccında indi. Bundan sonra: «Bugün size dininizi kemale erdirdim, ni­metimi üzerinize tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.. » (Mâide Sûresi: 3) meâlindeki âyet indi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu âyetten sonra sadece 80 gün yaşadı ve bu âyeti müteakip Nisâ Sûresinin sonundaki «Kelâle» âyeti indi. Resûlüllâh (A. S. ) bu âyetten sonra 50 gün yaşadı. Sonra da Tevbe Sûresiʹnin 128. âyeti indi. Resûlüllâh (A. S. ) bu âyetten sonra 35 gün yaşadı. Son olarak da Bakara Sûresi 281. âyeti indi ve Resûlüllâh (A. S. ) bu âyetten sonra 20 gün yaşadı. » (Tefsîr-i Kurtubî: 20/223)

MEKKEʹNİN FETHİ VE HUNEYN GAZASI

Nasr Sûresi’nin Mekke’nin fethinden az önce mi, fetih yılında mı, yoksa fetihten iki yıl önce Huneyn Savaşı’ndan hemen sonra mı indiği ihtilâf konusudur.

Allâme Zemahşerî, Mekke’nin fethinden sonra Veda Haccı’nda Minâ’da indiğini belirtmiştir. Nitekim İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humayd, Bezzar, Ebû Ya’lâ, İbn Merduye ve Delâil’de Beyhakî’nin yaptığı rivâyete göre, İbn Ömer (R. A. ) şöyle demiştir: «Bu sûre Teşrik Günleriʹnin ortasında Minâ’da inmiştir ki, Vedâ Haccı’nda gerçekleşmiş ve Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimiz bunun vedâ anlamında olduğunu, yani ümmetine veda etmesine işâ­ret anlamı taşıdığını anlamıştır. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/508)

Ebû’l-Hasan Nisâbûrî ise, bu sûrenin Huneyn Savaşı’ndan dönülür­ken indiğini kaydetmiştir. Aynı zamanda Kur’ânʹın son inen sûresi olup olmadığı da ihtilâf konusudur:

Nesâî’nin Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe’den yaptığı rivâyette, adı ge­çen râvi diyor ki: «İbn Abbas (R. A. ) benden şöyle sordu: «Ey Utbeʹnin oğlu! Kur’ânʹın en son inen sûresini biliyor musun? » Ben ona: «Evet, bi­liyorum: İZÂ CÂE NASRULLAH sûresidir» dedim. O beni doğruladı, «öyledir» dedi. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/561)

Hafız Ebû Bekir Bezzar ile Beyhakîʹnin İbn Ömer (R. A. )dan yaptık­ları rivâyete göre, adı geçen sahabi şöyle demiştir: «Bu sûre Resûlüllah’a (A. S. ) Teşrik Günleriʹnin ortasında indirildi ve Resûlüllâh (A. S. ) bunun ve­da anlamında olduğunu anladı. Böylece Kasvâ adındaki devesine binip meşhûr Vedâ Hutbesi’ni irâd etti. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/561)

FETİH VE ZAFERLER

İslâm hep yücelmeye, yükselmeye namzettir. Hedefi, bütün bir in­sanlığı kurtarmak ve yeryüzünde yalnız Allahʹa ibâdet edilmesini ve yal­nız Allah sözünün en yüce ve en üstün olmasını sağlamaktır. Bu bakım­dan İslâm kendi üzerinde başka bir sistemin yükselmesine izin vermez. İçine sızan yabancı görüş ve düşünceleri; bidât ve hurafeleri ayıklayıp dışarı atar. Müntesiplerinin imân, ilim, ahlâk, fazîlet, hayır ve iyilik doğ­rultusunda bütünleşmesini emreder; bölünmeye, çeşitli isimler altında hizip­leşmeye aslâ cevaz vermez. Yeryüzünde küfür ve tuğyanın tesirini gider­mek; sulh ve selâmeti, düzen ve dengeyi gerçekleştirmek için cihadı em­reder.

Ancak elde edilen her zafer, sağlanan her fetih ve başarıyı münha­sıran Cenâb-ı Hakk’ın yüksek inâyet, nusrat ve kudretine döndürmeyi; Allah’ı tek başarı, kuvvet ve kudret kaynağı tanımayı tavsiye eder. Çün­kü milletleri yükselten ve alçaltan Cenâb-ı Hakʹtır. Savaşlarda zafer ka­pısını açan, orduları hezimete uğratan da O’dur. Ezelî plân ve proğram gereği olayların gerçekleşmesi için sebepleri oluşturup harekete geçiren de yine O’dur.

Kur’ân’da Allah’ın bu yüksek tasarruf ve irâdesi konu edilirken şöyle buyurulmaktadır: «De ki: Ey mülkün sahibi Allahım! Dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın; dilediğini aziz kılarsın; di­lediğini alçaltır, zillete düşürürsün. Hayır yalnız Senin elindedir. Şüphe­siz senin gücün her şeye yeter. » (Âl-i İmrân Sûresi: 26)

Gerçek şu ki, yeryüzünde milletler arasında bozulan dengeyi düzelt­mek ve azgın milletlerin şerrini bir çizgide durdurmak İlâhî denge kanu­nu olarak ezelden ebede uzanmaktadır. Cenâb-ı Hak bu konuyu şöyle açık­lamaktadır: «Eğer Allah insanların (azgınlık ve taşkınlığını) birbirleriyle savmasaydı, yeryüzünün düzeni elbette bozulur, kargaşalık ortalığı kap­lardı. Ama Allah milletlere karşı fazl-ü kerem sâhibidir. » (Bakara Sûresi: 251)

Bunun için İslâm mücahidleri hak uğrunda, denge ve düzenden yana cihâd edip zafer elde edince böbürlenmemeli, gurura kapılmamalı, çılgın­lık göstermemelidirler. Cenâb-ı Hakk’ın kendilerinden yana yardım ve inâ­yetinin tecelli ettiğini düşünerek O’na daha çok yakınlık sağlamanın yol­larını araştırmalı, daha çok O’nu tesbîh edip hamd etmelidirler.

Nitekim Resûlüllah’a (A. S. ) Nasr Sûresi’yle bu hikmet bildirilmekte; tesbîh ve tahmîde, şükür ve istiğfara devam etmesi emredilmektedir. Bu gerçeği bilen dört halîfe yaptıkları fetihlerde, sağladıkları başarılarda ken­di nefislerinden yana bir pay ayırmaktan şiddetle kaçınmış, kuvvet ve kud­retin tamamını Allahʹa ircaʹ etmek suretiyle mahviyet izhar etmişlerdir.

Kanuni Sultan Süleyman, deniz zaferinden dönmekte olan donanmay-ı hümayunu devlet ricaliyle karşılarken herkes sevinip sesini yükseltirken o başını önüne eğip göz yaşı akıtıyordu. Sebebi sorulunca da şu cevabı verdiği pek meşhurdur: «Zaferi müyesser kılan Cenâb-ı Hakʹtır. Böyle olaylarda nefsimize pay çıkarmamız doğru olmaz. Bize düşen Oʹnun yük­sek kudretine yönelip hamd ve şükürde, tesbîh ve istiğfarda bulunmak­tır. »

Cenâb-ı Hak erişilmez kudretinin tezahürlerinden bir kısmını açıklar­ken bize, az yukarıda meâlini naklettiğimiz Âl-i İmrân Sûresi 26. âyetle en doyurucu bilgiyi vermektedir.

O halde Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizde olan hakları o kadar çok ve bü­yüktür ki onların şükrünü yerine getirmekten âciziz. Ama bu gerçeği bi­lip itiraf etmek, inanıp mahviyet ve teslimiyet göstermek şükrün en gü­zelidir.

İlâhî kanunları ve tecellileri hikmetleriyle en iyi bilen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Mekke’yi fethe giderken çevresinde, kendini Hakk’ın son dinine vakfetmiş on, onikibin mücahidden oluşan bir ordusu bulunuyordu. Ama O Büyük Peygamber, kuvvet ve kudretin bütünüyle Allahʹa ait olduğunu düşünerek gerek giyim ve kuşamında, gerek binek ve nevalesinde tam anlamıyla tevazu ve mahviyetin en asil görüntüsünü vermiş ve başı önü­ne eğik olduğu halde nemli gözleriyle Mekkeʹye girmiştir.

İşte gerçek devlet adamı, hakiki kumandan ve eşsiz insan bu ha­liyle de kıyâmete kadar bütün lider ve önderler, asker ve kumandanlar için benzersiz misaldir.

Sonuç olarak sûrenin muhteviyatını şöyle özetliyebiliriz:

Nasr Sûresiyle, üç gönül ferahlatıcı haber verilerek İslâmʹın parlak geleceği müjdelenmekte; üç de hakka teslimiyet doğrultusunda Cenâb-ı Hakkʹa daha çok yönelinmesi emredilmekte ve bu muhteşem İlâhî takdîr ve tesbitin gönül açıcı havasında bir de kalplere hüzün veren acı bir habere işâret buyurulmaktadır.

Gönül ferahlatıcı üç haber:

1- Allahʹın mü’minlere yardımının yakında gerçekleşeceği,

2- Önce Mekkeʹnin, sonra da Arap Yarımadası’nın fetih günlerinin yaklaşmakta olduğu,

3- Yine yakın gelecekte, düne kadar İslâm’a karşı olan kavim ve kabilelerin; siyasî gruplar ve aşiretlerin yüzseksen derecelik dönüş yapa­rak cemaatler halinde gelip İslâmiyeti kendilerine din olarak seçecekleri ve Hz. Muhammedʹi (A. S. ) hak peygamber olarak kabul edecekleri..

Allah’a yönelmeyle ilgili üç emir:

1- Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan tenzîh edip namaz kılmaya devam etmek suretiyle O’na hamd etmek, (Âyette geçen «Fesebbih» tesbihten türetilen emirdir ve ilim adamlarının çoğuna göre: «Namaz kılmaya devam et» manâsına delâlet etmektedir.)

2- Başarı, zafer ve fetihleri gerçekleştirenin insan gücü değil, in­san gücüne yön verip sebepleri o istikamette kolaylaştıran İlâhî kudret­tir. O halde zafer ve fetih müyesser kılınınca, kendi nefsimize bir pay ayır­ma duygusunun az veya çok kıpırdaması halinde hemen Cenâb-ı Hakk’a yönelip bağışlanma dilemek,

3- Bu arada beşerî zaaf ve temayül neticesi az bir kusur, hatâ ve kayma söz konusu olduğunu varsayarak tevbe etmek..

Kalplere hüzün veren haber:

İslâm’ın başarıya erişip fetihlerde bulunması, devlet kurup kitleleri idaresi altına alması ve kabile ile milletlerin gruplar halinde gelip son dini din olarak seçmesi, dinin mübelliğ ve nâşiri Hz. Muhammedʹin (A. S. ) gö­revinin sona erdiğine, son sözlerini söylediğine ve yakında vefat edece­ğine dair işârettir.

Nitekim Nasr Sûresiyle belirlenen bütün bu haber, müjde ve işâret­ler aynen gerçekleşmiştir.

Nasr Sûresiyle Tebbet Sûresi arasındaki münasebet:

Nasr Sûresiyle, İslâm’ın yakın gelecekte başarı grafiğinin yükselece­ği, zafer ve fetih kapısının açılacağı müjdelendi ve inkârcı zorbalar iste­mese bile Allahʹın insanlara son mesajı olan İslâmiyetin gelişmesini kim­selerin durduramıyacağına işârette bulunuldu.

Tebbet Sûresi’yle, İslâm’ın ilk yıllarında bu İlâhî sesi duymak istemi­yen Ebû Leheb ve benzeri müşriklerin ebedî saadetleriyle ilgili bulunan en büyük fırsat ve nîmeti kaçırmak suretiyle kendilerine çok yazık ettikleri açıklanıyor. Sonra da küfür, tuğyan ve zulümde kocasına uyan Ümmu Ce­milʹin durumu tasvîr edilerek kendi yakıtını kendi sırtında taşıdığı belirti­lerek ibretli bir tablo oluşturuluyor.

Bu sûrenin de tefsîrine bizi muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-u senâlar; İlâhî takdîr doğrultusunda hareket edip Hakkʹın buyru­ğunu kusursuz şekilde yerine getiren ve bu sebeple insanlığa nurlu yolu açıp İlâhî rahmet havasını estiren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e ve Onun âl ve eshabına salât-ü selâmlar olsun.