MEÂLİ:
6- Dediler ki: «Ey o kendisine zikir (Kitap) indirildiğini (iddia edip duran) kişi! doğrusu sen delisin.
7- Eğer doğrulardan isen bize melekleri getirsene!. »
8- Melekleri ancak hak(a dayalı bir hikmet) ile indiririz ve o zaman da (inkârcılara) mühlet verilmez, göz açtırılmaz.
9- Şüphesiz ki Kurʹânʹı biz indirdik ve elbette biz onun koruyucularıyızdır.
10- And olsun ki, senden önceki topluluklara kendilerinden (uyarıcı peygamberler) göndermişizdir.
11- Ne var ki onlara ne kadar bir peygamber geldiyse, mutlaka onu alaya aldılar.
12- Bunun gibi onu (sapıklık, inkâr, alay ve şirki) suçlu günahkârların kalplerine sokarız (öncekilerin kalplerine soktuğumuz gibi).
13- Kur’ânʹa inanmazlar. Halbuki öncekilerin (bu yüzden başlarına) bir sünnet (İlâhî hüküm) de gelip geçmiştir, (misâli vardır).
14- 15- Kendilerine gökten bir kapı açsak, onlar da yukarı yükselip çıksalar yine de diyecekler ki, gözlerimize perde kapanmış, belki de biz büyülenmiş bir milletiz.
PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZE DELİ DİYENLER
«Dediler ki: Ey o kendisine zikir (kitap) indirildiğini (iddia edip duran) kişi! Doğrusu sen delisin. »
Vahiy indiğinde yüce ruh olan Melek Cebrâil’in lâhutî havasından ve Levh-i Mahfuz’dan indirilen İlâhî kelâmın kutsal nûrundan etkilenen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin mübarek ruhu kendine has bir vecd hali geçirir ve bu Onun bedeninde bir sarsıntı meydana getirirdi. O yüzden mübarek çehresinde çok hafif bir sararma ve terleme, sonra da tam edep ölçüleri içinde vahyin neticesini alma duyarlığı kendini hissettirirdi.
Onun bu müstesna halini gören, ya da duyan cahil putperestler, kutsî âlemden inen söz ile onu getiren meleğin ne olduğunu, ruh üzerinde nasıl bir tesir meydana getirdiğini bilmedikleri ve esasen Hz. Muhammedʹe (A. S. ) karşı aşırı bir kin ve düşmanlık besledikleri için, bunu delilik alâmeti sayarak Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e deli damgası vurmaya çalışırlardı.
Aynı iftirayı batılı tarihçilerden bir kısmının ve kiliseye mensup bazı garazkâr, sözde ilim adamlarının da yıllarca dillerine dolayıp etrafa yaymaya çalıştıkları herkesin malûmudur. Ancak onlardan ilme ve tarihî gerçeklere saygılı olan birkaç ilim adamı ise meseleye objektif açıdan yaklaşarak, «aklî dengesi yerinde olmayan bir kişinin bu kadar mükemmel, mükemmelin de ötesinde bir özellik taşıyan Kur’ânʹı hazırlaması mümkün değildir. Yaptığı emsalsiz büyük inkılâp ise, Onun büyüklüğüne, üstün zekâsına ve sınırsız yeteneğine kâfi delildir, » demek suretiyle gerçeği kısmen olsun yansıtma faziletini gösterebilmişlerdir.
Bunlardan Sorbon Profesörlerinden Regis BELACHERE, Kur’ân çevirisinin 181. sayfasında diyor ki: «Kur’ân bize Hz. Muhammed’in (A. S. ) dinî faaliyetiyle ve peygamberliğinin içyüzüyle tam bir uyum içinde görünmektedir. Bu kitap, cevval bir ruha teblîğ olunmuş tanrısal vahiydir ki, her özelliği anlatım kuralıyla, anlam ve delâleti verdiği sonuçla kusursuz biçimde irşat hedefiyle birleşmektedir. Sözünün büyüleyici kudreti o kadar düzenli ve ahenklidir ki, inkârcıları doğru yola eriştirmesindeki kudreti bu özelliğinde aramaktan başka çare yoktur. » (Kur’ân/Garp Mütefekkirlerine göre: 37- İstanbul: 1958)
Ünlü Fransız şâir ve tarihçisi Lamartine ise, Türkiye Tarihi adlı kitabında diyor ki: «Hz. Muhammed (A. S. ) orduları, yasaları ve düzenleri, imparatorlukları, milletleri, hanedanları, yaşanan kürenin üçte biri üzerindeki milyonlarca insanı harekete geçirmiş, onlar üzerinde olumlu tesirler meydana getirmiştir.
Ama O, bundan başka, düşünceleri, inançları, ruhları da harekete geçirip heyecan ve aksiyon vermiştir. O, her kelimesi bir kanun yerine geçen bir kitap getirmiş; her dil ve türden oluşan insanları bir bütün halinde toplayıp mânevî bir millet sahneye çıkarmış ve Müslüman ümmetinin silinmez sevgi ve aşkını damgalıyarak sahte tanrıları saf dışı bırakmıştır.
İnsanoğlu hiçbir devirde bu kadar az zaman içinde dünya yüzünde bu kadar geniş, büyük ve sürekli bir inkılâp yapamamıştır. »
Bu misalleri çoğaltmak mümkün; ama fazlasına da gerek yok. Son olarak Fransız Tıp Akademisince Hz. Muhammed (A. S. )ın şuuru tamdı, O bir isterik değildi, başlığı altında küçük bir broşür yayınlandı. Merhum Prof. Dr. Feridun Nâfiz UZLUK onu dilimize çevirerek faydalı bir hizmette bulunmuştur. (Güven Matbaası/Ankara:?)
Gerçi sözünü ettiğimiz akademinin böyle bir karara varmasında belki politik nedenler de yer alabilir, ama geç de olsa hıristiyan âleminin kafasına asırlardır yerleştirilen yanlış bir düşüncenin giderilmesinde bazı olumlu tesirleri muhakkaktır.
Sonuç olarak ilâve edelim ki, onbeş asırdır ilmin, medeniyetin ve milletlerin önünde yürüyen, taşıdığı hükümlerle, ana fikir ve temel bilgilerle saltanatını hep koruyan ve koruyacak olan Kur’ân-ı Kerîm her kelime ve cümlesiyle, her âyet ve sûresiyle mutlak anlamda İlâhîdir. Her yönüyle beşer kudretini aşmakta, emsal kabul etmez bir yüceliktedir. Aklî dengesi yerinde olmayan bir kimse şöyle dursun, dünyanın en büyük ilim adamı ve filozofları böyle bir kitap vücuda getirebilirler mi? Haddini bilmeyen bazı maceracılar ve garazkârlar, Kur’ânʹa nazire olsun diye yıllarca uğraştılar, fakat onun bir âyetine olsun nazire getiremediler. Çünkü Allah sözü mutlak şekilde beşer sözünden ayrılmakta ve kendine has bir yücelik arzetmektedir. O kadar ki, Hz. Peygamber’in (A. S. ) hadîsleriyle Kur’ân âyetleri arasında çok açık ve net fark ilk bakışta göze çarpmakta, birinin insan sözü, diğerinin Allah sözü olduğu hemen anlaşılmaktadır.
MELEKLERİN GELMESİNİ İSTEYENLER
«Eğer doğrulardan isen bize melekleri getirsene!. »
Mekkeli putperest müşrikler, ilim ve medeniyetten uzak, cehaletin verdiği kaba ve sahte bir cesaret ve sınır tanımayan bir azgınlık içinde yürüyorlardı. Edebiyat yapmaktan başka bir hünerleri yoktu. Kur’ân’ın İlâhî fesahat ve belâğati karşısında edebiyatları da çok silik ve anlamsız duruma düşünce, baş olma, Mekke’yi ellerinde tutma arzuları hilâfına büyük bir peygamberin sahayı dolduracağı endişesi başgösterince, çareler düşünmeye başladılar. O bakımdan Hz. Peygamber’i (A. S. ) küçük düşürmek ve tesirini gidermek için kimi Ona «şair», kimi «büyücü», kimi de «deli» dedi. Ama bunların hiç biri toplum arasında hüsn-ü kabul görmedi. Zira herkes Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yüksek şahsiyeti hakkında birtakım bilgilere sâhip bulunuyordu. Onu çocukluğundan beri tanıyorlar, terbiye, nezaket, vakar, doğruluk, iffet, zekâ ve benzeri sıfat ve yeteneklerini takdir ediyorlardı.
Sonra da çaresiz kalınca bir başka öneride bulundular: «Eğer doğrulardan isen, bize melekleri getirsen ya.. » diyerek onu güçsüz ve hâşâ yalancı durumuna düşürmeyi plânladılar. Oysa melekler ancak belli hizmetler için kendilerine belirlenmiş vakitlerde inerler: Ya vahiy getirirler, ya azgın bir toplumu yok etmek için inerler, ya da Bedir ve Huneyn savaşlarında olduğu gibi, insan şekline girip kâfirlerin moralini bozmak, müʹminlerin cesaret, imân ve irfanlarını artırmak için ortaya çıkarlar.
Kur’ân-ı Kerîmʹde meleklerin indirilme konusu belirtilirken şu açıklamaya yer verilmiştir: «Melekleri ancak hak(ka dayalı bir hikmet)le indiririz ve o zaman da (inkârcılara) göz açtırmayız.. » Yani melekler aldıkları emri hemen yerine getirirler. O bakımdan müşriklerin, gelmelerini istedikleri meleklerin inmesi gerçekleşmiş olsaydı, kendileri için hiç de iyi olmaz, Lût kavminin başına gelenlerin bir benzeri onların da başına gelebilirdi.
Fir’avn da böyle dememiş miydi? Musa Peygamber’i gerçek anlamda tanımayan II. Ramses, onu acze düşürmek ve hayranlık duyanların kafalarında bir şüphe kıvılcımı oluşturmak için: «Eğer Musa doğru sözlü ise, üzerine altından bilezikler atılmalı veya beraberinde melekler yer alıp gelmeli değil miydi? » (Zuhruf Sûresi: 53) diyerek onun yalancı olduğunu göstermek istemişti.
İnkârcı putperestlerin bilmediği bir diğer husus da şu idi: Melekler nûrdan yaratılmışlardır. Onları bulundukları hilkat özelliği üzere görmek mümkün değildir. O bakımdan insan suretine temessül etmeleri gerekmektedir. O takdirde ise, onların melek olduğunu anlamaları ve kabul etmeleri konusu ortaya çıkar ve olumlu bir sonuç yine elde edilmezdi. Kaldı ki, Allahʹın bu yolda cari bir sünneti de yoktur.
KURʹÂNʹIN KORUYUCUSU ALLAHʹTIR
«Şüphesiz ki Kurʹânʹı biz indirdik ve elbette biz onun koruyucularıyızdır. »
1400 yıldan bu yana «Kur’ânʹa karşı olan Yahudîler ve Hıristiyan misyonerleri, ayrıca dinî taassuba bağlı kalıp duygusal davranan bazı ilim adamları, şâirler, edipler, söz sanatını çok iyi bilenler, ya Kurʹân’ı değiştirmek, ya da onun bir benzerini getirmek için uğraşıp durdular; çok şeyler söylediler, çok şeyler karaladılar, ama nâfile, hepsi de sabun köpüğü gibi sönmeğe ve unutulmaya mahkûm oldular. Kur’ân ise her geçen gün cilâsını daha iyi hissettirmekte, ilim geliştikçe kendi kudretini daha iyi tanıtmaktadır ve buna kıyâmete kadar devam edecek, onu durduracak bir engel bulunmayacaktır.
Yemame’de peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan Müseyleme, bütün yeteneklerini kullanarak, birçok şair ve ediplerden malzeme olarak Kurʹânʹa nazire yazdı, kendine göre birtakım âyetler ve sûreler tertipledi, fakat çok geçmeden hepsi de alay konusu olmaktan, Müseylemeʹyi gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramadı. Sonra da Hâlid b. Velîd (R. A. ) kumandasında gönderilen bir orduyla bu fitne ocağı söndürüldü.
Ebû’l-Ûlâ el-Muarrî (973-1059), «Lüzûmu Mâlâ Yelzem» adlı beş ciltlik meşhur edebî eserini Kur’ân’a nazire olacak kudrette yazdığını iddia etmiş ve Kur’ân gibi dillerde, meclislerde ve mihraplarda birkaç asır cilâlanınca asıl değerinin anlaşılabileceği vehmine kapılmıştı. Gözlerini yedi yaşında iken kaybeden Ebû’l-Ûlâ, bu defa kalbini ve ruhunu da kaybetme bedbahtlığına uğramış, kısa zamanda o da alay konusu olmuş ve yazdıkları hiçbir iz bırakmadan unutulup kaybolmuş; Kurʹânʹın İlâhî üslûbu karşısında belirsiz hale gelmiştir. Çünkü biri Allah sözüdür, O’nun kudret ve mükemmelliğini taşımaktadır. Diğeri insan sözüdür, onun kadar noksan, hatalı ve fânidir.
Ayrıca ilgili âyetle de belirtildiği gibi, Allah (c. c. ) semavî kitaplardan ancak Kur’ân’ı korumayı kendi üzerine almış; Tevrat ve İncilʹi dîn adamlarının hafızasına bırakmıştır. Çünkü Kur’ân’dan sonra kitap indirilmeyecek ve o hep Allah’ın insanlara en son mesajı olarak kıyâmete kadar kalacaktır. O bakımdan Allahʹın ilim ve kudreti Kurʹânʹı hep korumuş ve korumaya devam etmektedir. Görüldüğü gibi, Kur’ân, tek harfine bile dokunulmadan, indiği gibi muhafaza edilerek günümüze kadar arızasız gelebilmiştir. İnsan ilmine ve hafızasına gelince: O tuttuğunun bir kısmını, bazan çoğunu koruyamamıştır; bazan da hafızada arşivlenen sözler değişikliğe, noksanlığa uğrayarak aslından uzaklaşmıştır.
BU KONUDA TARİHÎ BİR OLAY
Yapılan sahih tesbit ve rivâyete göre: Ünlü ilim adamlarından Yahya b. Eksem (H. 242 - M. 856) şöyle anlatmıştır: «Abbasî halîfelerinden Memun’un meclisinde bulunduğum bir sırada kılık-kıyafeti düzgün, güzel yüzlü, nefis kokular sürünmüş bir yahudi içeri girdi. Sıra ona gelince, çok güzel ve düzgün bir konuşma yaptı. Meclis sona erip erkân dağılınca, Memun o yahudiyi yanına çağırdı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- İsrâilî misin?
- Evet...
- İslâmʹa girmez misin? O takdirde sana lâyık olan değer ve makamı verebilirim.
Bunun üzerine yahudi özür dileyerek şu cevabı verdi:
- İzin verirseniz babalarımın dini üzere kalmak istiyorum.
Konuşma burada bitti ve yahudi müsaade isteyerek ayrıldı. Aradan bir yıl gibi uzun bir süre geçtikten sonra sözünü ettiğim yahudi Müslüman olarak bize döndü. Fıkıh konusunda nefis bir konuşma yaptı. Meclis dağılınca Halîfe Memun yine onu yanına çağırdı ve aralarında şu konuşma geçti:
- Sen bir yıl önce yine bu mecliste bulunmadın mı?
- Evet, bulundum.
- İslâmiyeti din olarak seçmenizin sebebi ne olabilir?
- Sizin huzurunuzdan ayrıldıktan sonra Musevîlik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasında bir kıyaslamaya ve denemeye giriştim. Yazımın ne kadar güzel olduğunu görüyorsunuz. Önce Tevrat’tan, birtakım fazlalıklar ve noksanlıklar yaparak üç nüsha yazıp havraya götürdüm. Hahamlar onlara hayran kalıp vakit kaybetmeden her üç nüshayı da benden satın aldılar. Sonra İncil’i ele alıp ondan da, bazı fazlalık ve noksanlıklar yaparak üç nüsha yazdım ve kiliseye götürdüm. Papazlar hiç incelemeden, araştırmadan onları benden satın aldılar. Sonra Kurʹân-ı Kerîm’i ele alıp ondan da bazı fazlalık ve noksanlıklar meydana getirmek suretiyle üç nüsha yazdım ve kitapçılara götürdüm. Yazımı çok beğendiler, ancak birkaç sahifesini dikkatle gözden geçirdikten sonra yaptığım noksanları ve ilâve ettiğim fazlalıkları farkettiler de o nüshaları hiddetle yüzüme çarptılar.
İşte o zaman anladım ki, Kurʹân’ı değiştirmek mümkün değildir. Kitapçılar bile bir bakışta onda yapılan tahrifatı farkediyorlarsa, din adamları, ilim adamları pekâlâ farkedebilirler. Kur’ânʹın Allah tarafından korunmakta olduğuna inandım ve İslâmiyeti kendime din olarak seçtim. »
Râvî Yahya b. Eksem devamla diyor ki:
«O yıl hacca gittiğimde bu hususu devrin ünlü bilgini Süfyân b. Uyeyne’den sordum. O bana şunu söyledi: «Doğrudur, çünkü Kur’ânʹda bu husus açıklanmıştır. Şöyle ki: «Yahudilerden Rab için yol gösterenleri de, bilginleri de Allahʹın kitabından hafızalarında tutmakla emrolundukları hususlarla hükmederlerdi ve onlar buna şahitlerdi de.» Kurʹânʹa gelince, Allah onunla ilgili şöyle açıklamada bulunmuştur. (Mâide Sûresi: 44) «Şüphesiz ki Kurʹânʹı biz indirdik ve elbette biz onun koruyucularıyızdır. » (Tefsir-i Kurtubi’den özetlenerek)
Daha önceki ümmetler, milletler, kavim ve kabileler kendilerine gönderilen peygamberleri alaya almışlardır. Zira onların inkârda inat, azgınlığa devam etmeleri, kalplerine sapıklık, küfür ve şirk tohumlarını serpmiş ve yeşertmiştir. Bu yüzden İlâhî sünnet onlar hakkında hükmünü icra etmiş, böylece hepsi de hak ettikleri cezayı görmüşlerdir.
Onların başından geçen olaylar, yok olmalarının sebepleri ve geriye bıraktıkları izleri, tarihin tekerrür edeceğini fısıldayan harabeleri, yaşamakta olan milletlere uyarıcı sinyaller vermekte, öğüt ve ibret dolu tablolar sergilemektedirler.
Kalpleri kin ve alay ile dolan insanların hakikatleri düşünüp anlamaları, doğruyu bulup kavramaları pek düşünülemez. Allahʹın hidâyet verdikleri ve verecekleri müstesnâ..
İNKÂRCILARA GÖKTEN BİR KAPI AÇILSA
«Kendilerine gökten bir kapı açsak, onlar da yukarı yükselip çıksalar, yine de diyecekler ki: Gözlerimize perde kapanmış, belki de biz büyülenmiş bir milletiz.. »
İnkârcı sapıklar, meleklerin gelmesini istediler. Melekler insan suretine girip gelseler, «bunlar melek değil, insandır! » diyecekler. Kendi asıl suretlerinde bir görünüm arzedip gelseler, buna dayanamayıp hareketsiz kalacaklar ve sonra da, «biz büyülendik» diyecekler.
Böyle değil de, kendilerine gökten bir kapı açılsa, onlar da oradan yükselip yukarıya çıksalar, yine de inanmazlar ve «gözlerimiz perdelendi, belki de büyülendik» derler.
Çünkü kalplerinde kin, inkâr, alay ve azgınlık yerleşip katmerleşmiştir. Akıllarını ve sağduyularını kullanarak kalplerini hakikatlere çevirmedikleri sürece hiçbir mu’cize fayda vermez. Musa Peygamberʹin gösterdiği mu’cizeler Fir’avn üzerinde ne gibi olumlu tesir yaptı? Üstelik inkâr ve tuğyanı arttı da daha tehlikeli duruma geldi. İsa Peygamberʹin (A. S. ) gösterdiği peşpeşe muʹcizelere sadece on iki kadar balıkçı inandı, geriye kalan inkârcı azgınlar onu çarmıha gerecek kadar körleşip hoyratlaştılar. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in Mekke’de gösterdiği birkaç mu’cizeye sadece imân eden fakirler ve köleler inandılar. Mekke’nin eşrafı ise, onu alay konusu edinerek bir sürü saçmalıklarda ve azgınlıklarda bulundular.
İşte ilgili âyetle Cenâb-ı Hak bu gerçeği bize hatırlatıyor. Zira Allah’a, Âhiret’e, indirilen kitaba, gönderilen peygambere inanmak bir ilim, irfan, idrâk ve sağduyu işidir. Hislerinden sıyrılıp aklını kullanarak gerçeği arayanlar için yeterince malzeme, delil ve belge mevcuttur. Bu düzeye gelemiyenlere ne mu’cize, ne belge ve delil, ne de olağanüstü şeyler tesir eder..
Böylece Kur’ân bu konuyla birlikte küfrü benimseyen ve savunan insanın psikolojik durumunu eleştiriyor, onun karakteristik bazı vasıflarını ortaya koyuyor. Şöyle ki:
- İnsan yeniliğe karşı önce isteksiz görünür, hattâ bazan onu tepkiyle karşılar. Daha çok geleneklerin tesiri altındadır.
- Bir konu, ya da meselede ön yargıya varmış ve şartlanmışsa, onu kısa zamanda değiştirmek çok zordur.
- Bazı hususlarda aklını duygusunun emrine verip şartlanmışsa, ona ters gelen bütün şeyleri, hatta hakikatleri düşünmeden reddeder. Yenilgiye uğrayınca da işi alaya alıp bu yoldan kendi boşluğunu doldurmak suretiyle tatmin olmak ister. Aynı zamanda kendisini müşkül durumda bırakanlara karşı içinde derin bir kin besler.
- Üzerine varıldıkça inkâr ve inadı artar. Fikren mağlup olunca, kaba kuvvete, değilse hile ve tuzağa başvurur.
- Kusur arayıp bulmayı, yoksa onu icat etmeyi sanat edinir. Çünkü o, aklının, vicdanının ve idrâkinin değil, nefsinin emrindedir.
- Tarihî olaylardan ibret almaz ve «bunlar eskilerin masallarıdır» diyerek geçer. Tarihin bir gün tekerrür edeceğini hesaba katmaz.
- Hakkı getirip teblîğ edenlerin sözlerine ve çağrılarına kulak vermez, konuyu araştırıp gerçeği öğrenme zahmetine katlanmaz.
Dünün Mekke putperestleri, inkârcı müşrikleri ne ise, bugünün inkârcı sapıkları da odur. Aradaki fark, inkâr ve ahlâksızlığın, azgınlık ve şarlatanlığın ambalaj değiştirmesidir. Öncekiler inkâr ve inatlarını cehalet ve gelenek ambalajına, şimdikiler bilimsel bir kılıfa sokmuşlardır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’e (A. S. ) deli diyecek kadar akıllarını, vicdanlarını ve irfanlarını kaybettikleri konu edilerek inkâr ve kinin insanı haktan nasıl uzaklaştırdığına dikkatler çekildi ve bu durumda olanlara mu’cize göstermenin de bir yarar sağlamıyacağına işâret edilerek insan karakteri üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle insan aklına ışık tutan, malzeme veren kevnî delillere yer veriliyor, kâinatın başıboş kendi haline terkedilmediği belirtilerek, göklere çıkmak isteyen şeytanların şihaplarla kovulduğu misal veriliyor ve yerkürenin dağıyla, ovasıyla, ırmağı ve deniziyle mükemmel bir plân ve proğramı yansıttığına işâret ediliyor.