FİL SÛRESİ
Müfessirlerin icmaına göre, Mekke’de inmiştir. Birinci âyetinde Mekke üzerine sevk edilen filler konu edildiğinden bu kelime aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Allâme Zemahşerî’ye göre, bu sûre, Kâfirûn Sûresiʹnden sonra inmiştir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/797)
Âyet sayısı: 5
Kelime »: 20
Harf »: 96 (Lübabu’t-te’vîl: 4/407)
Sûrenin kapsadığı konu:
1- Kutsal Kâbeʹyi yıkmak ve San’aʹda yaptırdığı mâbedi onun yerine koyup Arapların yüzünü Yemen’e çevirmek; sonra da ticaret yollarını kendi lehlerine değerlendirmek üzere Mekke üzerine yürüyen Ebrehe ve ordusu konu ediliyor.
2- Kutsal Kâbeʹyi, Emîn Belde’yi savunacak maddî gücün olmayışı sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın kudretiyle tecelli edip tahribe gelen bir orduyu mu’cizevî bir yöntemle nasıl yok ettiği ibretli bir misal olarak veriliyor.
MEÂLİ:
1- Fil sâhiplerine Rabbıʹnın neler ettiğini görmedin mi?
2- Onların hile ve düzenlerini boşa çıkarmadı mı?
3-4- Üzerlerine balçıktan yapılan sert taşlar atan Ebâbil kuşlarını gönderdi de,
5- Onları yenik ekin çöpüne benzetti..
İNİŞ SEBEBİ
Ebûlhasan Nisabûrîʹye göre: Fil sâhipleri kıssasıyla ilgili olup Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ordusunu Cenâb-ı Hakk’ın nasıl yok ettiği konu edilerek indirilmiştir. (Nisabûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 306)
OLAYIN İÇYÜZÜ
Tarihçilerin ve daha çok Siyercilerin naklettikleri az farklı rivâyetlerden, olayın biri siyasî ve ekonomik, diğeri dinî olmak üzere iki ana sebebe dayandığını anlıyoruz.
Siyasî ve ekonomik sebebi: O çağda, yani milattan sonra beşinci-altıncı asırda Bizans’ın Habeşistan ile işbirliği yaparak Arapların deniz ve kara yolu ticaretini ele geçirmek ve böylece Afrika, Hindistan ve benzeri uzak ülkelerle doğrudan ticarî münasebete geçip Arapları devre dışı bırakmak; aynı zamanda Arap Yarımadası üzerinde sömürücü bir ortam vücuda getirmekti.
Dinî sebebi ise, Âyette ifadesini bulduğu gibi, Arap Yarımadasıʹnda yaşamakta olan Arapları Kutsal Kâbe’den koparıp Sanʹâ’da yaptırılan büyük kilisenin havasına sokup Arap hacılarını bu yeni mâbede alıştırıp ısındırmaktı.
OLAYIN CEREYAN ETTİĞİ TARİH
Olayın milattan sonra cereyan ettiği kesindir. Ancak kaç tarihinde meydana geldiği hakkında farklı rivâyetler vardır. Şöyle ki:
a) Hüseyin Heykel Paşa, M. S. 570 yılında meydana geldiğini kaydetmiştir. Bu zatın heyetşinas (astronomi bilgini) olduğunu ve bu dalda iyi bir uzman sayıldığını dikkate alanlar, 570 tarihine ağırlık vermişlerdir.
b) Tirmizîʹnin tesbit ettiği sahîh rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Fil Yılı’nda doğmuştur. Böylece bu tesbitle (a) maddesindeki tesbit birleşmektedir.
Nitekim Kays b. Muharrime şöyle demiştir:
«Ben ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Fil Yılıʹnda doğduk. » (Tirmizî/menâkıb: 2- Müsned-i Ahmed: 4/215)
c) Siyerci ve müfessir İbn Kesîr de olayı özetlerken şöyle demiştir:
«Şüphesiz Eshab-ı Fil olayı, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin biʹsetinden yana harikulâde bir oluş (ve Onun gelmesine) bir tavtia (uygunluk ve vasat arzeden) bir vakʹadır. Çünkü en meşhur tesbitlere göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu olayın meydana geldiği yıl doğmuştur. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/549)
d) Ebû Nuaym ve Beyhakî’nin yaptığı rivâyete göre, İbn Abbas (R. A. ) şöyle demiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Fil Yılı’nda doğmuştur.. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/497)
Tefsîrde rivâyet yolunu seçen İbn Cerîr ise, bu hususta herhangi bir rivâyete yer vermemiştir.
Naklettiğimiz rivâyetlerin hemen hepsi Fil Olayı’nın M. S. 570 veya 571 yılında meydana geldiğine ve aynı yılda Hz. Muhammed’in (A. S. ) doğduğuna delâlet etmektedir.
Müfessir Alâeddin Ali ise, bu konuyla ilgili farklı rivâyetleri şöyle sıralamaktadır:
a) Bazısına göre, Peygamber (A. S. ) Efendimizin doğumundan 40 yıl önce meydana gelmiştir. Diğer bir kısmına göre, 23 yıl önce gerçekleşmiştir.
b) Siyer ve tarihçilerin çoğuna göre, sözü edilen olay, Resûlüllahʹın (A. S. ) doğduğu yıl meydana gelmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/194)
Müfessir Kurtubî’nin tesbitine göre, birinci görüş Mukatil’e; ikinci görüş Kelbî ve Ubeyd b. Umeyr’e göredir. Ayrıca Kurtubî, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in: «Ben Fil Yılıʹnda doğdum» meâlindeki hadîsiyle İstidlâl edip olayın Hz. Muhammed’in (A. S. ) doğduğu yılda cereyan ettiğinin sıhhatini belirtmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/194 (Kurtubî bu hadisin kaynağını ve senedini zikretmemiştir. ))
Nitekim yapılan rivâyetlere göre, bu olaya şâhit olup Ebrehe ordusunda yer alan filleri sevk ve idare edenlerden iki adamın gözlerini kaybetmiş bir halde Mekkeʹde perişan bir vaziyette yaşadıklarını gören hayli kimse olmuştur. Yaşının küçüklüğüne rağmen Hz. Âişe’nin (R. A. ) da o iki âmâyı gördüğü söylenir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/194)
OLAY BİR MUʹCİZE MİDİR?
Şüphesiz olayın cereyan tarzı, onun harikulâde olduğunu, İlâhî mu’cizeyle gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim ilim adamlarından bir kısmı, Fil Kıssası’nın M. S. 570 veya 571 yılında meydana geldiğini ve Resûlüllah’ın (A. S. ) doğumunun aynı yılda gerçekleştiğini dikkate alarak, olayın Onun mu’cizelerinden biri olduğunu belirtmişlerdir. Zira bu görüşte olanlara göre, tecelli eden muʹcizevî olay, Resûlüllahʹın (A. S. ) dünyaya geldiğini te’kîd etmekte ve Onun kadrinin yüceliğini yansıtmaktadır.
Diğer bir kısım ilim adamları ise, mu’cizenin peygamberle ilgili olduğu takdirde Onun elinde, duâ ve isteği doğrultusunda tezahür ve tecelli edeceğini düşünerek, olayın Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizʹle ilgili bir muʹcize değil, İlâhî takdîr hükmünün muʹcize şeklinde inmesidir, demişlerdir.
İster öyle, ister böyle olsun, Fil Olayı mutlak surette bir muʹcizedir. Allah daha iyisini bilir.
FİL OLAYININ CEREYAN TARZI
Arap Yarımadasıʹnda bu kıssayı duymayan ve bilmeyen hemen hemen yok gibiydi. Olayın cereyan şekline şâhit olan yaşlılar bildiklerini, gördüklerini ve duyduklarını yeni kuşaklara detaylı olarak anlatmış bulunuyorlardı. O bakımdan Cenâb-ı Hak, İslâmʹın, Kurʹân’ın, Hz. Peygamberin ve Kutsal Kâbe’nin kadrini küçümseyen; İlâhî sınırları çiğneyerek Kâbe’yi puthane haline getirip orada Hakkʹa ibâdete engel olan azgın müşrikleri uyarmak için yakın geçmişte Allah’a karşı baş kaldırıp yeryüzünde ilk kurulan mâbedi yıkmaya gelen şaşkın sapıkları, azgın zâlimleri nasıl yok ettiğini bildirirken olayın en ibretli safhasının özetini vermektedir.
Tarihçilerle siyerciler Fil Kıssası’nı hayli detaylı rivâyet etmişlerdir. Biz ise yapılan tesbitlerin ve rivâyetlerin bir özetini vermekle yetinmeyi uygun gördük. Şöyle ki:
Yemen’de Himyer hükümdarlarının sonuncusu Zunevas müşrik idi. Kur’ân’da anılan Ashab-ı Uhdud’u da (Bürûc Sûresi: 4) onun işkence ve azapla öldürdüğü rivâyet edilir. Yine rivâyete göre, Nasrânî olan Eshab-ı Uhdud yirmibine yakın bir topluluktu. Onlardan sadece Devb Zu-Seʹleban adında bir nefer kurtulmuş ve Şam meliki Kayser’e gidip sığınmıştı. Zira Kayser de Nasrânî idi. Bunun üzerine Kayser, Habeş kralı Necaşîʹye («Necaşi», Habeş kralları hakkında kullanılan ortak bir isimdir.) bir mektup yazıp Eryat ve Ebrehe adında iki emîrle gönderdi. Böylece güçlü bir orduyla Yemenʹe girdiler ve ülkenin altını üstüne getirdiler ve bu arada Himyerʹin son hükümdarı Zunevas da denizde boğulmuş oldu. Sonra bu iki emîr (Eryat ile Ebrehe) arasında görüş ayrılığı belirdi ve uzun bir tartışmadan sonra Eryat öldürüldü. Böylece Ebrehe tek söz sahibi olarak ordunun başında kaldı.. Kısa zamanda kendini Habeş kralı Necaşî’ye kabul ettirdi. Sonra da hem onun, hem de Kayser’in gözüne girmek için San’âʹda büyük bir kilise yaptırdı ve burayı Araplar için hac yeri olarak ilân etti.
Arapların iki önemli kolu olan Adnanîler’le Kâhtanîler buna karşı çıktılar. Kureyş Kabilesi mensupları ise, onların bu küstahlığına fazlasıyla öfkelendiler. Derken onlardan birkaç kişi San’â’ya varıp geceleyin adı geçen kiliseye girerek içini kirlettiler. Böyle çirkin bir davranışın Kureyşliler tarafından tezgâhlanıp ortaya konulduğunu tesbitte gecikmeyen Ebrehe, bu olayı amacına ve niyetine uygun değerlendirmeyi ihmal etmedi ve bu sebeple Kâbe’yi yıkmak için meşru bir sebep elde ettiğine kendini inandırdı. Böylece belirtilen çirkin olay onun kötü niyetini tahrîk edip fiilî duruma itmiş oldu.
Ebrehe hemen hazırlığa başladı. İyi savaşçılardan bir ordu oluşturdu. Birkaç tane de eğitilmiş fili ordunun önüne katarak Mekke’ye doğru ilerledi. Derken Rumlarla Habeşlilerin görüş birliği istikametinde bir gelişme başlatıldı. Arapların hem ticaret yolları ellerinden alınacak, hem de güven ve gurur kaynakları olan Kutsal Kâbe yıkılıp yok edilecek ve arkasından bütün kabilelerin yüzleri San’â’daki mâbede döndürülecekti.
Necaşîʹnin ona hediye olarak gönderdiği Mahmud adlı fili ise en önde olmak üzere sekiz veya oniki kadar filden oluşan öncü kuvvetle harekât başlatıldı. Yemen meliklerinden Zunefer bu harekâtı durdurmak için hem kendi kuvvetlerini, hem de diğer Arapları savaşa çağırdı.. Katılanlar vurucu bir güç oluşturduylarsa da savaş neticesinde Ebreheʹye yenik düştüler. Ebrehe, önünde durdurucu bir engel kalmayınca Tâifʹe geldiğinde ora halkı ona gereken ikrâmda bulunup herhangi bir vuruşmaya kapı açmak istemediler. Aynı zamanda Ebreheʹye yol gösterip kılavuzluk yapması için Ebû Riğal adında bir adamı görevlendirdiler. Ebrehe, Mekke yakınında, o günkü adı «el-Muğammes» olan yörede karargâh kurup Mekkeli’lere ait deve sürülerini yağma etti. Bu arada Resûlüllahʹın (A. S. ) dedesi Abdülmuttalib’e ait ikiyüz kadar deve de yağma edilenler arasında bulunuyordu. Hiçbir karşı mukavemetle karşılaşmayan Ebrehe, Kureyş Kabilesiʹne elçisini göndererek Mekke emîri ile görüşmek istediğini belirtti. O dönemde ise, Mekkeʹnin söz sahibi olarak Abdülmuttalib bulunuyordu. Elçinin teklîfini dinledikten sonra ona şöyle dedi: «Allahʹa and olsun ki, sizinle savaşmayı düşünmüyoruz. Zira böyle güçlü bir orduyla savaşacak güç ve imkânımız yoktur. İşte şu gördüğün Allah’a ibâdet edilen Beytülharamʹdır; aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın Halîli İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) ibâdet ettiği kutsal bir yerdir. Artık bu Beyt’in sâhibi gelenlere engel olur. Bizim engel olacak bir ordumuz yoktur. »
Elçi ona: «Gel de Ebrehe ile görüş. Çünkü o sizinle görüşmeyi arzu ediyor ve beni bu maksatla gönderdi. » diyerek görevinin ne olduğunu belirtti.
Bu dâvet üzerine Abdülmuttalib elçiyle birlikte hareket edip Ebreheʹye geldi. Ebrehe onun simasına, yüzündeki vakur görünüşe ve fiziksel yapısındaki heybete hayran kaldı ve saygı gösterme ihtiyacını duydu; tahtından inip onunla birlikte bir döşek üzerine oturmayı tercîh etti. Sonra tercüman aracılığıyla bir arzu ve ihtiyacının olup olmadığını sordu. Abdülmuttalib, tek arzusunun yağma edilen ikiyüz devesinin kendisine geri verilmesi olduğunu söyledi. Ebrehe hayretle ona baktı ve yakıştıramadı. «Mekke’nin söz sâhibi ve ileri geleni olan zat, Kutsal Kâbe’nin tahrîb edilmemesini talep etmiyor da kendi şahsî malıyla meşgul olup onu kurtarmayı düşünüyor! Doğrusu bu zatı önce gözümde çok büyütmüştüm; ama şimdi ona karşı hiç de saygım kalmadı ve bir anda gözümden düştü» diye fısıldadı. Bunun üzerine Abdülmuttalib gayet sakin ve aynı soğukkanlılıkla şu cevabı verdi: «Ben sadece ikiyüz devenin sâhibi olarak bulunuyorum. Kâbe’nin ise sâhibi ve Rabbi vardır ki O, kendi kutsal evini tahripten koruyacaktır. » Ebrehe onun bu sözüne karşı sertleşti ve şöyle dedi: «Onun sâhibi ve Rabbisi beni engelliyecek değildir. » Abdülmuttalib: «İşte sen ve O!. » diyerek son sözünü söyledi. Ebrehe deve konusunda onun arzusunu yerine getirdi, ikiyüz devesini geri verdi. Abdülmuttalib Mekke’ye dönünce, halkın derhal şehri terketmesini söyledi. Böylece bir katliamdan kurtulmak için benzeri tedbirlere başvurdu.
Sabah olunca Ebrehe Kâbe’yi yıkmak üzere harekete geçti. Ancak önde yürüttüğü büyük fil olduğu yere çöküp hareket etmedi. Başka istikamete çevrilince kalkıp hareket ediyor, Mekke’ye doğru çevrilince çöküp kalıyordu. Derken Cenâb-ı Hak deniz tarafından kırlangıca benzer biraz büyükçe kuşları sürüler halinde sevk etti. Her kuş, biri gagasında, ikisi ayakları arasında olmak üzere üçer taş taşıyordu. İbn Kesîr’in naklettiğine göre, «Ebâbil» diye adlandırılan bu kuşlar güvercinden biraz küçük, ayakları kırmızı renkte idi. Sürüler halinde Ebrehe ve ordusunu yukarıdan kuşatıp taşıdıkları taşlarla ölüm yağmuruna tuttular. Çok geçmeden koca bir orduyu mahv-u perişan edip dağıttılar.
İbn İshâkʹa göre: Atılan taşlardan biri de Ebrehe’ye isabet etti ve eti lime lime olup dökülmeye başladı. Ebrehe Sanʹâʹya vardığında ancak bir kuş yavrusu kadar kalmış, âdeta bir iskelet halini almıştı.
Kur’ân’da nekre (belirsizlik ifade eden) «tayren» kelimesini, asıl hakikî manasından alıp başka bir manâda kullananlar da olmuştur. Nitekim müfessir Mustafa Merâğî, «Bu kuşların sivrisinek ve karasinek cinsinden olduğu da düşünülebilir» diyerek bu sineklerin birtakım bulaşıcı ve öldürücü hastalık doğuran mikrop ve parazitler taşıdığını ve Ebrehe ordusuna bu mikropları bulaştırdıklarını; çok geçmeden ordunun bu bulaşıcı ve öldürücü mikropların tesiriyle helâk olduğunu değişik bir yorum olarak belirtmiştir. (Bilgi için bak: Tefsîrü’l-Merağî: 30/242)
Bütün bunlar kelime ve cümleyi, ortada bir karine olmadığı halde asıl delâlet ettiği manâdan uzaklaştırmak suretiyle olayın bir mu’cize niteliğinde cereyan etmediğini ortaya koymaya yönelik yorumlardır. Oysa Cenâb-ı Hak «Tayren Ebabil» sözünü kullanmıştır ki, «tayr» uçan kuş anlamına gelir ve asıl delâlet ettiği hakikî manası budur.
Mukatil b. Süleyman’ın rivâyetine göre: Helâk edilen Ebrehe ordusundan çok miktarda mal kaldı. O kadar ki, Abdülmuttalibʹe bir çukuru dolduracak kadar altın isabet etmiş bulunuyordu.
ATILAN TAŞLARIN TÜRÜ VE AÇTIKLARI YARA
Tarihçilerle siyerciler bu taşların türü ve açtığı yara hakkında farklı bilgiler vermişlerdir. Şöyle ki:
a) İbn İshâk’ın Yakup b. Utbe’den yaptığı rivâyete göre, adı geçenin şöyle dediğini nakletmiştir: «Arap toprağında kızamık ve çiçek hastalığı ilk defa olarak o yıl görülmüştür. » (İbn Cerîr/Câmi’u’l-beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 30/196)
Yakup b. Utbe bu ifadesiyle, kuşların attığı taşların insan vücudunda bu hastalığa sebep olduğunu belirtmek istemiştir.
Ebû Nuaym’ın Atâ tarikiyle Dahhakʹtan yaptığı rivâyete göre: «Kuşların attığı taş onlardan birinin başına isabet ediyor ve o yüzden adamın eti ve kanı akıp dökülüyor, sadece bir iskelet olarak kalıyordu. »
İbn İshâk’ın kızamık ve çiçek hastalığı diye ortaya koyduğu yorum pek isabetli bir tefsîr değildir. Zira bu iki hastalık orduları yok edecek, kitle ölümüne sebep olacak nitelikte sayılmaz. Kızamık bulaşıcı bir hastalıktır. Genel olarak iki yaşından on yaşına kadar olan çocuklarda görülür. 8-14 günlük kuluçka dönemi vardır. Ateş yapar ve öldürücü, etleri dökücü bir özellik taşımaz. Yeter ki, hastalık döneminde çocuk başka bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktan korunmuş olsun.
Çiçek Hastalığı, mikropla bulaşan tehlikeli bir hastalıktır. Yüksek ateşle başlar. Vücutta kırmızımtrak lekeler belirir. Bu kabarcıklar gözlerin içinde de çıkabilir ve körlüğe sebep olabilir. Ama vücudun etlerinin dökülmesine sebep olduğu veya olacağı pek söylenemez.
Eğer murad-ı İlâhî Ebrehe ordusunu bu iki hastalıkla yok etmeye yönelik bulunsaydı, buna uygun bir anlatım tarzına yer verilir; ne uçan kuşlardan, ne de taşıdıkları taşlardan söz edilirdi. Ancak yorumların tamamını dikkate aldığımızda şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkün olur: Ebâbil kuşlarının attıkları taşlar, o insanların vücudunda derin yara açıp kısa zamanda kitle ölümüne sebep olmuştur. Bu hastalık ne kızamıktır, ne de çiçektir, bunlarla az benzerliği olan ayrı bir hastalıktır. Kuşlardan da maksat ne sinek, ne de sivrisinektir; attıkları taşlardan da maksat ne kızamık, ne de çiçek virüsleridir. Her yönüyle ilâhî kudretin tecelli eden hükmünü yansıtan bir mu’cizedir.
Rivâyetlerin bir kısmına göre ise, atılan taşlar, ateşli silâhlarla atılan kurşun misali kime isabet etmişse delip geçmiş ve ölüm olayına sebep olmuştur.
Âyette atılan taşın türü hakkında kısa bilgi verilerek «siccil» kelimesi kullanılmıştır. Ancak ilim adamlarının bu isimle ilgili olarak farklı tesbit ve yorumlarının bulunduğunu görüyoruz:
a) Nahv bilgini Ebû Ubeyd’e göre: Sert, katı, şedîd madde demektir. Bu ifadeden ve tariften, taşların çok katı ve şedîd olduğunu anlıyoruz.
b) Müfessir Âlûsî’ye göre: Bu kelime «kova» manâsına gelen «secel»den türetilmiştir. Atılan taşlar, kovadan su boşanırcasına yağmur misali indiği için onlara «siccil» denilmiştir.
c) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Bu kelimenin aslı Farsçadır. Taş manâsına olan «seng» ile çamur manâsına olan «gil»in birleşmesi ve Arapçada (g) harfi olmadığı için de Arapların bunu «siggil» değil de «siccil» şeklinde telaffuz etmesi söz konusudur. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/195)
Kurtubî’nin Ebû Sâlih’ten yaptığı rivâyete göre, adı geçen şöyle demiştir:
«Ben, Ebû Tâlib’in kızı Ümmuhâni’in evinde, o atılan taşlardan yaklaşık iki kafiz (ölçek) kadar gördüm ki, üzerlerinde kırmızı çizgiler bulunan siyah renkte idiler. » (Lübabu’t-te’vîl: 4/410)
d) Kâfirlerin azâbı yazılı olan divan demektir, «secal» kökünden türetilmiştir ki, «irsal» manasına gelir. (Lübabu’t-te’vîl: 4/410)
Tabiatıyla bu bir İlâhî cezadır ki, tuğyan eden bir kavmi, bir orduyu yok etmiştir. Zira maddî sebep ve imkânların kesildiği yerde, azıp gelen zulme karşı Cenâb-ı Hakkʹın kahhar sıfatı tecelli edip yok eden hükmünün inmesini çabuklaştırır.
O halde bu helâk edilme olayı, ister atılan taşlarla öldürücü bir hastalık meydana getirmiş olsun, ister bedeni delip geçen şiddette bulunsun her yanıyla ve yönüyle bir muʹcizedir; hiçbir zaman tabii olaylarla kıyaslanamaz.
Kaldı ki, Cenâb-ı Hak, Habeşli’lere ve tertipledikleri tahrîp ordusuna sadece bu cezayı vermekle yetinmemiş, bir de İranlıʹları onlara musallat ederek birkaç yıl içinde Habeşʹin Yemen’deki iktidar ve sömürgeciliğine son verdirmiştir.
Şüphesiz gerek klasik tefsîrlerde, gerekse siyer kitaplarında Fil Kıssası’nda geçen Ebâbil kuşları, attıkları taşlar ve meydana gelen kitlesel ölüm hakkında birçok farklı rivâyetler yer almaktadır. Çoğunun ciddi bir dayanağı yoktur. Ama ortada bir gerçeğin bulunduğu söz konusudur; o da Kutsal Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebreheʹnin ordusuyla birlikte, deniz tarafından gönderilen kuşlar vasıtasıyla atılan taşlarla yok edilmesidir. O bakımdan bu konudaki rivâyetlerin çoğunu nakletmekte fayda görmedik.
Kurʹânʹda bu konuyla ilgili beyân çok muhteşem bir tasvîr mahiyetinde ibret ve öğüt alınacak ana noktaları gözler önüne sermekte ve insan duygusuna, aklına ve düşüncesine seslenilerek inkâr, azgınlık, ahlâksızlık ve zulmün; dine, dindara tecavüzün hiçbir aile, toplum ve millete; kavim ve aşîrete iyilik, huzur, güven, istikrar ve rahmet getirmediği gibi kalıcı bir gerçek de vaadetmediği hatırlatılmaktadır. Öyle ki, böylelerinin sonu hüsran ve perişanlık olmuştur. Fil Kıssası bunun sadece ibretli misallerinden biridir.
YENİK EKİN ÇÖPÜ
Kuşların attığı taşlarla hezimete uğratılıp yok edilen ordunun sonu tasvîr edilirken onların akıbeti «yenik ekin çöpü»ne benzetilmektedir. Bu sonuç ister bazı mikrop ve parazitler, öldürücü hastalık yayan virüsler tarafından, isterse diğer canlılar tarafından sözü edilen duruma getirilmiş olsun, olay çok düşündürücü ve anlamlıdır. İnen İlâhî azap hükmüyle mütecaviz ordunun vücutları delik-deşik edilmiş ve buna ilâveten ortaya çıkan öldürücü hastalıkla etleri dökülerek çer-çöp haline gelmiştir.
Böylece kitle halinde yok edildikleri ve aldıkları öldürücü yara neticesi çoğunun vücutlarında geniş tahribatın meydana geldiği anlaşılıyor. Bence rivâyetleri bu tasvîr ve teşbîh doğrultusunda değerlendirip netice çıkarmak daha isâbetli olur. Sonra da önce Hz. Peygamberʹe (A. S. ) ve arkasından Onun izinde yürüyen mü’minlere tuzak kurup kötülük yapmaya niyetlenen ve bu niyetini fiilî alana çıkartanlar uyarılıyor. Tutumlarından ve kötü niyetlerinden vazgeçmedikleri takdirde İlâhî adâlet ve intikam hükmünün ineceği bildiriliyor.
Zira benzeri olayların ortaya çıkmasıyla benzeri hükümlerin inmesi sünnetullah gereğidir. İnkâr, zulüm ve tuğyanla birleşir de belli çizgiye gelirse, mutlaka İlâhî hüküm tecelli eder. Ancak onun ne şekilde tecelli edeceğini belirlemek hemen mümkün değildir. Bazan düşmanlan harekete geçirmekle, bazan semavî bir afet indirmekle, bazan iç huzursuzluğu ve kargaşa doğurmakla tezahür eder.
Fil Kıssası’yla önce Mekkeli saldırgan müşrikler uyarılmış, sonra da kıyâmete kadar hakka karşı çıkıp zulüm ve tecavüzü sanat edinen inkârcılar, maddeci şaşkınlar uyarılmakta; her vesileyle insanların dinî inançlarına, ibâdetlerine müdahale edilmemesi tenbih edilmektedir.
İki sûre arasındaki münasebet:
Fil Sûresi’nin tefsîrinde belirttiğimiz gibi, Ebrehe ve ordusunun Mekke üzerine yürümesinin iki ana sebebi bulunuyordu: Biri, dinî, diğeri ticarî idi. Resûlüllahʹın (A. S. ) dedesi Kusayʹın üstün gayreti ve ticarî dehasıyla Mekke hem Emîn Belde olarak tanınmış, hem de önemli bir ticarî merkez olarak Arap Yarımadasıʹnda nâzım rol oynamıştır.
Habeş ve Rumların ticarî politikasına yönelik olarak Ebrehe böyle bir harekata girişmişti. Aynı zamanda Arapların yüzünü Kâbe’den, Sanʹâ’daki mâbede döndürme gayreti de söz konusu idi.
Kureyş Sûresiyle bu inceliğe işâret edilerek Kureyş Kabilesiʹnin hem bütün kabilelere Emîn Belde’nin güven havasını teneffüs ettirmeğe, hem de orayı, düzenledikleri ticarî kervanlarla güven içinde tutmak suretiyle önemli bir ticarî merkez haline getirmeğe muvaffak kılındıkları hatırlatılarak Mekkeli’lerin ve özellikle Kureyş Kabilesinin herkesten çok o Emîn Belde’nin Rabbına ibâdet etmelerinin lüzumu belirtilmektedir.
Bu sûrenin de tefsîrine bizi muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar; Allah’ın muradını O’nun kullarına en güzel şekilde haber verip açıklayan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize ve Onun âl ve ashabına salât-ü selâmlar olsun.