TEKÂSÜR SÛRESİ
Müfessirlerin hepsine göre, sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. Ancak Buharî bunun Medine’de indiğine dair bir rivâyet nakletmiştir. İbn Merduye’nin İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, adı geçen şöyle demiştir: «Bu sûre Mekke’de inmiştir. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/478- Tefsîr-i Kurtubî: 20/168)
Allâme Zemahşerî’ye göre, Tekâsür Sûresi Kevser Sûresi’nden sonra inmiştir. (Tefsirü’l-Keşşaf: 4/791)
Birinci âyetinde çokluk kuruntusuyla oyalananlar konu edilmekte ve bu mânaya delâlet eden «tekâsür» sûreye isim olmaktadır.
Âyet sayısı: 8
Kelime »: 36
Harf »: 152 (Nisabûrî/Tefsirü Garâibi’l-Kur’ân: 30/155)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Mal ve evlâdın çokluğunu böbürlenme ve büyüklük taslama kıstası sayan gâfiller uyarılıyor.
2- İnkârcı şaşkınların, nankör gâfillerin gelecekte hakikati kesinkes görecekleri haber veriliyor.
3- Âhiret gününde bunların Cehennemʹi ayan-beyân göreceklerine atıf yapılıyor.
4- Ve o gün, dünyada verilen her nîmetten dolayı kişiden hesap sorulacağı bildiriliyor.
MEÂLİ:
1- Çokluk yarış ve kuruntusu sizi o kadar oyaladı ki.
2- Kabirleri bile ziyaret ettiniz (oradaki ölülerinizi bile saymaya çalıştınız! ).
3- Hayır, (bu hareketiniz ve düşünceniz hiç doğru değildir). İleride (gerçeği) bileceksiniz.
4- Sonra da dikkat edin, (gerçeği elbette) öğreneceksiniz.
5- Hayır, (iş bu kadar da değil) kesin bir bilgiyle (yaptıklarınızın ne kazandırdığını) bir bilseniz (büyük bir pişmanlık duyarsınız ki, duyacaksınız! ).
6- And olsun ki, Cehennemʹi elbette göreceksiniz.
7- Yine de orayı gözlerinizle kesinlikle göreceksiniz!.
8- Sonra da o gün, (size dünyada verilen) nîmetlerden elbette sorulacaksınız!.
İNİŞ SEBEBİ
İbn Ebî Hâtimʹin İbn Büreyde’den yaptığı rivâyete göre: Bu sûre Ensar’dan Benî Hârise ile Benî Hâris kabileleri hakkında inmiştir.
Rivâyete göre: Bu iki kabile mal ve evlât, soy-sop ile böbürlenme ve büyüklük taslama yarışına girerlerdi. Bazan işi o kadar ileri götürürlerdi ki, zaman zaman kabirlere gidip «şu ve şu adamımızın sizde bir benzeri var mıdır? » veya «şu ve şu kabir bizim kabilemizdendir» derken; diğer kabile de kendi adamlarının kabirlerini gösterip sayı ve soy bakımından böbürlenirler ve böylece sonu gelmeyen bir yarış içinde tartışıp dururlardı. (Bilgi için bak: Suyûtî/Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122)
Diğer bir rivâyete göre: Bu sûre, Kureyş’ten Benî Abdimenaf ile Beni Sehm kabileleri hakkında inmiştir. Şöyle ki: Bu iki kabile arasında çok gerilere uzanan bir tartışma sürüp gelmekteydi. İleri gelen söz sâhipleri, hangi kabilenin sayı bakımından daha çok olduğu üzerinde inat ve ısrarla dururdu. Abdimenaf Kabilesi: «Bizler gerek seyyid, gerek aziz kişiler bakımından daha çokuz» derken, diğer kabile de benzeri iddialar ileri sürerek böbürlenme yarışını sürdürürlerdi. Bazan da iddialarını doğrulamak için kabristana gidip kendilerine ait ölüleri sayarlardı. Böylece diri insan bakımından Beni Abdimenaf’ın, ölü bakımından Benî Sehm’in daha çok olduğu anlaşılırdı. (Bilgi için bak: Suyûtî/Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122)
İLGİLİ HADÎSLER
«Âdemoğlu «malım, malım» der durur. Senin malın sadece yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ve tasadduk edip geçtiğindir» (Müslim/zühd: 3- Ahmed: 4/24)
Müslim ise bu hadîsi Süveyd b. Saîd’den şöyle rivâyet etmiştir: «Kul, malım, malım der durur. Ona malından ancak şu üçü vardır:
1- Yiyip tükettiği,
2- Giyip eskittiği,
3- Tasadduk edip geçtiği.. Bundan başkası (elden) gidici ve sâhibi de onu terkedicidir. » (Müslim/zühd: 5)
«Ölen kimseyi üç şey takip eder. Onlardan ikisi geri döner, biri ise onunla beraber kalır. Ev halkı, malı ve ameli onu takip eder. Ev halkıyla malı geri döner, ameli ise onunla kalır. » (Buharî/rikak: 42- Müslim/zühd: 4, 5- Tirmizî/zühd: 46- Nesâî/cenâiz: 52)
«Âdemoğlu yaşlanır gider de iki şey onunla beraber kalır: Hırs ve emel.. » (Müslim/zekât: 115- Tirmizî/zühd: 28, kıyâmet: 22- İbn Mâce/zühd: 27- Ahmed: 2/115, 119)
İmam Ahmed, Ebû Üseyb (R. A. )den şu rivâyeti nakletmiştir:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz geceleyin (evinden) çıkıp bana uğradı ve seslenip beni çağırdı. Dışarı çıkıp Ona katıldım. Sonra Ebû Bekirʹe (R. A. ) uğrayıp onu çağırdı. Sonra da Ömer’e (R. A. ) uğradı ve onu çağırdı. Hep birlikte ensardan birinin, ihata duvarıyla çevrili avlusuna gittiler. Resûlüllâh (A. S. ), avlu sahibine: «Bize bir şeyler yedir! » diye seslendi. O adam da bir salkım hurma getirip Resûlüllahʹın (A. S. ) önüne koydu. Böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile arkadaşları o hurmadan yedikten sonra soğuk su istedi. Ondan da içtikten sonra Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «And olsun ki kıyâmet gününde bu nimetten sorulacaksınız! » Bunun üzerine Hz. Ömer (R. A. ) o hurma salkımını alıp silkti ve hurmalar yere döküldü. Resûlüllahʹa (A. S. ) sordu: «Kıyâmet gününde bundan da mı sorulacağız? » Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Evet, ancak üç şeyden sorulmayacaksınız: Adamın utanç yerini örttüğü bez parçası, açlığını gideren bir parça ekmek ve sıcak-soğuktan korunmak için başını soktuğu bir çukur (odacık). » (Müsned-i Ahmed: 5/81)
Muâz b. Abdillah b. Habîbʹin babasından, onun da amcasından yaptığı rivâyete göre, adı geçen şöyle haber vermiştir: «Bir mecliste bulunuyorduk. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz başı ıslak bir halde çıkageldi. Biz Ona: «Ya Resûlellah! Sizi mutlu ve huzurlu görüyoruz» dedik. O da: «Evet öyle.. » buyurdu. Sonra şunu ilâve etti: «Allahʹtan korkup sakınan kimsenin zengin olmasında bir sakınca yoktur. Allahʹtan korkup (kötülüklerden) sakınan kimse için sağlık zenginlikten hayırlıdır. Mutlu ve huzurlu olmak da (Allah’ın verdiği) nimetlerdendir. » (İbn Mâce/ticarat: 1/35)
«Kıyâmet gününde kuldan ilk olarak nîmetlerden sorulacak ve kendisine: «Bedenini sıhhatli kılmadık mı? Sana soğuk su içirmedik mi? » diye sorulacak. » (Tirmizî/tefsir-i sûre: 102)
«İki nîmet vardır ki insanların çoğu onlar hakkında gaflet edip aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit.. » (Buharî/rikak: 1- Tirmizî/zühd: 1- İbn Mâce/zühd: 15- Dâremî/rikak: 2- Ahmed: 1/258, 344)
ÇOKLUK YARIŞI
«Çokluk yarış ve kuruntusu sizi o kadar oyaladı ki, kabirleri bile ziyaret ettiniz (oradaki ölülerinizi bile saymaya çalıştınız! ).. »
Yaratılıp dünyaya getirilmesinin hikmet ve amacını bilmeyen, Yüce Yaratanʹının çizdiği hayat programından habersiz olan; kitap indirilmesinin ve peygamber gönderilmesinin sebebini idrâk etmeyenlerin kalpleri ve kafaları bütünüyle dünyalığa dönük olur. Amaç ve arzuları mal, makam ve evlât çerçevesi içine sıkışıp kalır.
Konumuzu oluşturan âyetlerle, belirttiğimiz çerçeve içinde sıkışıp kalan Mekkeli müşriklerin o günkü düşünce ve davranışı misal veriliyor ve böylece her çağda o gibilerin bulunabileceğine işâret edilerek, dosdoğru imân edenlerin çokluk yarışına ve kuruntusuna kapılmamaları; aynı zamanda oyalayıcı lüzumsuz şeylerden uzak kalmaları isteniliyor. Çünkü insan bu gibi basit ve iki hayat için gerekli olmayan şeyler için değil, çok yüce amaçlar için yaratılmıştır.
Gerçi insanda fıtratan dünyalıktan yana arzu, istek, hattâ hırs duygusu mevcuttur. Hayata hareket kazandırma ve insanı atâletten uzak bulundurma hikmetine mebni verilen bu duygu Kitap ve Sünnet ile kanalize edilmezse, sahibini eninde-sonunda felâkete sürükler.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu inceliğe işâretle şöyle buyurmuştur:
«Âdemoğlunun bir vadi altını olsa ikinci vâdinin olmasını ister. Ademoğlunun ağzını (veya dünyalığa olan aşırı tutkusunu) ancak toprak doldurur. Dönüş yapıp tevbe edenlerin tevbesini Cenâb-ı Hak kabul eder. » (Müslim/zekât: 116, 119- Tirmizî/menakıb: 32- Ahmed: 5/131, 132-6/55)
KABİRLERİ BAŞKA MAKSATLAR İÇİN ZİYARET ETMEK
Şüphesiz ki ölüm her canlı için mukadder bir kanundur ve değişmesi söz konusu değildir. O halde aynı yolun yolcusu olan insanoğlu kendinden önce ölenlerden ibret ve öğüt alacak değil midir? Her gün aramızdan tanıdık simalardan birkaç tanesinin kaybolması bizi uyarmaya ve kalan ömrümüzü en iyi şekilde değerlendirmemize yeterli misal teşkil etmiyor mu? Aksine bir yol tutanların sonlarının nereye vardığını göremiyecek kadar kör olanların, kalp gözleri kör olarak öleceklerinde ve yine kör olarak kabirlerinden kaldırılacaklarında şüphe mi vardır? Öylelerini, mezbaha duvarının ardında kesilmeye hazır bekletilen koyun sürüsüne benzetmemiz uygun olmaz mı? Sürünün bir ucu kasabın bıçağı altında can verip birbirini izlerken geriye kalanının bu mukadder sonuçtan habersiz ve gâfil bir halde önlerine konulan bir tutam ot üzerinde tokuşup sürtüşmeleri şaşılacak bir olay ve hayretamiz bir manzara değil midir?
İslâm’ın ilk yıllarında Mekkeli müşrikler kabirleri maksat ve anlamı dışında ziyaret eder ve böylece atalarıyla övünüp böbürlenirlerdi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz diğer kötü âdetleri bir bir yıkmaya yöneldiği gibi, bu âdeti de yıkmaya yöneldi. İnen İlâhî âyetlerin ışığı altında bir süre için kabir ziyâretini yasakladı. İlâhî hükümler kademe kademe inip mü’minlerin kalp ve kafalarını aydınlatarak yatışkanlık sağladıktan sonra bu yasak şu hadîsle kaldırıldı ve böylece kabirleri ziyâret asıl amaç ve hikmetine yönelik olarak yeni bir veçhe aldı:
«Ben sizi kabirleri ziyâretten men’etmiş idim. Artık (bundan böyle) kabirleri ziyâret ediniz!.. » (Taberânî/dahayâ: 8)
«Ben sizi kabirleri ziyâretten men’etmiş idim. Şimdi ise Muhammedʹe anasının kabrini ziyâret etmesi için izin verilmiş bulunuyor. Artık siz de kabirleri ziyâret ediniz! » (Tirmizî/cenâiz: 60- Ebû Dâvud/cenâiz: 77, eşribe: 7- Nesâî/cenâiz: 100- İbn Mâce/cenâiz: 47- Ahmed: 1/145, 452- 3/38, 63, 66, 237, 250- 5/350 355 356, 357, 359, 361)
Müslim’in rivâyetinde ilgili hadîs şu lâfızlarla belirtilmiştir:
«Ben sizi kabirleri ziyâretten men’etmiş idim. Artık (bundan böyle) onları ziyâret ediniz. Çünkü bu ziyâret dünyada insanı (aşırı haz ve isteklerden alıkoyan) zühd derecesine eriştirir ve âhireti de hep hatırlatır. » (Müslim/cenâiz: 106, edâhî: 37- Taberânî/dahaya: 8- Ahmed: 3/38)
Kurʹân-ı Kerîm’de lâfız olarak «mekabir» ismi sadece bu sûrede geçmektedir. Manâ ve mefhum olarak birçok yerde anıldığında şüphe yoktur.
O halde kabir ziyâreti konusunda Resûlüllahʹın (A. S. ) sünnetini çok iyi bilmemize gerek vardır. İslâmî ölçülere uymayan bazı mahallî âdetlerin tesiri altında kalıp sünnet dışı ziyarette bulunmak, sevap yerine günah kazandırır. Çünkü İslâmʹa uymayan her âdetin gayr-i İslâmî kaynaklardan sızıp yerleştiğinde şüphe yoktur.
GERÇEĞİ BİLMEK VE KESİN OLARAK ANLAMAK
«Hayır (bu hareketiniz ve düşünceniz hiç doğru değildir. ) İleride (gerçeği) bileceksiniz. Sonra da dikkat edin (gerçeği elbette) öğreneceksiniz. »
Mal ve evlât yarışına girip bir sürü kuruntu peşinde koşan gâfiller uyarılırken ileride gerçeği bilecekleri te’kiden haber veriliyor.
Burada «ileride.. » sözünden murat ve maksat nedir? Ölmeden önce mi, kabir âleminde mi, yoksa âhiret gününde mi? Âyetteki anlatım tarzı bunların hepsine hamledilebilecek bir esnekliktedir. Nitekim müfessirler bu doğrultuda şu yorumları getirmişlerdir:
a) Mücâhid ve Ferra’a göre: İleride bu böbürlenme yarışının elîm sonucunu bileceksiniz ve elbette bunu öğreneceksiniz.
Bunlara göre, âyetteki tekrar, tehdîtten sonra teʹkîd ve tağlîzdir.
b) İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: İleride size inecek olan kabir azabını bileceksiniz demektir. Bu mânayla birinci defa bilmeleri kabirde, ikinci bilmeleri âhirette gerçekleşecektir. Nitekim Zer (veya Zir) b. Hubeyş’in yaptığı rivâyete göre: Hz. Ali (R. A. ) şöyle demiştir: «Biz önceleri kabir azâbı hakkında biraz şüphe içinde bulunuyorduk. Sonra “kellâ sevfe tağlemun…” âyeti inince bu şüphemiz kalktı. » (el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/172)
c) Diğer ilim adamlarına göre: İleride ölüm olayı karşınıza çıkıp görevli melekler ruhunuzu almaya gelince ve bir de sizi kabre koyduklarında gerçeği anlayacaksınız manâsı söz konusudur.
Böylece kabir azâbının hak ve vâcip olduğu İstidlâl edilmiştir.
d) Kabirlerden kaldırılıp haşredildiğiniz zaman ve âhiret gününde cereyan edecek hesap faslında gerçeği bileceksiniz.
e) Dahhak’e göre: Birinci defa «bileceksiniz» sözü kâfirlerle, ikinci defa «bileceksiniz» sözü ise, mü’minlerle ilgilidir.
Diğer bir yorum da şöyledir:
İleride İslâmʹın, sizin böbürlenip yarıştığınız konulardaki hükmünü ve insanın çok yüce amaçlar için yaratıldığını İslâmʹa girenleriniz bileceklerdir. Sonra da Mekke’nin fethinde bu gerçeği anlayacaklardır. Öldükten sonra ise, bu gerçeklere kesin bilgi edinip «ilme’l-yakîn» derecesinde idrâke erişeceklerdir.
Ancak bu yorumlardan (b) maddesinde yer alan İbn Abbas’ın (R. A. ) tefsiri ağırlık kazanmıştır.
CEHENNEM’İ MUTLAKA GÖRECEKLERİ HABER VERİLİYOR
«And olsun ki, Cehennem’i elbette göreceksiniz, yine de orayı gözlerinizle kesinlikle göreceksiniz. »
Bu âyetle yalnız gâfil müşrikler, inkârcı nankörler, maddeci şaşkınlar mı tehdît ediliyor, yoksa müʹmin, kâfir bütün insanlar mı uyarılıyor? Her iki yorum da bu anlatımın kapsamına girmektedir. Siyak ve sibakı dikkate alanlar, kâfirlerle ilgili bulunduğunu belirtmişlerse de sûrenin son âyeti olan «Sonra da o gün (size dünyada verilen) nîmetlerden elbette sorulacaksınız» cümlesi ikinci yorumu kuvvetlendirmekte ve bu mücmelin şu âyetle açıklandığını ilhâm etmektedir: «Hem sizden hiçbir kimse yoktur ki Cehennem’e uğramış olmasın. Bu Rabbinin yanında kesin hükme bağlanmıştır. » (Meryem Sûresi: 71)
Öyle ki, mü’minler Cennetʹe girmek için mutlaka Cehennem üzerine kurulu Sırat’ı geçmeleri gerekecek ve cehennemlik olanlar da ancak bu köprü üzerinden ateşe atılacaklardır. Böylece âhiret gününde Cehennemʹi ayan-beyân görmeyen kalmayacaktır.
Bu anlatımla, inkârcılara nasıl yaşlılık ve ölüm denilen İlâhî kanunu ibtal etme imkânları yoksa, Cehennem denilen azap yerini de ortadan kaldırma kudret ve imkânlarının bulunamayacağı ihtâr edilerek ölmeden önce bu gerçeğe inanmalarının lüzumu ve faydası anlatılıyor. İlâhî proğrama uyup ona göre iki hayatı düzenlemenin tek kurtuluş çaresi olduğu dolaylı şekilde bildiriliyor.
Diğer yandan imân edenlere de sözü edilen gerçeği hep göz önünde bulundurmaları ve ona göre her gün biraz daha sâlih amelleri çoğaltıp Allah’a yakınlık sağlamaları ilham ediliyor.
İNSANA VERİLEN HER NÎMETİN HESABI SORULACAKTIR
«Sonra da o gün, (size dünyada verilen) nîmetlerden elbette sorulacaksınız!. »
Şüphesiz insanın zevk aldığı, ferahlık duyduğu, İştiha ile yöneldiği o kadar çok nîmet var ki, onları saymak bile bir bakıma mümkün değildir. Ancak insan olarak yaratılmamız ve İslâm nîmetine muvaffak kılınmamız, sâlih amellerde bulunmamız, beden ve ruh sağlığıyla günlük hayatımızı sürdürmemiz bu nîmetlerin başında gelir. Zira «Allah kimin hakkında hayır (iyilik) murad ederse, onu dinde fakîh kılar (bilgili ve anlayışlı düzeye gelmeye muvaffak eyler). » (Buharî/ilim: 10, humus: 7, i’tisam: 10- Müslim/imaret: 175, zekât: 98, 100- Tirmizî/İlim: 4, mukaddeme: 17- Dâremî/mukaddeme: 24, rikak: 1- Taberânî/kader: 8- Ahmed: 1/206- 2/234- 4/92, 93, 95, 97, 98, 99, 101)
Şüphesiz bu İlâhî tevfikin tecelli edip kulu dinde bilgili ve anlayışlı olma düzeyine getirmesi en hayırlı nîmetlerden biridir.
Sonra da yeryüzüyle gökteki nîmetlerin insana baş eğdirilmesi; kaynakların önceden hazırlanıp istifade edilir düzeye getirilmesi de insan hayatıyla içiçe olan nimetlerdendir. Herkes bulunduğu ortam ve şartlara, taşıdığı yeteneklere göre bu nîmetlerden az veya çok yararlanmaktadır. Gerçek bu olunca, her nîmetin nasıl hazırlandığını, bu hususta ne gibi şeylerin hizmete sevkedildiğini düşünmek ve her nîmete böyle bir idrâk uyanıklığıyla yaklaşıp meşru ölçüler çerçevesinde ondan istifade etmeği prensip edinmek farzdır. Zira yararlandığımız her nîmetten mutlaka sorulup hesap vermek zorunda olacağımız kesindir.
Kişi kendini böyle bir imân ve irfan çizgisinde tutmakla başarılı olursa, üç ayrı iyilik ve fazîlet işlemiş olur:
1- Kalbinde oluşturduğu iç disiplinle kendi hakkına razı olup başkasının hakkına el uzatmaktan geri kalır, yani kendine hâkim olup meşrû sınırları gözetir. Böylece dürüstlük doğrultusunda örnek alınacak, misal teşkil edilecek nezîh bir ömür geçirir.
2- Ev halkına, çocuklarına ve yakın çevresine helâl lokmanın, şükrü yerine getirilen nîmetin insana yakışan hasletlerden olduğunu söz ve davranışlarıyla gösterir ve onlara en güzel ahlâkî mîrası bırakmış olur.
3- İnsan haklarına saygılı olmanın, hakları korumanın, güvenilir bir toplum oluşturmanın en sağlam adımını atmış olur. O sebeple de toplum bünyesinde yer alan kişilerden birbirini sevip sayan bir cemaat meydana çıkmış olur.
Doğunun halk filozofu Şeyh Sâdi bu inceliği ve fazîleti dile getirirken diyor ki:
«Bulut, rüzgâr, güneş, ay ve felek hepsi iştedir. Hepsi de elele verip senin eline bir parça ekmek vermeğe çalışmaktadır. Artık o ekmeği gaflet içinde yemen insaf ve izânın şartına uymaz. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz mü’minleri böylesine kadirbilirlik düzeyinde tutmak; nankörlük ve gafletten uzak bulundurmak üzere şu çok anlamlı hadîsini beyân buyurmuştur:
«Kim kendi evinde ve yurdunda güvende, bedeni sağlık ve âfiyette olur ve günlük azığı da yanında bulunursa, dünya bütünüyle ona ayrılıp verilmiş gibi olur. » (Tirmizî/zühd: 34- İbn Mâce/zühd: 9)
Mevcut ile yetinip rızkını helâl yoldan sağlayan ve her lokmadan sorulacağına inanarak kendisine verilen nîmetin şükrünü kalben, lisanen, bedenen ve malen yerine getiren kimse, kendini hesap gününe hazırlamış olur. Şüphesiz kişi kendini böyle bir fazîlet ve sorumluluk çizgisinde tutunca, aile ve toplumun huzur ve güven unsuru haline gelir.
İki sûre arasındaki münasebet:
Tekâsür sûresiyle, cahiliyet devrine ait böbürlenme ve mal ile evlâdın çokluğuyla yarışma konusu üzerinde duruldu. Sonra da kula verilen her nîmet hususunda Cenâb-ı Hakkʹın soracağına dikkat çekilerek sûre noktalandı.
Asr Sûresiyle, kendini böylesine fazîlet yansıtan şükür düzeyine getirmeyen insanların mutlak anlamda zararda oldukları bildiriliyor ve uhrevî zarar ve onun neticesi olan elîm azâptan kurtulmanın yolları gösterilerek aydınlatıcı ve yönlendirici bilgi veriliyor.
Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a; salât-ü selâm peygamberlerin hâtemi Hz. Muhammedʹe (A. S. ) ve Onun âl ve eshabına olsun.