MEÂLİ:
91- Andlaşma-sözleşme yaptığınızda Allahʹa karşı sözünüzü yerine getirin. Sağlama bağladıktan sonra yeminlerinizi bozmayın; (nasıl bozarsınız ki) Allahʹı kendinize kefil kılmışsınızdır. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir.
92- İpliğini iyice büküp sağlamlaştırdıktan sonra onu bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmet diğer bir ümmetten daha çoktur, diye aranızdaki yeminleri bozup (dolaylı, hileli hareket etmeyin). Allah bununla sizi ancak denemektedir ve Kıyâmet günü de mutlaka ihtilâfa düştüğünüz şeyi size bir bir açıklayacaktır.
93- Allah dileseydi sizi bir tek ümmet kılardı. Ama O, dilediği kimseyi saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Ve elbette yaptıklarınızdan sorulacaksınız.
94- Yeminlerinizi aranızda dolaylı-hileli yoldan bozmayın. Sonra sağlamca basmakta olan ayak kayabilir de Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle azâbı tadarsınız ve sizin için (o takdirde âhirette) büyük bir azâp vardır.
95- Allah adına verdiğiniz sözü, yaptığınız andlaşmayı az bir pahaya değiştirmeyin. Eğer bilirseniz, Allah yanında olan sizin için daha hayırlıdır.
96- Sizin yanınızdaki şeyler tükenir. Allah yanındaki ise sonsuzdur (sınırsızdır) tükenmez. Biz elbette sabredenleri, yapageldikleri şeyden daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.
İNİŞ SEBEBİ
Peygamber (A. S. ) Efendimize, Allah adına bey’at edenler hakkında inmiştir.
Diğer bir rivâyete göre: Cahiliye devrinde yapılan yeminlere bile bağlı kalınmasının gereği bildirilerek yukarıdaki âyetler indirilmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 10/169)
İLGİLİ HADÎSLER
«İslâmʹda birbirine yardım etmek üzere andlaşma yoktur. Cahiliye devrinde yapılan bu tür andlaşmalara İslâmiyet ancak güç katar. » (Müslim/fezâil: 204, 206- Ebû Dâvud/ferâiz: 17- Buharî/kefalet: 2, edeb: 67- Tirmizî/siyer: 29- Dâremî/siyer: 80- Ahmed: 1/170, 317- 2/180, 205, 207, 213, 215- 3/162, 281- 4/83 - 5/61)
Çünkü İslâm, yardımlaşmayı ilâhî bir emir olarak ortaya koymuştur. Ayrıca bu hususta andlaşmaya gerek kalmamıştır. «Zâlim olsun, mazlûm olsun (din) kardeşine yardım et! » (Buharî/mezalim: 4, ikrah: 7- Tirmizî/fiten: 68- Dâremî/rikak: 40- Ahmed: 3/99, 201) meâlindeki hadîs bu cümledendir.
«Şüphesiz ki ahdini (verdiği sözü, yaptığı andlaşma ve anlaşmayı) bozan kimse için kıyâmet gününde bir bayrak dikilir ki, bu falân oğlu filânın ahdini bozmasıdır, denilir. » (Ahmed: 5/223, 224, 437 - İbn Mâce/diyat: 33)
ANDLAŞMA VE SÖZLEŞMELERE BAĞLI KALMAK
«Andlaşma, sözleşme yaptığınızda Allahʹa karşı sözünüzü yerine getirin. Sağlama bağladıktan sonra yeminlerinizi bozmayın. »
Andlaşma ve anlaşmaları ilim adamlarımız dört grupta toplamışlardır:
1- İnsanın Allahʹa verdiği sözdür. Bu, Kelime-i Şehadeti getirip imân ve islâmın şartlarına bağlı kalacağına dair verdiği sözdür ki, Allah adıyla pekiştirilmiştir. Aynı zamanda İslâm’ı bir bütün olarak benimseyip bütün esaslarına sadık kalacağını da zımnen kabul etmiş ve ruhlar âleminde ruhunun «elestü» hitabına verdiği cevabı tekidde bulunmuştur. Hilâfına hareket hem büyük günahtır, hem de elim bir azâbı gerektirir.
2- Hz. Muhammedʹi (A. S. ) Allah adına peygamber kabul edip ona uyacağımıza dair yine iki şehadet kelimesiyle verdiğimiz söz ve yaptığımız zımnî ahittir. O halde verdiği bu sözünün ve zımnî ahdinin hilâfına hareket eden kimse, ahde vefasızlığın kötü örneğini ortaya koymuş olacağından hem büyük günah işlemiş olur, hem de dönüş yapmadığı takdirde âhirette cezalandırılır.
3- İnsanların kendi aralarında Allah adına yaptıkları andlaşma ve sözleşmelerdir. Ortada şerʹî bir sakınca olmadığı takdirde, müslüman andlaşma ve sözleşmeyi bozmaz. Karşı taraf bozmadıkça müslüman ona hep sadık kalır.
Ne yazık ki, Kur’ân kültürü almayan birçok kimseler, başkalarını aldatmayı gözaçıklık saymakta ve yaptığı sözleşmeleri dolaylı yoldan bozup kendi çıkarından yana neticeler elde etmeyi bir beceri ve zekâ işi olarak görmektedir. Toplumun birçok kademe ve kesimlerinde buna benzer hazin manzaralara hemen her gün rastlamak mümkün.
4- Günümüzde noterde yapılan sözleşmelerdir. Bunlarda her ne kadar Allah adına verilen bir söz yoksa da, müslümanın her sözleşmede inancı gereği Allah adına söz verdiği manası ortaya çıkar. O bakımdan bu tür sözleşmeleri de karşı taraf bozmadıkça müslüman kesinlikle bozmaz. Çünkü bu da diğerleri gibi, onu büyük günahlara düşürür ve toplum yapısında kötü örnekler doğurur. En azından İslâm kardeşliğini zedeler ve müslümanlar arasında güvensizliğe neden olur.
Görüldüğü gibi, andlaşma ve sözleşmelerin bu dört bölümü birbirini tamamlamakta ve pekiştirmektedir. Özel mukavele ve sözleşmeler de bu dördüncü gruba girer. O bakımdan Allah’a dosdoğru imân edenlerin andlaşma ve sözleşme konularında çok dikkatli olmaları üzerinde durulmuş ve ilgili âyetle müʹminler uyarılmıştır.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize henüz risâlet görevi verilmeden önceki yıllarda, Kureyş kabilesinin ileri gelenleri, Abdullah b. Cüdʹânʹın evinde toplanarak şöyle bir andlaşma yapmışlardı: Mekkeʹde gerek yerli, gerek yabancılardan kim zulme uğrarsa, onun hakkını alıncaya kadar onunla birlikte olacaklarını ve böylece haksızlığı önleyeceklerini yeminle pekiştirip neticeye bağlamışlardı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de bu andlaşma toplantısında hazır bulunduğunu belirterek şöyle buyurmuştur: «And olsun ki, Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde bir andlaşmaya şâhit oldum ki, o bana kızıl tüylü develerden daha sevimli geldi. Bugün İslâmʹda bile böyle bir andlaşmaya davet edilsem, herhalde icabet ederim! »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu sözleriyle, zulme karşı çıkıp mazlumu koruma babında atılan her adımın, konuşulan her sözün ve yapılan her andlaşmanın Allah yanındaki önemine işâret ediyor. Yoksa İslâmiyet bütün esas ve prensipleriyle insan haklarını koruyup teminat altına almış ve her yerde mazlumdan yana olmayı emretmiştir. Emr-i bi’l-maʹruf, nehy-i âni’l-münkerin anlamı budur.
Arap tarihinde yukarıda sözünü ettiğimiz andlaşmaya «Hilfü’l-fuzûl (veya fudûl)» denilmiştir. Çünkü andlaşmaya katılanlar arasında birkaç tane Fazıl adında kimseler bulunuyordu. Türkçesi «Fazıllar andlaşması» demektir (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 10/169- Siyer-i İbn İshak)
NEFİS BİR BENZETME
«İpliğini iyice büküp sağlamlaştırdıktan sonra onu bozan kadın gibi olmayın. »
İpliğini eğirip bükerek sağlamlaştırdıktan sonra onu çözüp bozan kadına ancak acınır. Yaptığı andlaşma ve sözleşmeyi ciddi ve haklı bir sebep yokken bozan kimsenin de durumu, böylesine bönce hareket eden o kadına benzer. Şayet kadın bu işi bir ücret karşılığında veya önemli bir ihtiyacı karşılama babında yapıyorsa, her iki durumda da kendisine güvenilmez ve artık böyle bir iş öylesine pek verilmek istenmez. Çünkü güvenini bozmuş, karşısındakini lüzumsuz yere oyalayıp bekletmiştir.
Yapılan andlaşmaya, kişi zayıf durumda iken bağlı kalır, güçlenince onu bozarsa, bu hal ülkeler arasında cereyan ediyorsa, andlaşmayı bozan ülkenin itibarını sarsar ve önemli konularda yalnızlığa itilmeğe mahkûm olabilir. Toplum bünyesindeki politik düzeyde ise, partiler arasında gerginliği ve sürtüşmeyi arttırır. Kabileler arasında ise, düşmanlığa sebep olur. Aileler arasında ise, mahallede kin ve nefret havasını doğurur.
Cahiliye devrinde kavim ve kabilelerin çoğu ahde vefa etmez, yaptıkları andlaşma ve sözleşmeleri -menfaatları söz konusu olunca- fütursuzca bozarlardı. Medine çevresindeki Benî Kurayza ve Benî Nadîr yahudileri de Hz. Muhammed’le (A. S. ) yaptıkları anlaşma ve sözleşmeleri gizlice bozup Mekke müşrikleriyle İslâm aleyhine birtakım kararlar almışlardı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Medine ve çevresinin güven ve huzurunu devamlı tehdit edip bozan bu dönek ve kaypak kabileleri Medine’den sürmekten başka çare bulamadı ve böylece İslâmʹın ilk şehir devletini kurduğu bu önemli merkezi parazitlerden temizledi.
Cahiliye devrinde bu gibi dönekliklerin hiç bir sınırı ve ölçüsü yoktu. O bakımdan Yarımadaʹda ne huzur, ne de sükûn kalmıştı. Güvensizlik insanların ruhuna işlemiş, mal ve can emniyeti bütünüyle yok olmuştu.
Kurʹân-ı Kerîm bütün o kötü âdetleri, ahlâk dışı davranışları kökünden temizleyip attı, yerine milletleri aydınlatıp gerçek medeniyete kavuşturacak hükümleri koydu. Böylece çeyrek asır geçmeden o vahşi ve kan dökücü olan Araplar dünyanın en medeni insanları olarak sahneye çıktılar; diğer kavim ve milletlere ilim ve medeniyetin ışığını tutup karanlık bölgeleri aydınlattılar.
Özellikle dört halîfe döneminde müslümanlar ilim, ahlâk ve medeniyeti baş tacı edinerek diğer milletlerin kendilerine gıptayla bakmalarını sağladılar. Birçok kaleleri, aşılmaz sanılan yerleri silâh ile değil, yüksek ahlâk, ilim, edep, terbiye, nezaket, hakseverlik, ahde vefa ile fethettiler.
DİLESEYDİ, BÜTÜN İNSANLARI BİR TEK ÜMMET YAPARDI
«Allah dileseydi sizi bir tek ümmet kılardı.. »
Bu anlamdaki âyetler Kurʹânʹın birkaç yerinde geçer. Hem yer aldığı konuya göre değişik bir hüküm ifade etmesi, hem kafalarda beliren soruları cevaplaması, hem de hafızalarda derin iz bırakması bakımından tekrarlanmasına gerek görülmüştür. Zira Cenâb-ı Hak çok üstün, çok kudretli ve mutlak hikmet sahibidir.
Bütün insanlar bir tek ümmet kılınsaydı ne olurdu? Cenâb-ı Hak böyle yapmayı neden dilemedi? Bunun cevabını Kur’ân üç kapalı ve anlamlı şekilde belirtir. Onların ışığında konunun hikmetini şöyle sıralayabiliriz:
a) Dinî araştırmalar olmaz, İlmî çalışmalara birçok konularda gerek duyulmazdı.
b) Böylece ilim, teknik ve medeniyet gelişme imkân ve ortamı bulamazdı.
c) İnsanda mücadele ruhu, imân aksiyonu dumura uğrar, atalet devam ederdi.
d) Dünyaya gelişimiz bir bakıma anlamsız ve hikmetsiz kalır; kimin ne olduğu, içinde taşıdığı madenin, ruhundaki cevherin kaç kırat olduğu kapalı kalıp bilinmezdi.
e) Nîmetlerin çoğu külfetsiz olur; cehennem, hesap, terazi, sırat ve benzeri yönlendirici esaslar bir bakıma gereksiz kalırdı.
İlgili âyetin son kısmında Cenâb-ı Hak bu sıraladıklarımızı bir cümlede özetleyerek şöyle bilgi veriyor: «Ama O, dilediği kimseyi saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Ve elbette yaptıklarınızdan sorulacaksınız. )»
Bu ve benzeri sebepler ve ezelde insan hayatından yana hazırlanan plân nedeniyle, insanların bir tek ümmet haline getirilmesinin hikmete ters düştüğü ortaya çıkıyor. O bakımdan İlâhî irâde o yönde tecelli etmemiştir. Çünkü ezelî plâna göre, Cenâb-ı Hak, insanları hem hayvanî, hem de melekî sıfatlarla donatıp onu zıtların sürtüşüp çarpıştığı bir âleme getirir ve böylece ardı-arkası gelmeyen çetin bir mücadele ve mücahede ortamına sokar.
O sebeple Cenâb-ı Hak, kendisiyle insanlar arasına bir sınır koymuştur. Doğru yola iletmeği birtakım şartlara bağlamıştır. Öyle ki, insanlar mevcut imkân ve yeteneklerini kullanıp konulan çizgiye, diğer bir deyimle sınıra yaklaşmadıkça İlâhî hidâyet tecelli etmez. Ancak bunun birtakım istisnaları olabilir ki biz ona «Allahʹın özel tecellisi» diyebiliriz.
Böylece Cenâb-ı Hak, her insanı bu sınıra çağırırken ona yardımcı, aynı zamanda yol gösterici imkânlar da verdi. Sonra da birtakım uyarıcı, yönlendirici sınavlarla karşı karşıya getirdi.
Bu ortamdan yararlanmak için aklını, idrâkini kullanarak kendini çizilen sınıra getirenlere, Cenâb-ı Hak dilediği takdirde hidâyet kapısını açar, yani onu doğru yola iletir. Bunun aksine kendini inkâr, tuğyan ve ahlâksızlık karanlığına itip İlâhî çağrıya kalp ve kafasını kapalı tutanları, belirtilen sınıra gelmedikleri için sapıklıklarıyla başbaşa bırakır.
Görüldüğü gibi, Allah hiçbir sınır ve şart koymadan dilediğini saptırmaz, dilediğini de doğru yola eriştirmez. O bakımdan ilgili âyeti okurken, konuyla alâkalı diğer bütün âyet ve hadîsleri bilmeğe ve hepsini de biraraya getirip öylece hüküm çıkarmaya ihtiyaç vardır. Aksi halde çok yanlış mana ve hükümler ortaya çıkar ve Allah’ın neleri irâde ettiği anlaşılmaz olur.
O bakımdan konumuzu oluşturan âyette: «Ama O, dilediği kimseyi saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.. » buyurularak iyice düşünüp gerçeği anlamamız istenmektedir.
Mana ve hüküm bu olunca, her kişi izlediği hayat yolunda işlediklerinden sorumlu tutuluyor. Ergenlik çağından kabre kadar bu sorumluluk nedenleri sürüp gidiyor. Cennet ile Cehennemʹin de böylece anlam ve hikmeti ortaya çıkmış oluyor.
Kurʹânʹda bu önemli konu da özetlenerek deniliyor ki: «Ve elbette yaptıklarınızdan sorulacaksınız. »
KUR’ÂN-I KERÎM’DE ASHAB-I KİRAMA SESLENİLİYOR
«Yeminlerinizi aranızda dolaylı, hileli yoldan bozmayın. Sonra sağlamca basamakta olan ayak kayabilir ve Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle azâbı tadarsınız.. »
Küfürden imâna, putperestlikten tek Allah inancına, mihnetten selâmete, ezilmekten saygınlığa, küçümsenmekten şeref ve itibara, basit kabile hayatından huzurlu, güvenli, itibarlı devlet hayatına yükselen Ashab-ı Kirâm’a Kur’ân sesleniyor: «Yeminlerinizi aranızda dolaylı, hileli yoldan bozmayın. Sonra sağlamca basamakta olan ayak kayabilir.. » Aynı zamanda bu sesleniş ve uyarı, ikinci kademede bütün müʹminleredir. İslâmiyette gelişip ayakları imân temeli üzerinde sağlam bir basamağa basanların, Allahʹa verdikleri söze bağlı kalmaları, İslâm ve imân nîmetini bütün nimetlerin üstünde tutmaları gerekir. Aksine bir tutum, ayakların kayıp imân basamağından küfür bataklığına düşmeyi sonuçlandırabilir.
İslâm’ın ruhları serinletip geliştiren atmosferinde doğup ezan sesleriyle büyüyen bir kimsenin, Allahʹın dâvet ettiği imkân ve irâde sınırına yaklaşmaması çok hazindir. Aldığı bozuk ve gayr-i İslâmî bir eğitimle dinî ahlâktan kopmakla kalmayıp başkalarını da Allah yolundan alıkoymaya çalışan inkârcı maddecilere karşı çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü onların yapacağı tahribatı düşman bir millet yapamaz.
O nedenle Kur’ân bu sakıncalı yoldan yürüyüp, doğru yolda yürüyenlere engel olmak isteyen kişilere, ileride elim bir azabı tadacaklarını, büyük bir cezanın hazırlandığını haber vererek, İlâhî rahmet ve gufran gereği öylelerini uyarıyor.
ANDLAŞMALAR, SÖZLEŞMELER, YEMİNLER
Kur’ân toplum yapısında yer alan fertleri güven, huzur, ahde vefa ve doğruluk düzeyinde biraraya getirip kaynaştırmak, barıştırıp birleştirmek için andlaşma ve yemin konusuna tekrar dönüyor. Allahʹın bu husustaki mesajını şu meâl ve açıklamayla insanlara duyuruyor: Sizi bir tek ümmet yapmadık ama bağlı bulunduğunuz topluma, örnek davranışlarla renk ve mâna katmanızı, haklara, hürriyetlere saygılı olmanızı; diğer toplum ve milletlerle olan andlaşma ve sözleşmelerde hileli yollara başvurmamanızı, İslâm’ın getirdiği güven havasını kirletmemenizi emrediyoruz. Çünkü dünya milletleri de ancak belirtilen hususlara saygılı oldukları sürece rahat yaşama şansına erişebiliyorlar; aynı zamanda itibarlı, şerefli bir millet olma hüviyetlerini koruyabiliyorlar. Oysa İslâm milleti onlarla mukayese edilemiyecek bir düzeyde bulunuyor. Öyle ki, hep güven ve huzur telkin eden, sözünde duran, ahde vefasızlık damgasından uzak kalan bir toplum modeli arandığında, mutlaka karşılarına müslüman cemaati çıkmalıdır.
İnandığımız, samimiyet ve yeteneğine güvendiğimiz lidere de verdiğimiz sözden -zorunlu bir sebep ortaya çıkmadıkça veya meşru bir mazeret söz konusu olmadıkça- dönmemeliyiz. Zira Kurʹân’ın aynı konuya az farklı bir anlatımla yeniden dönmesi, gereksiz bir tekrar değil, birincide mutlak anlamda andlaşma ve sözleşmelere bağlı kalınmayı emrederken, İkincide aynı konuyu hususlandırıp daha çok Peygamberʹe (A. S. ) beyʹat edenlerin ayaklarını sağlam bir zemine basıp hayat dengesini kurabildiklerine temasla bey’at şartlarına bağlı kalmaları tavsiye ediliyor. Aksine bir anlayış ve tutumun onları yükseldikleri o şerefli, itibarlı ve güvenli makamdan alaşağı edeceği ve zilletten zillete uğratacağı belirtilerek İlâhî uyarı hatırlatılıyor.
Böylece Cenâb-ı Hak, Allahʹa ve Peygamberine verilen sözde sebat etmeleri için önce Ashab-ı Kirâm’a, sonra da bütün mü’minlere genel anlamda emretmektedir. Bilindiği gibi buradaki emir, vücubu gerektirir.
TÜKENEN VE TÜKENMEYEN NÎMETLER
İnsanlardan yana hazırlanan İlâhî nîmetler sayılmayacak kadar çoksa da, onları genel anlamda dört grupta toplamışlardır:
1- Tükenen nîmetler,
2- Tükenmiyen nîmetler,
3- Hayra, rahmete ve ebedî saadete kapı açan nîmetler,
4- Şerre, ahlâksızlığa ve sonu gelen veya gelmiyen azâplara neden olan nîmetler..
Dünya nimetleri tükenmeğe mahkûmdur. Ancak nîmeti elinde bulunduran kimsenin taşıdığı niyet, sarfettiği cihet, arzuladığı amaç söz konusudur. Tükenen bu nîmetlerden geriye, iyi veya kötü niyetler; faydalı ve zararlı işler ve çığırlar; günah ve sevaba delâlet eden ameller kalır.
Âhiret nimetleri baştan sonuna kadar tükenmez özelliktedirler. Koparılan bir meyvanın yerinde hemen yenisi biter, kullanılan bir nîmetin arkası kesilmez. Hepsi de insana huzur, güven, mutluluk ve neşe verir.
O halde dünya nimetleri kazanıldığı ve harcandığı niyet ve amaç doğrultusunda ya tükenmez bir saadete kapı açar, ya da tükenir veya tükenmez bir azaba neden olur.
Bunun için Kurʹân’da, sayısını tesbit edemediğimiz nimetlerin sergilendiği dünya hayatında bu göz ve gönül alıcı, fakat geçici nimetlerin, cazibesine kapılıp; tükenmiyecek ve mutlak mutluluk ve sevinci beraberinde getirecek sonsuz nimetlere tercîh edilmemesi, yani geçici nimetleri ilâhî hoşnutluk hilâfına harcayıp ebedî nimetlerin kaybolmasına sebep kılınmaması tenbîh edilerek şöyle buyuruluyor: «Sizin yanınızdaki şeyler tükenir. Allah yanındaki ise sonsuzdur (sınırsızdır) tükenmez.. »
NİMETE KARŞI DA SABIRLI OLMAK
«Biz elbette sabredenleri, yapageldikleri şeyden daha güzeliyle mükâfatlandıracağız. »
Dünya nimetlerinin cazibesine kapılıp önce sabrı, sonra da imân ve irfanı elden bırakan birçok zavallılar vardır. Onlar aracı amaç edinenlerdir ki, asıl amaçtan uzaklaşmışlardır. Oysa dünya nimetlerinin hemen hepsi şu iki maksada yönelik bir hikmete göre hazırlanmıştır:
a) Hayatı meşru sınırlar içinde, meşru ihtiyaçlarını karşılayarak devam ettirmek,
b) Hayatın anlam ve hikmetini öğrenmek sûretiyle mevcut nimetleri Allah’ın rızası doğrultusunda iyilikten, sonsuz saadetten, rahmet ve inâyetten yana sarfetmek..
İşte nimetleri bu iki gayenin gerçekleşmesi için harcayabilmenin plân ve proğramını Allah’ın kitabından, Peygamber (A. S. ) Efendimizin sünnetinden öğrenmemiz gerekir. Şüphesiz ki bu kültür önce sağlam bir imân, köklü sabır ve gelişmiş irfanı doğurur. Aynı zamanda hayatın hikmet ve felsefesini, verilen nimetlerin gayesini öğretir.
Böylece kişinin iç yapısında bir sehpa misali, imân, sabır ve irfan ayakları oluşunca, hilkatin gerçek yönü tezahür eder. Bu durumda artık insan malın bekçisi, onun kölesi ve kurbanı değil, mal insanın bekçisi, hizmetçisi ve amaca erişmesinin aracı olur.
O nedenle Cenâb-ı Hak ilgili âyetle, «Biz elbette sabredenleri yapageldikleri şeyden daha güzeliyle mükâfatlandırırız. » buyuruyor.
Denilebilir ki, Kur’ân burada sadece «sabır» kavramına dikkatleri çekmiştir. İmân ve irfandan ise, söz etmemiştir. Yukarıda yapılan yorum isabetli midir? Hemen cevap verelim ki, Kur’ân «sabredenler» tabirini kullanırken imânın esas, irfanın tamamlayıcı eleman olduğuna mutlak surette işâret ediyor. Çünkü uhrevî mükâfatlar ancak imân temeli üzerinde filizlenip gelişen amellere karşılık olarak hazırlanmıştır. O halde imân, sabır ve irfandan kaynaklanan her amel, âhirette çok daha güzeliyle karşılık görecek ve Allahʹın insanlardan çok daha âdil, merhametli ve cömert olduğu bir defa daha gösterilecektir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, altı önemli prensibin tabii ürünleri olan birtakım haklara saygılı olmaktan ve bağlı kalınıp güveni ayakta tutmaktan söz edildi. İlâhî hidâyetin, ancak kendini ona lâyık sınıra getirebilenlere nasip olacağı belirtildi. Sonra da andlaşma, sözleşme ve yeminin önemi üzerinde durularak mü’minler aydınlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, yaratılış ve hayatın hikmetini anlayıp dünya hayatını ona göre düzenleyenlerin, erkek ve kadın tefrik edilmeksizin İlâhî iltifata eriştirilecekleri ve çok hoş bir hayat yaşatılacakları haber veriliyor.
Arkasından insana bu kültür ve irfanı veren Kur’ân’ı okurken, koğulmuş, rahmetten uzaklaştırılmış şeytandan Allah’a sığınmamız emrediliyor. Zira Kur’ân’ın her âyet ve cümlesi büyük bir dikkat istiyor. Onları okurken kafa ve kalbimizi her çeşit şüphe ve vesveseden arındırmamızın lüzumuna işâret edilerek, kendini bu düzeye getiren müʹmin kişiler üzerinde şeytanın bir sultası olamıyacağına dikkatler çekiliyor.