Hümeze Suresi 1-9. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ اَلَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ يَحْسَبُ اَنَّ مَالَهُ اَخْلَدَهُ كَلَّا لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ وَمَا اَدْرٰيكَ مَا الْحُطَمَةُ نَارُ اللّٰهِ الْمُوقَدَةُ اَلَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْاَفْـِٔدَةِ اِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ

1-2.

(1-2) Mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay haline!

Diyanet İşleri

3.

O, malının, kendisini ebedileştirdiğini sanır.

4.

Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır.

5.

Hutame'nin ne olduğunu sen ne bileceksin?

6-7.

(6-7) O, Allah'ın, yüreklere işleyen tutuşturulmuş ateşidir.

8-9.

(8-9) Şüphesiz uzatılmış direkler arasında (bağlı oldukları halde) ateş onların üzerine kapatılacaktır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

HÜMEZE SÛRESİ

Tamamı Mekke’de inmiştir. Bu hususta müfessirlerin icmaı vardır. Ni­tekim İbn Merduye’nin yaptığı rivâyete göre, İbn Abbas (R. A. ) şöyle demiş­tir: «Hümeze Sûresi Mekke’de inmiştir. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/492)

Birinci âyetinde, insanı arkadan çekiştirip çamur atanlar «veyl» ile tehdît edilmekte ve bu mânaya delâlet eden «hümeze» sûreye isim ol­maktadır.

Allâme Zemahşerî’ye göre, bu sûre Kıyâmet Sûresi’nden sonra in­miştir. (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/794)

Âyet sayısı: 9

Kelime »: 30

Harf »: 130 (Lübabu’t-te’vîl: 4/406)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Başkasını arkasından çekiştirip kaş-göz işâretiyle alay eden ve ekonomik imkânı tek amaç ve dayanak seçen inkârcı nankörler, dönek münafıklar konu ediliyor..

2- Bunların ölmeden önce dönüş yapmadıkları, Hakkʹa yönelmedik­leri takdirde elîm bir azaba uğratılacakları tehdît yoluyla haber veriliyor.

3- Böylece mü’minlerin gerek aile, gerekse toplum arasında çok ter­biyeli, vakur, diline hâkim, haklara saygılı, başkasına dil uzatmaktan nefret eder bir tavır ve tutum içinde olmalarına işâret ediliyor.

MEÂLİ:

1- Vay hâline arkadan çekiştirip çamur atana, yüzüne karşı kaş-göz işâretiyle alay edene!

2- O ki, mal toplayıp durmadan sayar,

3- Malının kendisini (dünyada) ebedî yaşatacağını sanır.

4- Hayır, hayır; and olsun ki o, (zelil ve hakîr olarak) Hutameʹye atılacaktır.

5- Hutameʹnin ne olduğunu bilir misin?

6-7- Allahʹın, yürekler üstüne yükselip çıkan tutuşturulmuş ateşidir.

8-9- Şüphesiz ki, o ateş onları uzun, uzun sütunlara (bağlı olduk­ları halde) her taraftan kuşatacaktır.

İNİŞ SEBEBİ

İbn Ebî Hâtim’in yaptığı rivâyete göre, Osman b. Ömer şöyle haber vermiştir:

«Biz Hümeze Sûresi’nin hep Ubey b. Halef adındaki azılı İslâm düş­manı hakkında indiğini duyup öğrenmiş bulunuyoruz. »

Suddî’nin tahrîcine göre, bu sûre Ahnes b. Şerik hakkında inmiştir. İbn Münzir ile İbn İshâkʹın tahrîcine göre, Umeyye b. Halef hakkında in­miştir. Çünkü bu Mekkeli azgın müşrik, Resûlüllahʹı (A. S. ) görünce Ona dil uzatır ve yanındakilere kaş, göz işâretinde bulunarak Hz. Peygamberʹi (A. S. ) alaya alırdı. (Süyûtî/Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122)

Âyetin iniş sebebi özellik arzetmekle beraber, mana ve maksat, hüküm ve muhtevâ bakımından genellik arzettiğinde şüphe yoktur. O bakımdan kaypak, dönek her maddeciyi, ikiyüzlü münafığı, arkadan çamur atıp mü’minleri küçük düşürmek isteyenleri ve dolayısıyla inkârcı her nankörü kap­samına almakta ve hepsi hakkında indiği sonuç olarak ortaya çıkmaktadır.

İLGİLİ HADÎS

«Ümmetimin şerirleri, insanlar arasında söz götürüp getiren (dediko­du yapıp fitne çıkaran)lardır. » (Müsned-i Ahmed: 6/459)

İSLÂMʹIN İLK YILLARINDAKİ GENEL DURUM

Gerek Asr Sûresinde, gerekse konumuzu oluşturan Hümeze Sûresinde, İslâmʹın çok zor şartların, aşılması âdeta gayr-i mümkün görünen ahlâkî çöküntülerin, zorbalıkların, haklara tecavüzlerin, mal ve mülkün, evlât ve aşîretin çokluğuyla böbürlenmelerin birbirini izlediği bir çağ ve ortamda ortaya çıktığı kalın çizgileriyle yansıtılmakta ve ilk fedakâr ve cefakâr mü’minlerin çok sıkıntı çektiklerine işâret edilmektedir.

Böylece ilk müslümanların, kaba kuvvet ve ekonomik güçten başka bir kuvvet tanımayan ve her vesileyle rezîleti fazîlete tercîh eden; insan hak­larını çiğnemekten, kadınları esir pazarlarında âdi bir mal gibi alıp sat­maktan zevk duyan kavim ve kabilelerle uzun yıllar mücadele ettiği do­laylı şekilde anlatılmakta ve İslâm mücahitlerinin her şeye rağmen dört şeye sıkı bağlı kaldıkları misal verilerek her çağda müslümanların o dört hususu nazarlarından uzak bulundurmamaları tenbîh edilmektedir.

Şüphesiz dünkü müslümanlara dört şey ile tavsiyenin lüzumu bugün­kü ve yarınki müslümanlar için de geçerlidir. Çünkü Kur’ân’ın emir ve tav­siyeleri, hüküm ve prensipleri bir çağ veya bir kavim ve milletle sınırlı değildir; kıyâmete kadar ilâhî sistemi yansıtma kudretini kendinde taşı­makta ve her çağda yaşayan insanlara seslenmektedir.

Nitekim bu gerçeği çok iyi anlayan Müslümanlar Endülüs’te (711-1492) İslâm medeniyetinin temelini atarken bilhassa Kur’ân’da belirtilen dört umdeye bağlı kalmışlar ve kurdukları İslâm Üniversitesinin giriş kısmına şu ibareyi altın harflerle nakşetmişlerdir:

«Dünya ve yaşayan milletler şu beş umde ile ayakta durabilirler:

1- Âlimlerin ilmi,

2- Hükümdarların adâleti,

3- Kahraman mücahidlerin şecaati,

4- Zenginlerin cömertliği,

5- Kendini Hakkʹa vermiş asfiya (azizler ve ermişler)nın duâsı.. »

Şüphesiz bu beş şeyin mayasını imân ve onun en tabii tezahürü olan sâlih amel; hakkı ve sabrı tavsiye oluşturmuştur. Zira bu dört umdeden uzak kalan prensiplerin temelinde sadece dünyevî amaçlar, kişisel çıkar­lar kalır ki, bu da milletleri uzun süre ayakta tutmaya hiçbir zaman kâfi değildir.

İSLÂM CEMAATİNİ RAHATSIZ EDEN MADDECİLER

Müslümanları hemen her çağda en çok rahatsız eden gruplardan biri de, hümeze, lümeze olup mal toplayan ve topladığını saymakla meşgul olan maddeci kaypaklardır. Cenâb-ı Hak, duygu ve düşüncesi bu istikamet­te çalışan ve müsait ortamı bulunca fitne ve fesat tohumlarını serpenleri tehdît ederken gerçek müʹminlerin bu fitnecilere karşı çok uyanık ve dik­katli bulunmalarını istemektedir. Şüphesiz 104. sûrenin bu konuya ayrıl­ması çok anlamlıdır. Zira İslâm Devleti kuruldu kurulalı dış düşmanlardan ziyade içlerinde kümelenen bu bozguncu maddecilerden çekmiş ve rahat­sız olmuştur. Asr-ı Saadet’te de başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmak üzere mü’minleri devamlı şekilde meşgul ve rahatsız eden bu ikiyüzlü dö­nek, içi küfürle dolu fitneci münafıklar olmuştur.

O bakımdan Kitap ve Sünnet’te münafıklar konusuna ağırlık verilmiş ve mü’minlerin devamlı surette bunlara karşı uyanık bulunmaları öngörül­müştür.

HÜMEZE - LÜMEZE

Bu iki sıfat üzerinde farklı manâ ve yorumlarda bulunulmuştur:

a) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Söz götürüp getirenler ve dostlar arasını açıp bozanlar; aynı zamanda suç ve günahtan beri kişilere iftira ile te­cavüzde bulunanlar hakkında kullanılan iki sıfattır.

Bu yorumun şu hadîsten mülhem olduğunu söyleyebiliriz: «Şanı yüce Allah’ın şerir kulları, söz götürüp getirenler, dostlar arasında bozguncu­luk yapanlar ve beri, suçsuz kişilere kusur ve suç bulup tecavüzde bulu­nanlardır. » (Müsned-i Ahmed: 6/459)

Ayrıca İbn Abbas (R. A. ) birinci yorumuna yakın anlamda «hümeze»yi «kattat» ve «lümeze»yi «ayyab» ile tefsîr etmiştir ki, birincisi, söz götü­rüp getiren yalancı; İkincisi ise, durmadan kusur arayıp suçlamada bu­lunan iftiracı demektir.

b) Ebû Âliye, el-Hasan, Atâ’ ve Ebû Rebbah’a göre: Hümeze, gıybet edip adamı yüzüne karşı yererek hakaret edendir. Lümeze ise, kişiyi ar­kasından çekiştirip dedikodu yapandır.

c) Mukatilʹe göre: Hümeze, kişinin gıyabında konuşandır. Lümeze ise, kişiye yüzüne karşı hakaret edip suçlamada bulunandır.

d) Katade’ye ve Mücahidʹe göre: Hümeze, insanlara hakaret mak­sadıyla dil uzatan kimsedir. Lümeze, insanların soy-sopuna dil uzatıp haka­ret edendir.

e) İbn Zeyd’e göre: Hümeze, insanlara eliyle dokunup hakaret eden ve onları davranışlarıyla incitendir. Lümeze, insanlara sözlü hakaret edip onları haksız yere ayıplayan ve kusur yakıştırandır.

f) Süfyân es-Sevrîʹye göre: Hümeze, diliyle; lümeze göz ve kaşıyla taşlamada bulunandır.

Şüphesiz bu yorumların hepsi şu noktada birleşmektedir: Toplumu eliyle, diliyle, göz ve kaş işâretiyle, mal ve servetiyle rahatsız edip fitne ve fesat çıkaran herkes hümeze ve lümeze’nin kapsamına girer.

Gerçek şu ki, insan, bu gibi aile ve toplumu rahatsız edici, birlik ve dirliği bozucu fitneden ve fesattan yana yaratılmamıştır. Bu gibi basit ve küçültücü söz ve davranışların insanın yüceliğiyle, azizliğiyle bağdaşması mümkün değildir. Zira insan çok yüce hikmet ve amaçlar için yaratılmıştır; Allah katında çok değerli ve azizdir. O bakımdan Cenâb-ı Hak, kul­larının toplumu rahatsız ve tedirgin eden bir düzeyde bulunmasını asla arzu etmemekte ve onun hilkat mayasındaki yüceliğine eşdeğerde ona bir hayat statüsü hazırlayarak daha huzurlu ve kalıcı bir hayata onu çağır­maktadır.

Nitekim Tin Sûresiʹnde insanın «ahsen-i takvîm» üzere yaratıldığı ko­nu edilirken bu hususlara işâret edilmiş ve gereken temel bilgi verilmiştir.

O halde insanla kötülükler arasında engel anlamda bir sed oluştur­mak için mutlak surette imân ve sâlih amele ihtiyaç vardır. Zira hakikî imân bütün fazîletlerin ve iyiliklerin kaynağı; insan-ı kâmil olmanın maya ve cevheridir. Sâlih amel ise, böyle bir imânın süsü ve solmayan rengidir.

DÜNYALIĞA DALIP ÖLÜMÜ VE ÖTESİNİ UNUTMAK BÜYÜK GAFLETTİR

«O ki, mal toplayıp durmadan sayar. Ma­lının kendisini (dünyada) ebedî yaşatacağını sanır. »

Para, altın ve gümüş biriktirmeyi, mal ve mülk edinmeyi tek amaç ve hedef seçip ölümü, Allahʹa dönüleceği günü ve âhiretteki hesabı unutan nice kimseler vardır. Şüphesiz onları böylesine haris ve açgözlü yapan birtakım sebepler söz konusudur. Onlardan en önde geleni şunlardır:

a) Ailenin kötü temayülü ve sağlam bir eğitimden yoksunluğu,

b) İmân ve ibâdetten uzak maddeci bir çevreyle içiçe olma talihsizliği,

c) Şeref ve itibarın, büyüklük ve azizliğin köklü imânla, güzel ahlâkla, faydalı ilimle, sağlam karakterle, fazîlet duygusuyla vücut bulacağını kalp ve kafaya enjekte edecek eğitim ve öğretim sisteminden uzak bı­rakılma bedbahtlığı bu cümledendir.

İşte sözünü ettiğimiz havayı teneffüsten mahrûm yetiştirilenler ister- istemez parayı, mal ve mülk edinmeyi tek amaç ve hedef seçerler ve buna ulaşabilmek için engel teşkil eden her türlü kutsal değerleri, maddî ve mânevî müeyyideleri çiğnemekte bir sakınca görmezler. Cahiliyet devrinde Mekkeli putperest zenginler böyle bir ortam ve çevrede yetişip şekillendik­leri için onların meşru olmayan kazançlarına, nefsânî arzularını tatmine engel olan İslâmiyete karşı savaş ilân ettiler ve onu tesirsiz kılıp yayıl­masını önlemek için her türlü şirretliğe, zorbalığa ve kurnazlığa başvurdular. Sonra da putlarına daha sıkı bağlanmayı kurtuluş yolu olarak seçtiler. Çünkü bu sahte ilâhları onların önüne hiçbir engel koyacak değildi.

Günümüzün sosyalist geçinen inançsızlarıyla materyalistlerin tavır ve tutumu temelde o müşriklerinkiyle birleşirse de yüzeyde farklılık arzeder. Onlar İslâm’a karşı kaba kuvvet kullanır; işkence ve saldırı düzenlerlerdi. Bunlar ise, materyalizm, sosyalizm, kapitalizm maskesiyle kutsal değerleri bir bir yıkmaya, nesilleri madde kalıbında şekillendirmeye yönelirler.

DİNSİZ MADDECİLİK İKİ HAYATTA DA ATEŞTİR

«Hayır, hayır; and olsun ki o, (zelîl ve hakîr ola­rak) Hutameʹye atılacaktır.. »

Dinden, Allah’a imândan uzak kalıp madde potasında şekillenen kişi­lerin ruh ve vicdanları son derece siliktir. İçlerinde kutsal havadan eser yoktur. Maddeyle, mideyle ve şehvetle hayatı renklendirmek onların tek uğraşısıdır. Gerçek bu olunca, madde esareti onları çepeçevre kuşatır ve yaşları ilerledikçe derin bir ümitsizlik kalplerini doldurur. Ölümün son olduğuna inanmaları ise, önlerindeki bütün ışıkları söndürür. Böylece öl­meden önce hem kendilerini mânevî bir ateşle yakarlar, hem de çocukla­rını ve yakın dostlarını bu ateşe iterler. Bunun tabii neticesi olarak da bağlı bulundukları toplum bünyesinde güven ve huzur verecek hiçbir mâ­nevî bağ kalmaz. İnsanlarla dostluk, arkadaşlık, yakınlık gibi ilişkilerinin temelinde maddî çıkar yer alır. Bu da o toplumu yakıp kavuran ayrı bir ateştir ki, âhiret gününde gerçek ateşe dönüşür.

Bunun için Cenâb-ı Hak, dünyalığı tek hedef ve gaye seçen mater­yalist nankörleri geniş rahmetinin gereği olarak uyarmakta ve bu mânevî ateş kalıcı maddî ateşe dönüşmeden onları Cehennemʹin iki safhasıyla tehdît etmektedir:

1- Yürekler üstüne yükselip çıkan tutuşturulmuş bir ateş,

2- Uzun sütunlara bağlı oldukları halde onları çepeçevre kuşatan azap..

Şüphe yok ki, ceza amelin cinsindendir. Onların dünyada kalplerini, yüreklerini her türlü kutsal ve mânevî havadan boş tutup madde ve ma­kam, servet ve şehvet tutkusuyla doldurduklarına karşı Cehennem ateşi­nin uğultu ve dehşeti yüreklerini yerinden oynatacak bir çılgınlıkla yük­selir ve bu manzara onların dünyadaki çılgınlıklarının nasıl elîm bir so­nuç doğurduğunu çok net biçimde gösterir.

Onlar, dünyada iken bütün güven ve ümitlerini madde ve makama da­yadıklarına karşılık da âhirette Cehennem’deki ateşten sütunlara bağlana­caklar ve ateş her taraflarından onları kuşatacaktır. Artık ne bir dost ve yardımcı, ne yandaş ve arkadaş var. Kişinin tek arkadaşı, dünyadan alıp beraberinde taşıdığı inanç, niyet ve ameli olacak..

İki sûre arasındaki münasebet:

Hümeze sûresiyle, maddeyi tek kurtuluş ve mutluluk kaynağı sayan, ömrünü bu uğurda harcayan inkârcı sapıkların, ölmeden önce dönüş yap­madıkları takdirde sonlarının hüsran olacağı, dostlarının da kendilerinden ayrılmayan yakıcı ateş bulunacağı haber verilerek gereken uyarı yapıldı.

Fil Sûresiyle, madde çukurunda insanlığını unutan Ebrehe ve ordusu­nun kutsal Kâbe’yi yakıp yıkmak üzere Yemen’den çıkıp Mekke sınırına gelmeleri konu ediliyor. Sonra da inkâr tuğyanla, zulüm ve tecavüzle birleşip ahlâksızlıkla renklenince İlâhî hükmün inmesinin mukadder olaca­ğına değinilerek Fil sahiplerinin hazîn âkibeti misal veriliyor.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa sonsuz hamd-u senâlar; kutsal Kâbe’yi, Emîn Belde’yi, küfürden nifaktan ve put­tan temizliyerek Tevhîd İnancı’nın sönmeyecek olan meşâlesini yakan Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe salât-ü selâmlar olsun.