Fil Suresi 1-5. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفِيلِ اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ وَاَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا اَبَابِيلَ تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجِّيلٍ فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ

1.

Rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?

Diyanet İşleri

2.

Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?

3-5.

(3-5) Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprakları haline getirdi.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

FİL SÛRESİ

Müfessirlerin icmaına göre, Mekke’de inmiştir. Birinci âyetinde Mekke üzerine sevk edilen filler konu edildiğinden bu kelime aynı zamanda sû­reye isim olmuştur.

Allâme Zemahşerî’ye göre, bu sûre, Kâfirûn Sûresiʹnden sonra in­miştir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/797)

Âyet sayısı: 5

Kelime »: 20

Harf »: 96 (Lübabu’t-te’vîl: 4/407)

Sûrenin kapsadığı konu:

1- Kutsal Kâbeʹyi yıkmak ve San’aʹda yaptırdığı mâbedi onun yerine koyup Arapların yüzünü Yemen’e çevirmek; sonra da ticaret yollarını ken­di lehlerine değerlendirmek üzere Mekke üzerine yürüyen Ebrehe ve or­dusu konu ediliyor.

2- Kutsal Kâbeʹyi, Emîn Belde’yi savunacak maddî gücün olmayışı sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın kudretiyle tecelli edip tahribe gelen bir orduyu mu’cizevî bir yöntemle nasıl yok ettiği ibretli bir misal olarak veriliyor.

MEÂLİ:

1- Fil sâhiplerine Rabbıʹnın neler ettiğini görmedin mi?

2- Onların hile ve düzenlerini boşa çıkarmadı mı?

3-4- Üzerlerine balçıktan yapılan sert taşlar atan Ebâbil kuşlarını gönderdi de,

5- Onları yenik ekin çöpüne benzetti..

İNİŞ SEBEBİ

Ebûlhasan Nisabûrîʹye göre: Fil sâhipleri kıssasıyla ilgili olup Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ordusunu Cenâb-ı Hakk’ın nasıl yok ettiği konu edi­lerek indirilmiştir. (Nisabûrî/Esbabu’n-Nüzûl: 306)

OLAYIN İÇYÜZÜ

Tarihçilerin ve daha çok Siyercilerin naklettikleri az farklı rivâyetler­den, olayın biri siyasî ve ekonomik, diğeri dinî olmak üzere iki ana sebebe dayandığını anlıyoruz.

Siyasî ve ekonomik sebebi: O çağda, yani milattan sonra beşinci-altıncı asırda Bizans’ın Habeşistan ile işbirliği yaparak Arapların deniz ve kara yolu ticaretini ele geçirmek ve böylece Afrika, Hindistan ve benzeri uzak ülkelerle doğrudan ticarî münasebete geçip Arapları devre dışı bırak­mak; aynı zamanda Arap Yarımadası üzerinde sömürücü bir ortam vücu­da getirmekti.

Dinî sebebi ise, Âyette ifadesini bulduğu gibi, Arap Yarımadasıʹnda yaşamakta olan Arapları Kutsal Kâbe’den koparıp Sanʹâ’da yaptırılan bü­yük kilisenin havasına sokup Arap hacılarını bu yeni mâbede alıştırıp ısın­dırmaktı.

OLAYIN CEREYAN ETTİĞİ TARİH

Olayın milattan sonra cereyan ettiği kesindir. Ancak kaç tarihinde meydana geldiği hakkında farklı rivâyetler vardır. Şöyle ki:

a) Hüseyin Heykel Paşa, M. S. 570 yılında meydana geldiğini kaydet­miştir. Bu zatın heyetşinas (astronomi bilgini) olduğunu ve bu dalda iyi bir uzman sayıldığını dikkate alanlar, 570 tarihine ağırlık vermişlerdir.

b) Tirmizîʹnin tesbit ettiği sahîh rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimiz Fil Yılı’nda doğmuştur. Böylece bu tesbitle (a) maddesindeki tesbit birleşmektedir.

Nitekim Kays b. Muharrime şöyle demiştir:

«Ben ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Fil Yılıʹnda doğduk. » (Tirmizî/menâkıb: 2- Müsned-i Ahmed: 4/215)

c) Siyerci ve müfessir İbn Kesîr de olayı özetlerken şöyle demiştir:

«Şüphesiz Eshab-ı Fil olayı, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin biʹsetinden yana harikulâde bir oluş (ve Onun gelmesine) bir tavtia (uygunluk ve va­sat arzeden) bir vakʹadır. Çünkü en meşhur tesbitlere göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu olayın meydana geldiği yıl doğmuştur. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/549)

d) Ebû Nuaym ve Beyhakî’nin yaptığı rivâyete göre, İbn Abbas (R. A. ) şöyle demiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Fil Yılı’nda doğmuştur.. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/497)

Tefsîrde rivâyet yolunu seçen İbn Cerîr ise, bu hususta herhangi bir rivâyete yer vermemiştir.

Naklettiğimiz rivâyetlerin hemen hepsi Fil Olayı’nın M. S. 570 veya 571 yılında meydana geldiğine ve aynı yılda Hz. Muhammed’in (A. S. ) doğ­duğuna delâlet etmektedir.

Müfessir Alâeddin Ali ise, bu konuyla ilgili farklı rivâyetleri şöyle sı­ralamaktadır:

a) Bazısına göre, Peygamber (A. S. ) Efendimizin doğumundan 40 yıl önce meydana gelmiştir. Diğer bir kısmına göre, 23 yıl önce gerçekleş­miştir.

b) Siyer ve tarihçilerin çoğuna göre, sözü edilen olay, Resûlüllahʹın (A. S. ) doğduğu yıl meydana gelmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/194)

Müfessir Kurtubî’nin tesbitine göre, birinci görüş Mukatil’e; ikinci gö­rüş Kelbî ve Ubeyd b. Umeyr’e göredir. Ayrıca Kurtubî, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in: «Ben Fil Yılıʹnda doğdum» meâlindeki hadîsiyle İstidlâl edip olayın Hz. Muhammed’in (A. S. ) doğduğu yılda cereyan ettiğinin sıhhatini belirtmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/194 (Kurtubî bu hadisin kaynağını ve senedini zikretmemiştir. ))

Nitekim yapılan rivâyetlere göre, bu olaya şâhit olup Ebrehe ordu­sunda yer alan filleri sevk ve idare edenlerden iki adamın gözlerini kay­betmiş bir halde Mekkeʹde perişan bir vaziyette yaşadıklarını gören hayli kimse olmuştur. Yaşının küçüklüğüne rağmen Hz. Âişe’nin (R. A. ) da o iki âmâyı gördüğü söylenir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/194)

OLAY BİR MUʹCİZE MİDİR?

Şüphesiz olayın cereyan tarzı, onun harikulâde olduğunu, İlâhî mu’­cizeyle gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim ilim adamla­rından bir kısmı, Fil Kıssası’nın M. S. 570 veya 571 yılında meydana gel­diğini ve Resûlüllah’ın (A. S. ) doğumunun aynı yılda gerçekleştiğini dik­kate alarak, olayın Onun mu’cizelerinden biri olduğunu belirtmişlerdir. Zi­ra bu görüşte olanlara göre, tecelli eden muʹcizevî olay, Resûlüllahʹın (A. S. ) dünyaya geldiğini te’kîd etmekte ve Onun kadrinin yüceliğini yansıtmak­tadır.

Diğer bir kısım ilim adamları ise, mu’cizenin peygamberle ilgili olduğu takdirde Onun elinde, duâ ve isteği doğrultusunda tezahür ve te­celli edeceğini düşünerek, olayın Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizʹle il­gili bir muʹcize değil, İlâhî takdîr hükmünün muʹcize şeklinde inmesidir, demişlerdir.

İster öyle, ister böyle olsun, Fil Olayı mutlak surette bir muʹcizedir. Allah daha iyisini bilir.

FİL OLAYININ CEREYAN TARZI

Arap Yarımadasıʹnda bu kıssayı duymayan ve bilmeyen hemen he­men yok gibiydi. Olayın cereyan şekline şâhit olan yaşlılar bildiklerini, gördüklerini ve duyduklarını yeni kuşaklara detaylı olarak anlatmış bulu­nuyorlardı. O bakımdan Cenâb-ı Hak, İslâmʹın, Kurʹân’ın, Hz. Peygambe­rin ve Kutsal Kâbe’nin kadrini küçümseyen; İlâhî sınırları çiğneyerek Kâ­be’yi puthane haline getirip orada Hakkʹa ibâdete engel olan azgın müş­rikleri uyarmak için yakın geçmişte Allah’a karşı baş kaldırıp yeryüzünde ilk kurulan mâbedi yıkmaya gelen şaşkın sapıkları, azgın zâlimleri nasıl yok ettiğini bildirirken olayın en ibretli safhasının özetini vermektedir.

Tarihçilerle siyerciler Fil Kıssası’nı hayli detaylı rivâyet etmişlerdir. Biz ise yapılan tesbitlerin ve rivâyetlerin bir özetini vermekle yetinmeyi uygun gördük. Şöyle ki:

Yemen’de Himyer hükümdarlarının sonuncusu Zunevas müşrik idi. Kur’ân’da anılan Ashab-ı Uhdud’u da (Bürûc Sûresi: 4) onun işkence ve azapla öldür­düğü rivâyet edilir. Yine rivâyete göre, Nasrânî olan Eshab-ı Uhdud yirmibine yakın bir topluluktu. Onlardan sadece Devb Zu-Seʹleban adında bir nefer kurtulmuş ve Şam meliki Kayser’e gidip sığınmıştı. Zira Kayser de Nasrânî idi. Bunun üzerine Kayser, Habeş kralı Necaşîʹye («Necaşi», Habeş kralları hakkında kullanılan ortak bir isimdir.) bir mektup yazıp Eryat ve Ebrehe adında iki emîrle gönderdi. Böylece güçlü bir orduy­la Yemenʹe girdiler ve ülkenin altını üstüne getirdiler ve bu arada Himyerʹin son hükümdarı Zunevas da denizde boğulmuş oldu. Sonra bu iki emîr (Eryat ile Ebrehe) arasında görüş ayrılığı belirdi ve uzun bir tartış­madan sonra Eryat öldürüldü. Böylece Ebrehe tek söz sahibi olarak or­dunun başında kaldı.. Kısa zamanda kendini Habeş kralı Necaşî’ye kabul ettirdi. Sonra da hem onun, hem de Kayser’in gözüne girmek için San’âʹda büyük bir kilise yaptırdı ve burayı Araplar için hac yeri olarak ilân etti.

Arapların iki önemli kolu olan Adnanîler’le Kâhtanîler buna karşı çık­tılar. Kureyş Kabilesi mensupları ise, onların bu küstahlığına fazlasıyla öfkelendiler. Derken onlardan birkaç kişi San’â’ya varıp geceleyin adı ge­çen kiliseye girerek içini kirlettiler. Böyle çirkin bir davranışın Kureyşliler tarafından tezgâhlanıp ortaya konulduğunu tesbitte gecikmeyen Ebrehe, bu olayı amacına ve niyetine uygun değerlendirmeyi ihmal etmedi ve bu sebeple Kâbe’yi yıkmak için meşru bir sebep elde ettiğine kendini inan­dırdı. Böylece belirtilen çirkin olay onun kötü niyetini tahrîk edip fiilî du­ruma itmiş oldu.

Ebrehe hemen hazırlığa başladı. İyi savaşçılardan bir ordu oluşturdu. Birkaç tane de eğitilmiş fili ordunun önüne katarak Mekke’ye doğru iler­ledi. Derken Rumlarla Habeşlilerin görüş birliği istikametinde bir gelişme başlatıldı. Arapların hem ticaret yolları ellerinden alınacak, hem de güven ve gurur kaynakları olan Kutsal Kâbe yıkılıp yok edilecek ve arkasından bütün kabilelerin yüzleri San’â’daki mâbede döndürülecekti.

Necaşîʹnin ona hediye olarak gönderdiği Mahmud adlı fili ise en ön­de olmak üzere sekiz veya oniki kadar filden oluşan öncü kuvvetle harekât başlatıldı. Yemen meliklerinden Zunefer bu harekâtı durdurmak için hem kendi kuvvetlerini, hem de diğer Arapları savaşa çağırdı.. Katılanlar vu­rucu bir güç oluşturduylarsa da savaş neticesinde Ebreheʹye yenik düştü­ler. Ebrehe, önünde durdurucu bir engel kalmayınca Tâifʹe geldiğinde ora halkı ona gereken ikrâmda bulunup herhangi bir vuruşmaya kapı açmak istemediler. Aynı zamanda Ebreheʹye yol gösterip kılavuzluk yapması için Ebû Riğal adında bir adamı görevlendirdiler. Ebrehe, Mekke yakınında, o günkü adı «el-Muğammes» olan yörede karargâh kurup Mekkeli’lere ait deve sürülerini yağma etti. Bu arada Resûlüllahʹın (A. S. ) dedesi Abdülmuttalib’e ait ikiyüz kadar deve de yağma edilenler arasında bulunuyor­du. Hiçbir karşı mukavemetle karşılaşmayan Ebrehe, Kureyş Kabilesiʹne elçisini göndererek Mekke emîri ile görüşmek istediğini belirtti. O dönem­de ise, Mekkeʹnin söz sahibi olarak Abdülmuttalib bulunuyordu. Elçinin teklîfini dinledikten sonra ona şöyle dedi: «Allahʹa and olsun ki, sizinle savaşmayı düşünmüyoruz. Zira böyle güçlü bir orduyla savaşacak güç ve imkânımız yoktur. İşte şu gördüğün Allah’a ibâdet edilen Beytülharamʹdır; aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın Halîli İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) ibâdet ettiği kutsal bir yerdir. Artık bu Beyt’in sâhibi gelenlere engel olur. Bi­zim engel olacak bir ordumuz yoktur. »

Elçi ona: «Gel de Ebrehe ile görüş. Çünkü o sizinle görüşmeyi arzu ediyor ve beni bu maksatla gönderdi. » diyerek görevinin ne olduğunu be­lirtti.

Bu dâvet üzerine Abdülmuttalib elçiyle birlikte hareket edip Ebreheʹye geldi. Ebrehe onun simasına, yüzündeki vakur görünüşe ve fiziksel yapısındaki heybete hayran kaldı ve saygı gösterme ihtiyacını duydu; tahtın­dan inip onunla birlikte bir döşek üzerine oturmayı tercîh etti. Sonra ter­cüman aracılığıyla bir arzu ve ihtiyacının olup olmadığını sordu. Abdül­muttalib, tek arzusunun yağma edilen ikiyüz devesinin kendisine geri veril­mesi olduğunu söyledi. Ebrehe hayretle ona baktı ve yakıştıramadı. «Mek­ke’nin söz sâhibi ve ileri geleni olan zat, Kutsal Kâbe’nin tahrîb edilme­mesini talep etmiyor da kendi şahsî malıyla meşgul olup onu kurtarmayı düşünüyor! Doğrusu bu zatı önce gözümde çok büyütmüştüm; ama şim­di ona karşı hiç de saygım kalmadı ve bir anda gözümden düştü» diye fısıldadı. Bunun üzerine Abdülmuttalib gayet sakin ve aynı soğukkanlılık­la şu cevabı verdi: «Ben sadece ikiyüz devenin sâhibi olarak bulunuyo­rum. Kâbe’nin ise sâhibi ve Rabbi vardır ki O, kendi kutsal evini tahripten koruyacaktır. » Ebrehe onun bu sözüne karşı sertleşti ve şöyle dedi: «Onun sâhibi ve Rabbisi beni engelliyecek değildir. » Abdülmuttalib: «İşte sen ve O!. » diyerek son sözünü söyledi. Ebrehe deve konusunda onun ar­zusunu yerine getirdi, ikiyüz devesini geri verdi. Abdülmuttalib Mekke’ye dönünce, halkın derhal şehri terketmesini söyledi. Böylece bir katliamdan kurtulmak için benzeri tedbirlere başvurdu.

Sabah olunca Ebrehe Kâbe’yi yıkmak üzere harekete geçti. Ancak önde yürüttüğü büyük fil olduğu yere çöküp hareket etmedi. Başka isti­kamete çevrilince kalkıp hareket ediyor, Mekke’ye doğru çevrilince çö­küp kalıyordu. Derken Cenâb-ı Hak deniz tarafından kırlangıca benzer bi­raz büyükçe kuşları sürüler halinde sevk etti. Her kuş, biri gagasında, ikisi ayakları arasında olmak üzere üçer taş taşıyordu. İbn Kesîr’in nak­lettiğine göre, «Ebâbil» diye adlandırılan bu kuşlar güvercinden biraz kü­çük, ayakları kırmızı renkte idi. Sürüler halinde Ebrehe ve ordusunu yukarı­dan kuşatıp taşıdıkları taşlarla ölüm yağmuruna tuttular. Çok geçmeden koca bir orduyu mahv-u perişan edip dağıttılar.

İbn İshâkʹa göre: Atılan taşlardan biri de Ebrehe’ye isabet etti ve eti lime lime olup dökülmeye başladı. Ebrehe Sanʹâʹya vardığında ancak bir kuş yavrusu kadar kalmış, âdeta bir iskelet halini almıştı.

Kur’ân’da nekre (belirsizlik ifade eden) «tayren» kelimesini, asıl ha­kikî manasından alıp başka bir manâda kullananlar da olmuştur. Nitekim müfessir Mustafa Merâğî, «Bu kuşların sivrisinek ve karasinek cinsinden olduğu da düşünülebilir» diyerek bu sineklerin birtakım bulaşıcı ve öldü­rücü hastalık doğuran mikrop ve parazitler taşıdığını ve Ebrehe ordusuna bu mikropları bulaştırdıklarını; çok geçmeden ordunun bu bulaşıcı ve öl­dürücü mikropların tesiriyle helâk olduğunu değişik bir yorum olarak be­lirtmiştir. (Bilgi için bak: Tefsîrü’l-Merağî: 30/242)

Bütün bunlar kelime ve cümleyi, ortada bir karine olmadığı halde asıl delâlet ettiği manâdan uzaklaştırmak suretiyle olayın bir mu’cize niteliğin­de cereyan etmediğini ortaya koymaya yönelik yorumlardır. Oysa Ce­nâb-ı Hak «Tayren Ebabil» sözünü kullanmıştır ki, «tayr» uçan kuş anla­mına gelir ve asıl delâlet ettiği hakikî manası budur.

Mukatil b. Süleyman’ın rivâyetine göre: Helâk edilen Ebrehe ordusundan çok miktarda mal kaldı. O kadar ki, Abdülmuttalibʹe bir çukuru dol­duracak kadar altın isabet etmiş bulunuyordu.

ATILAN TAŞLARIN TÜRÜ VE AÇTIKLARI YARA

Tarihçilerle siyerciler bu taşların türü ve açtığı yara hakkında farklı bilgiler vermişlerdir. Şöyle ki:

a) İbn İshâk’ın Yakup b. Utbe’den yaptığı rivâyete göre, adı geçenin şöyle dediğini nakletmiştir: «Arap toprağında kızamık ve çiçek hastalığı ilk defa olarak o yıl görülmüştür. » (İbn Cerîr/Câmi’u’l-beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 30/196)

Yakup b. Utbe bu ifadesiyle, kuşların attığı taşların insan vücudunda bu hastalığa sebep olduğunu belirtmek istemiştir.

Ebû Nuaym’ın Atâ tarikiyle Dahhakʹtan yaptığı rivâyete göre: «Kuş­ların attığı taş onlardan birinin başına isabet ediyor ve o yüzden adamın eti ve kanı akıp dökülüyor, sadece bir iskelet olarak kalıyordu. »

İbn İshâk’ın kızamık ve çiçek hastalığı diye ortaya koyduğu yorum pek isabetli bir tefsîr değildir. Zira bu iki hastalık orduları yok edecek, kitle ölümüne sebep olacak nitelikte sayılmaz. Kızamık bulaşıcı bir hastalık­tır. Genel olarak iki yaşından on yaşına kadar olan çocuklarda görülür. 8-14 günlük kuluçka dönemi vardır. Ateş yapar ve öldürücü, etleri dökü­cü bir özellik taşımaz. Yeter ki, hastalık döneminde çocuk başka bula­şıcı ve öldürücü bir hastalıktan korunmuş olsun.

Çiçek Hastalığı, mikropla bulaşan tehlikeli bir hastalıktır. Yüksek ateşle başlar. Vücutta kırmızımtrak lekeler belirir. Bu kabarcıklar gözle­rin içinde de çıkabilir ve körlüğe sebep olabilir. Ama vücudun etlerinin dökülmesine sebep olduğu veya olacağı pek söylenemez.

Eğer murad-ı İlâhî Ebrehe ordusunu bu iki hastalıkla yok etmeye yö­nelik bulunsaydı, buna uygun bir anlatım tarzına yer verilir; ne uçan kuş­lardan, ne de taşıdıkları taşlardan söz edilirdi. Ancak yorumların tamamı­nı dikkate aldığımızda şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkün olur: Ebâbil kuşlarının attıkları taşlar, o insanların vücudunda derin yara açıp kısa za­manda kitle ölümüne sebep olmuştur. Bu hastalık ne kızamıktır, ne de çi­çektir, bunlarla az benzerliği olan ayrı bir hastalıktır. Kuşlardan da mak­sat ne sinek, ne de sivrisinektir; attıkları taşlardan da maksat ne kıza­mık, ne de çiçek virüsleridir. Her yönüyle ilâhî kudretin tecelli eden hük­münü yansıtan bir mu’cizedir.

Rivâyetlerin bir kısmına göre ise, atılan taşlar, ateşli silâhlarla atılan kurşun misali kime isabet etmişse delip geçmiş ve ölüm olayına sebep olmuştur.

Âyette atılan taşın türü hakkında kısa bilgi verilerek «siccil» kelimesi kullanılmıştır. Ancak ilim adamlarının bu isimle ilgili olarak farklı tesbit ve yorumlarının bulunduğunu görüyoruz:

a) Nahv bilgini Ebû Ubeyd’e göre: Sert, katı, şedîd madde demektir. Bu ifadeden ve tariften, taşların çok katı ve şedîd olduğunu anlıyoruz.

b) Müfessir Âlûsî’ye göre: Bu kelime «kova» manâsına gelen «secel»den türetilmiştir. Atılan taşlar, kovadan su boşanırcasına yağmur mi­sali indiği için onlara «siccil» denilmiştir.

c) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Bu kelimenin aslı Farsçadır. Taş manâ­sına olan «seng» ile çamur manâsına olan «gil»in birleşmesi ve Arapça­da (g) harfi olmadığı için de Arapların bunu «siggil» değil de «siccil» şek­linde telaffuz etmesi söz konusudur. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/195)

Kurtubî’nin Ebû Sâlih’ten yaptığı rivâyete göre, adı geçen şöyle de­miştir:

«Ben, Ebû Tâlib’in kızı Ümmuhâni’in evinde, o atılan taşlardan yak­laşık iki kafiz (ölçek) kadar gördüm ki, üzerlerinde kırmızı çizgiler bulunan siyah renkte idiler. » (Lübabu’t-te’vîl: 4/410)

d) Kâfirlerin azâbı yazılı olan divan demektir, «secal» kökünden tü­retilmiştir ki, «irsal» manasına gelir. (Lübabu’t-te’vîl: 4/410)

Tabiatıyla bu bir İlâhî cezadır ki, tuğyan eden bir kavmi, bir orduyu yok etmiştir. Zira maddî sebep ve imkânların kesildiği yerde, azıp gelen zulme karşı Cenâb-ı Hakkʹın kahhar sıfatı tecelli edip yok eden hükmünün inmesini çabuklaştırır.

O halde bu helâk edilme olayı, ister atılan taşlarla öldürücü bir has­talık meydana getirmiş olsun, ister bedeni delip geçen şiddette bulunsun her yanıyla ve yönüyle bir muʹcizedir; hiçbir zaman tabii olaylarla kıyaslanamaz.

Kaldı ki, Cenâb-ı Hak, Habeşli’lere ve tertipledikleri tahrîp ordusuna sadece bu cezayı vermekle yetinmemiş, bir de İranlıʹları onlara musallat ederek birkaç yıl içinde Habeşʹin Yemen’deki iktidar ve sömürgeciliğine son verdirmiştir.

Şüphesiz gerek klasik tefsîrlerde, gerekse siyer kitaplarında Fil Kıssası’nda geçen Ebâbil kuşları, attıkları taşlar ve meydana gelen kitlesel ölüm hakkında birçok farklı rivâyetler yer almaktadır. Çoğunun ciddi bir dayanağı yoktur. Ama ortada bir gerçeğin bulunduğu söz konusudur; o da Kutsal Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebreheʹnin ordusuyla birlikte, deniz ta­rafından gönderilen kuşlar vasıtasıyla atılan taşlarla yok edilmesidir. O bakımdan bu konudaki rivâyetlerin çoğunu nakletmekte fayda görmedik.

Kurʹânʹda bu konuyla ilgili beyân çok muhteşem bir tasvîr mahiye­tinde ibret ve öğüt alınacak ana noktaları gözler önüne sermekte ve in­san duygusuna, aklına ve düşüncesine seslenilerek inkâr, azgınlık, ahlâk­sızlık ve zulmün; dine, dindara tecavüzün hiçbir aile, toplum ve millete; kavim ve aşîrete iyilik, huzur, güven, istikrar ve rahmet getirmediği gibi kalıcı bir gerçek de vaadetmediği hatırlatılmaktadır. Öyle ki, böylelerinin sonu hüsran ve perişanlık olmuştur. Fil Kıssası bunun sadece ibretli mi­sallerinden biridir.

YENİK EKİN ÇÖPÜ

Kuşların attığı taşlarla hezimete uğratılıp yok edilen ordunun sonu tasvîr edilirken onların akıbeti «yenik ekin çöpü»ne benzetilmektedir. Bu sonuç ister bazı mikrop ve parazitler, öldürücü hastalık yayan virüsler tarafından, isterse diğer canlılar tarafından sözü edilen duruma getiril­miş olsun, olay çok düşündürücü ve anlamlıdır. İnen İlâhî azap hükmüyle mütecaviz ordunun vücutları delik-deşik edilmiş ve buna ilâveten ortaya çıkan öldürücü hastalıkla etleri dökülerek çer-çöp haline gelmiştir.

Böylece kitle halinde yok edildikleri ve aldıkları öldürücü yara neti­cesi çoğunun vücutlarında geniş tahribatın meydana geldiği anlaşılıyor. Bence rivâyetleri bu tasvîr ve teşbîh doğrultusunda değerlendirip netice çıkarmak daha isâbetli olur. Sonra da önce Hz. Peygamberʹe (A. S. ) ve ar­kasından Onun izinde yürüyen mü’minlere tuzak kurup kötülük yapmaya niyetlenen ve bu niyetini fiilî alana çıkartanlar uyarılıyor. Tutumlarından ve kötü niyetlerinden vazgeçmedikleri takdirde İlâhî adâlet ve intikam hükmünün ineceği bildiriliyor.

Zira benzeri olayların ortaya çıkmasıyla benzeri hükümlerin inmesi sünnetullah gereğidir. İnkâr, zulüm ve tuğyanla birleşir de belli çizgiye gelirse, mutlaka İlâhî hüküm tecelli eder. Ancak onun ne şekilde tecelli edeceğini belirlemek hemen mümkün değildir. Bazan düşmanlan harekete geçirmekle, bazan semavî bir afet indirmekle, bazan iç huzursuzluğu ve kargaşa doğurmakla tezahür eder.

Fil Kıssası’yla önce Mekkeli saldırgan müşrikler uyarılmış, sonra da kıyâmete kadar hakka karşı çıkıp zulüm ve tecavüzü sanat edinen inkâr­cılar, maddeci şaşkınlar uyarılmakta; her vesileyle insanların dinî inanç­larına, ibâdetlerine müdahale edilmemesi tenbih edilmektedir.

İki sûre arasındaki münasebet:

Fil Sûresi’nin tefsîrinde belirttiğimiz gibi, Ebrehe ve ordusunun Mek­ke üzerine yürümesinin iki ana sebebi bulunuyordu: Biri, dinî, diğeri ti­carî idi. Resûlüllahʹın (A. S. ) dedesi Kusayʹın üstün gayreti ve ticarî deha­sıyla Mekke hem Emîn Belde olarak tanınmış, hem de önemli bir ticarî merkez olarak Arap Yarımadasıʹnda nâzım rol oynamıştır.

Habeş ve Rumların ticarî politikasına yönelik olarak Ebrehe böyle bir harekata girişmişti. Aynı zamanda Arapların yüzünü Kâbe’den, Sanʹâ’daki mâbede döndürme gayreti de söz konusu idi.

Kureyş Sûresiyle bu inceliğe işâret edilerek Kureyş Kabilesiʹnin hem bütün kabilelere Emîn Belde’nin güven havasını teneffüs ettirmeğe, hem de orayı, düzenledikleri ticarî kervanlarla güven içinde tutmak sure­tiyle önemli bir ticarî merkez haline getirmeğe muvaffak kılındıkları ha­tırlatılarak Mekkeli’lerin ve özellikle Kureyş Kabilesinin herkesten çok o Emîn Belde’nin Rabbına ibâdet etmelerinin lüzumu belirtilmektedir.

Bu sûrenin de tefsîrine bizi muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar; Allah’ın muradını O’nun kullarına en güzel şekilde haber verip açıklayan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize ve Onun âl ve ashabına salât-ü selâmlar olsun.