Necm Suresi 33-62. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَفَرَاَيْتَ الَّذِي تَوَلّٰى وَاَعْطٰى قَلِيلًا وَاَكْدٰى اَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرٰى اَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسٰى وَاِبْرٰهِيمَ الَّذِي وَفّٰى اَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَاءَ الْاَوْفٰى وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكٰى وَاَنَّهُ هُوَ اَمَاتَ وَاَحْيَا وَاَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى مِنْ نُطْفَةٍ اِذَا تُمْنٰىۖ وَاَنَّ عَلَيْهِ النَّشْاَةَ الْاُخْرٰى وَاَنَّهُ هُوَ اَغْنٰى وَاَقْنٰى وَاَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰى وَاَنَّهُٓ اَهْلَكَ عَادًا الْاُو۫لٰى وَثَمُودَا۬ فَمَا اَبْقٰى وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ اِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ اَظْلَمَ وَاَطْغٰى وَالْمُؤْتَفِكَةَ اَهْوٰى فَغَشّٰيهَا مَا غَشّٰى فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى هٰذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُرِ الْاُو۫لٰى اَزِفَتِ الْاٰزِفَةُ لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ كَاشِفَةٌ اَفَمِنْ هٰذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ وَاَنْتُمْ سَامِدُونَ فَاسْجُدُوا لِلّٰهِ وَاعْبُدُوا

60.

(33-34) Şimdi yüz çevireni; pek az verip de kaskatı cimrileşeni gördün mü?

Diyanet İşleri

35.

Gayb'ın ilmi kendi yanında da o gerçeği mi görüyor?

36-37.

(36-37) Yoksa, Musa'nın ve Allah'ın emirlerini bütünüyle yerine getiren İbrahim'in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi?

38.

Hiçbir günahkar, başkasının günah yükünü yüklenmez.

39.

İnsan için ancak çalıştığı vardır.

40.

Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.

41.

Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.

42.

Şüphesiz en son varış Rabbinedir.

43.

Şüphesiz O, güldürür ve ağlatır.

44.

Şüphesiz O, öldürür ve diriltir.

45-46.

(45-46) Şüphesiz O, iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır.

47.

Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.

48.

Şüphesiz O, başkalarına muhtaç olmaktan kurtardı ve varlık sahibi kıldı.

49.

Şüphesiz O, Şi'ra'nın Rabbidir.

50-51.

(50-51) Şüphesiz O, önce gelen Ad kavmini ve Semud kavmini helak etti ve hiç kimseyi bırakmadı.

52.

Daha önce de Nuh'un kavmini helak etmişti. Şüphesiz onlar daha zalim ve daha azgın kimselerdi.

53-54.

(53-54) O, "Mu'tefike"yi de kaldırıp yere çarpmış ve onlara örttüğü azap örtüsünü örtmüştür.

55.

O halde Rabbi'nin nimetlerinin hangisinden şüphe ediyorsun (ey insan!).

56.

Bu da önceki uyarıcılardan bir uyarıcıdır.

57.

Yaklaşmakta olan (Kıyamet iyice) yaklaştı.

58.

Onu Allah'tan başka açacak kimse yoktur.

59-61.

(59-61) Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur'an'a mı) şaşıyorsunuz, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?

62.

Haydi Allah'a secde edin ve O'na kulluk edin.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

33-34- Arkasını döneni, az şey verip gerisini yanında tutup direne­ni gördün mü?

35- Gaybın ilmi, onun yanındadır da onu o mu görüyor?

36-37- Yoksa Musaʹnın ve ahde vefâ eden İbrâhim’in sahifelerindeki hususlar ona bildirilmedi mi?

38- Günah yükü çeken hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü çekmez.

39- Ve insana ancak çalışıp çabaladığı vardır.

40- Ve onun çalışıp çabalaması da ileride görülecek,

41- Sonra da ona, karşılığı tastamam verilecektir.

42- Ve elbette son varış Rabbınadır.

43- Şüphesiz ki, O, hem güldürür, hem de ağlatır.

44- Ve elbette O, hem öldürür, hem de diriltir.

45-46- Ve gerçekten O’dur, fışkırıp atılan nutfeden, (ana rahmine intikal ettiğinde) erkeği dişiyi çift yaratan.

47- Sonradan oluşturup yaratma da O’na aittir.

48- Ve şüphesiz O, hem zengin edendir, hem de sermaye verendir.

49- Ve elbette ki O, Şi’râ (denen) yıldızın da Rabbıdır.

50- 51- Ve gerçekten O, ilk Âdʹı ve Semûdʹu yok edip geriye bırak­mayandır.

52- Daha önce Nûh kavmini de yok edendir. Çünkü onlar, hem çok zâlim, hem çok azgın idiler.

53- Yerlebir edilecek kasabaların, O, altını üstüne getirdi de,

54- Onları örtecek şeyler örttü de örttü..

55- Artık Rabbinin hangi nimetinde şüphe edersin?

56- Bu (Muhammed) ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.

57- Yaklaşmakta olan yaklaşıyor (kurtuluş yok).

58- Onu Allah’tan başka açıp ortaya koyacak yok.

59- Yoksa bu söze mi şaşıyorsunuz?

60- Gülüyorsunuz ve (fakat) ağlamıyorsunuz.

61- Ve siz gaflet içinde diretiyorsunuz.

62- Artık Allahʹa secde edip O’na kulluk edin!.

İNİŞ SEBEBİ

Mekkeli Velîd b. Muğîre bir ara Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e ısınıp İslâm’a girer gibi göründü. Ne var ki ileri gelen söz sâhibi bir grup onu durmadan ayıpladı ve ona: «Sen atalarının dinini terkedip sapıttın» di­yerek ilgilerini keseceklerini tehdît yoluyla belirttiler. O da: «Allahʹın aza­bından korktuğum için Ona uydum» diye cevap vererek kendini mâzur göstermeye çalıştı. Azgın sapıklar, fanatik putperestler ona: «İslâm’dan vaz geçip eski dinine dönersen sana şu kadar mal veririz ve seni Allah’ın gazap ve azabından koruyacağımızı üstleniriz» şeklinde öneride bulundu­lar. Velîd de zaten tamamen inanıp bağlanmış değildi; öneri hoşuna gitti ve eski dinine döndü. Cidden ona sözlü taahhütte bulunanlar, kendi ara­larında mal toplayıp verdiler. Bu sebeple ilgili âyetler indi. (Lübabû’t-te’vîl: 4/198)

İLGİLİ HADÎSLER

Ebû Ümâme (R. A. ) rivâyet ediyor:

- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «ahde vefa eden İbrahim» meâlinde­ki âyeti okuduktan sonra sordu: «İbrahimʹin neye vefa gösterdiğini bi­liyor musunuz? » Ashab-ı Kirâm: «Allah ve Peygamberi daha iyi bilir» diye cevap verdi. Efendimiz şöyle buyurdu: «Günlük amelinde günün ilk saatlerinde dört rekât namaz kılarak ahde vefa etti. » (İbn Ebî Hâtim - Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/258)

Kudsî Hadîs:

«Ey ademoğlu! Günün evvelinde benim için dört rekât namaz kıl ki günün sonunda sana yeterli olayım. » (Tirmizî/tefsîr: 22, 49)

«Kim doğru yola çağırırsa, kendisine uyanların sevabının bir misli -hiçbirinin ecrinden bir şey eksilmeksizin- ona verilir. Kim de sapıklığa çağırırsa, kendisine uyanların günahının bir misli -hiçbirinin günahından bir şey eksilmeksizin- ona verilir. » (Müslim/ilim: 16, zikir: 1- Ebû Dâvud/sünnet: 6- Tirmizî/ilim: 15, sevâbü’l-kur’ân: 14- İbn Mâce/mukaddeme: 14- Dâremî/fezâil-i Kurʹân: 1)

İSLÂM’DA SOSYAL ADÂLET

«Arkasını döneni, az şey verip gerisi­ni yânında tutup direneni gördün mü? »

İslâm, fertle toplum arasında ve toplumun yapısında sosyal adâleti kurmak için zekât, keffaret, adak, fitre, kurban, sadaka ve faizsiz ödünç gibi yardımlaşma sistemini işler duruma getirmiştir.

Dinimiz, zekât ve keffaretin, kurban ve fitrenin nisap ve nisbetini be­lirlerken diğerlerine bir sınır koymamış; ekonomik imkânlarına göre, kişi­lerin imân ve irfanına bırakmıştır. Dünyada feyiz ve bereketle, huzur ve güvenle, âhirette kat kat ecirlerle taltîf edilip mükâfatlandırılacaklarını müjdelemiştir.

Zengin bir müslümanın az şey verip sosyal adâlete katkıda bulunma­masını hoş karşılamamış ve Kurʹân’da ilgili 34, 35. âyetlerle açıklandığı üze­re, onlar kınanmıştır. Zira her müslüman malî gücüne ve mevcut im­kânlarına göre yardımda bulunma, faizsiz ödünç verme; karşılığını yalnız Allahʹtan bekleyerek zayıf unsurları güçlendirme gibi yardımlaşma, daya­nışma ve işbirliğine katıldığı takdirde denge ve adâlet gerçekleşir; top­lum yapısı sağlık kazanıp güven ve kardeşlik havasına erişir. Aksi hal­de ferdiyetçilik, yani kişisel çıkar ön plâna geçer ve denge bozulur.

İbn Abbas, Süddî, Kelbî ve Müseyyeb b. Şüreyk’e göre: Bu âye­tin inişi, Osman b. Affân ile ilgilidir. O, hayır işlerinde elinden geldiğin­ce yardımda bulunurdu. Süt kardeşi Abdullah b. Ebî Serh, ona: «Bu yaptığın nedir? Çok sürmez senin için geriye bir şey kalmaz! » diyerek kendine göre uyarıda bulundu. O da: «Benim hayli günah ve hatâlarım vardır. Yaptığım hayır ve yardımlarla Allah’ın hoşnutluğunu umuyorum ve beni bağışlamasını diliyorum» diye cevap verdi. Abdullah ona şöyle öneride bulundu: «O halde şu deveni üzerindeki semeri ve nevalesiyle birlikte bana ver de senin bütün günah ve kusurlarını yükleneyim! » Bu­nun üzerine Hz. Osman onun bu teklifini kabul edip şahitlendirdi ve de­veyi yüküyle birlikte ona verdi. Sonra da artık kimseye yardımda bulun­mamaya başladı. Bunun üzerine 34, 35, 36. âyetlerin indiği belirtiliyor.

Hz. Osman (R. A. ) hatasını anlayarak eski cömertliğine döndü. (Tefsîr-i Kurtubî: 17/111)

MUSAʹNIN KİTABI, İBRAHİMʹİN SAHİFELERİ

«Yoksa Musa’nın ve ahde vefâ eden İbrahim’in sahifelerindeki hususlar ona bildirilmedi mi? Günah yükü çeken hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü çekmez. » Bilindiği gibi, kendi ülkesinde İsrâil oğulları’na ikinci sınıf vatandaş muâmelesinde bulunan ve onları köle gibi çalıştırıp haklarını ellerinden alan Mısır Kralı Firʹavn’ın zulmü o insanları tedirgin etmekle kalmamış, ülkede adâleti, sosyal güven ve huzuru, dayanışma ve yardımlaşmayı temelinden yıkmıştı. Musa Peygamber (A. S. ), Allah’ın emrettiği hakları ayakta tutabilmek, sosyal adâleti sağlamak için yine aldığı vahiy üzerine İsrâil oğulları’nı Mısır’dan çıkarmayı plânladı. Bilahare indirilen Tevrat’ta sosyal adâletin esas ve prensiplerine yer verildi. Buna uymayan devrin ünlü zengini Karûn servetiyle birlikte yerin dibine batırılarak geride kalan­lara en tesirli misal mirâs bırakıldı.

İbrahim (A. S. ), gerek ibâdette, gerek sosyal adâleti gerçekleştirme­de, gerekse konukseverlikte ve ibadette vefanın en güzel örneklerini ser­giledi. Böylece silinmez izler, güzel örnekler bıraktı.

Yukarıdaki âyetle, bu iki peygamberin bıraktığı bu güzel ve yönlen­dirici misallere dikkat çekilmekte ve ferdî çıkarı her şeyin üstünde tut­manın elim sonucuna atıf yapılmaktadır.

KİMSE BAŞKASININ GÜNAH YÜKÜNÜ TAŞIMAZ

Bu, daha çok Hıristiyan din adamlarının, yani papaz, rahip ve pisko­posların uyguladığı çok sakıncalı bir inanç tarzıdır. Günah işledikten ve boğazına kadar kul ve millet hakkına tecavüzden sonra gelip papazın huzurunda günah çıkaranların hiçbir zaman bu yoldan kendilerini Cenâb-ı Hakk’a affettirmeleri düşünülemez. Çünkü günahları affedip kusurlarını mağfiretine mazhar kılan ancak Allah’tır. Hem kul ve millet hakkı, asıl sâhiplerine ödenmedikçe, o yüzden işlenen günahın bağışlanması söz konusu değildir.

Hz. Osman (R. A. ) olayı ve inen âyetin taşıdığı hüküm, bize bu konuda en sağlam bilgi ve hükmü vermekte, aynı zamanda Hıristiyanları uyar­maktadır.

O halde din bilginlerine düşen tek şey, insanı günahlardan uzaklaş­tırmaya çalışmak ve Allah’ın rahmetinin genişliğini telkîn etmek suretiy­le, kul ile Allah arasındaki engel ve vasıtaları kaldırmaktır.

Nitekim bu sağlam bilgiler, hem Musaʹya (A. S. ) indirilen Tevrat’ta, hem de İbrahimʹe (A. S. ) indirilen sahîfelerde de açıklanmıştır.

Müfessirlerin çoğu, Necm Sûresiʹnde 36. âyetten 53. âyete kadar olan bölümde Musa’ya ve İbrahim’e (salât-ü selâm ikisine olsun) indirilen ki­taplarda şu oniki maddelik düsturun yer aldığını belirtmişlerdir. Şöyle ki:

1- Kişi başkasının günahıyla yargılanamaz.

2- Her kişi ancak işlediği iyilik ve kötülüğün karşılığını görür.

3- Her amel İlâhî adâlet terazisinde tartılıp iyi veya kötü olduğuna göre belirlenir.

4- Her amelin karşılığı noksansız verilir. Ancak iyiliklerin karşılığı kat kat artırılarak verilir. Kötülük ise, misliyle karşılık görür.

5- Allah, gülmeyi, ağlamayı, sevinç ve üzüntüyü de yaratmıştır. Bun­lar insan tabiatına enjekte edilmiş duygulardır.

6- İnsanların hepsi, gerçekleşmesi kesin olan kıyâmet gününde Al­lah’ın adâlet huzuruna döndürülürler ve yaptıklarından orada hesap ve­rirler.

7- Cenâb-ı Hak erkek ve dişiyi, ana rahmine intikal eden nutfeden yaratır. Bu, biyolojik bir kanundur ki kıyâmete kadar devam eder.

8- Allah ölümü ve dirimi de yaratmış ve takdîr etmiştir.

9- Cenâb-ı Hak, kurduğu düzen ve denge doğrultusunda insanı zen­gin ve fakir kılan yegâne kudret sâhibidir.

10- Allah ilk ortaya çıkan Âd Kavmi’ni yok edip haritadan silmiştir.

11- Allah, Semûd Kavmi’ni de günah ve azgınlıkları sebebiyle yok edip silmiştir.

12- Daha önce de inkâr, zulüm ve azgınlıkları sebebiyle Nuh Kavmiʹni tufan ile helâk etmiştir. Lût Kavmiʹnin eyleştiği beldeyi ise, yanar dağı harekete geçirerek püskürüklerle yok edip belirsiz hale getirmiştir.

İNSANA ANCAK ÇALIŞIP KAZANDIĞI VARDIR

«Ve insana ancak çalışıp çabaladığı vardır. Ve onun çalışıp çabalaması da ileride görülecek. »

Herkes çalışıp elde ettiğinin karşılığını görür. İlâhî ilim her şeyi ön­ceden tesbit etmekte ve kişinin niyet ve amelini en âdil ölçülerle değer­lendirmektedir. Öyle ki, dünyada iyi faydalı bir çığır açan kimseye, o çı­ğırda yürüyenlerin sevabının bir misli de verilecektir. Kötü çığır açana ise, bunun aksine, o çığırda yürüyenlerin günahının bir misli yükletilecektir.

Okunan Kurʹân’ın sevabını başkasına bağışlamak:

Müctehid imâmların ise, bu âyeti, ahkâm yönünden yorum ve değerlendirmeleri az farklıdır. Şöyle ki:

a) İmam Mâlik ve İmam Şâfiî’ye göre: Okunan Kurʹân’ın sevâbını ölülere bağışlamak sünnet değildir. Hz. Peygamber’in (A. S. ) bunu teşvîk eder anlamda bir açıklaması olmamıştır. Çünkü başkasının tilâvet ve kı­raati diğerine ait bir amel ve kazanç sayılmaz.

Diğer bedenî ibâdetler de öyle. Ashab-ı Kirâm’ın da bu yolda misâl teşkîl edecek bir amelleri olmamıştır. Onlardan hiç birinin Kurʹân okuyup sevâbını başkalarına bağışladığı duyulmamıştır. Eğer böyle bir sünnet ol­saydı, elbette o büyük insanlar ihmal etmezlerdi.

Sadakaya gelince: Bu hususta Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin sün­neti sâbit olmuştur; yani sevâbı ölülere bağışlanmak üzere verilen sada­kaların sevabı kim için niyet edilirse ona ulaşır. Nitekim Sahîh-i Müslim’de yapılan rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurmuştur: «Ademoğlu ölün­ce ameli kesilir; ancak şu üç cihetten değil: Câri sadaka, istifade edilen ilim ve kendisine duâ eden salih evlâd.. »

b) İmam Ahmed b. Hanbelʹe ve ilim adamlarından bir cemaate göre: Okunan Kurʹân’ın da sevabı ölülere ulaşır. Şafiîlerden bazı ilim adamları da bu görüşe katılmışlardır.

c) İmam Ebû Hanîfeʹye ve arkadaşlarından çoğuna göre: Kur’ân okuyup sevabını ölülere bağışlamak câizdir. Diğer sadaka ve benzeri iyi­likler de öyle..

ÇALIŞMAK GENEL ANLAMDA İKİ TÜRLÜDÜR

Biri dünyevî, diğeri uhrevîdir. İslâm Dini, ikisini birbirinin tamamlayı­cısı olarak tanımlamakta ve böylece çalışmayı meşru sınırlar içine alıp ona iki ayrı kazanç va’detmektedir: Biri dünyada elde edeceği gelir, di­ğeri âhirette verilecek mükâfattır.

Böylece İslâm, insan hayatını harekete ve çalışmaya bağlamakta; ha­reketsiz, amelsiz hayatı ölgün saymaktadır.

SON VARIŞ CENÂB-I HAKK’ADIR

«Ve elbette son varış Rabbınadır. »

İnsan, İlâhî kudretin tecellisiyle vücut bulup varlık alanına ayak bas­mıştır. Gelişimiz O’nun yüksek kudretinden kaynaklandığı gibi, dönüşü­müz de yine O’nun kudretine olacaktır. Zira bu kudret kâinatı her parça ve atomuyla kapsayıp kuşatmıştır. Sınırı yok ki dışına çıkabilsin; belli bir yeri yoktur ki aşılsın. Zaman kavramına hiç bağlı değildir ki eskiyip tazeliğini ve gücünü kaybetsin.

Ölünce ruhumuz Oʹna dönmektedir. Kabirlerden kalktığımızda yine Oʹnun huzuruna sevkedilip götürüleceğiz. Her bakımdan varışımız O’na­dır.

O, HEM GÜLDÜRÜR, HEM DE AĞLATIR

«Şüphesiz ki, O, hem güldürür, hem de ağlatır. »

Dünya, çok yönlü bir kavramdır. Âhiret karşılığında kullanıldığı za­man daha çok aşağı âlem anlamına gelir. Yüce ve sonsuz âlemde hayat ve nîmetin değerini anlayabilmek için, oraya varmadan hayatın acı ve tat­lı yanlarını görüp tatmak; nîmetlerin kıymetini bilip takdîr etmek gerekir. Bunun için insanın kendi varlığı, birbirine zıd iki şeyin, yani ruh ile mad­denin birleştirilmesiyle yaratıldığı gibi, zıdların yarış halinde bulunduğu bir hayat sahnesine getirilerek ona çetin bir mücadele ortamı sağlan­mıştır.

İnsan hayatı böyle bir ortamda bütünüyle sünnetullaha uymak zorun­dadır. O bakımdan ömür merdivenlerinden tırmanırken Sünnetullahʹa uyan­lar mutlu olur; uymayanlar mutsuz olup kendilerine haksızlıkta bulunmuş sayılırlar.

Böylece Sünnetullah’a uyanlar sevinip güler; uymayanlar ise üzülür ve ağlar. Mücadele safhasında da durum buna yakın bir manzara arzeder: Akıl ve irâdesini, imân gücünü kullanmasını bilenler sevinç havasına gi­rer, kullanamıyanlar üzüntü havasına girip ağlamaya yüz tutar.

CENÂB-I HAK HEM ÖLDÜRÜR, HEM DE DİRİLTİR

«Ve elbette O, hem öldürür, hem de diriltir. »

Her canlının, ölü ve diri olmak üzere iki ayrı dönemi söz konusudur. Yenilen gıda maddelerinden oluşan sperma ve yumurta, her ne kadar can­lıysa da, bu canlılık onun ölü dönemi sayılır. Belli biyolojik ve fizyolojik safhalardan geçince onun bu defa diri dönemi başlar ve sonra da hilkat kanununun hükmünün yürütülmesiyle tekrar ölü bir döneme geçiş yapar. Ruhu Berzah Âlemi’ne yükselirken, bedeni toprağa intikal edip parazitlere dönüşür. Parazitlerde de sperma misâli canlılık vasfı vardır, ama bu be­denin ikinci ölü dönemidir. Hilkat kanunu bir süre sonra İlâhî plân ve proğ­ram gereği harekete geçip çürüyüp toprağa karışan ve parazitlere dönü­şen bedeni ikinci hayata hazırlar ve böylece tekrar yeniden dirilme döne­mine geçilmiş olur.

ERKEĞİ, DİŞİYİ ÇİFT YARATAN O’DUR

«Ve gerçekten O’dur, fış­kırıp atılan nutfeden (ana rahmine intikal ettiğinde) erkeği-dişiyi çift ya­ratan. »

Bilimsel araştırma ile, insanda normal olarak 23 çift halinde 46 kro­mozom bulunur. Üreme hücresinde sperma ve yumurta oluştuğu zaman, her çift kromozomun yalnız bir tanesi cinsiyet hücrelerine geçer.

«Cinsiyet kromozomları» adı verilen bir çift kromozom çocuğun cin­siyetini belirler. Cinsiyet kromozomları XX (dişi), ya da XY (erkek) olarak gösterilir. Geri kalan ve cinsiyet belirtmeyen 22 çift kromozoma otozom adı verilir. Otozom çiftlerin her biri aynı sayıda ve aynı miktarda kalıtsal malzeme içerdiklerinden benzeşirler.

Kromozomlar binlerce «gen»in birleşmesinden meydana gelirler ve bunlar kalıtsal özelliklerinin iletilmesini sağlayan başlıca birimlerdir. Böy­lece o çok yüce kudret sâhibi Allah (c. c. ), hilkat kanununu ve kalıtımla ilgili bütün özelliklerinin devamını, «gen» denilen harikayı yaratmakla ha­zırlamış ve genlerin bir araya gelmesiyle oluşan 23 çift kromozomdan bir çiftini cinsiyetin tesbitine yöneltmiştir. Bu bir çift kromozom XY şek­linde ise, erkeği; XX şeklinde ise, dişiyi meydana getirir.

Gerek genler, gerekse onların oluşturduğu kromozomlar mikroskopla bile zor görülebilecek kadar küçüktürler. Kudret kalemi, kâinatta en bü­yük sistemi yarattığı gibi, onun en küçük modelini de yaratarak ilminin, kudretinin erişilmezliğini göstermiştir.

Anlaşıldığı gibi, erkek ve dişi nasıl çift kabul ediliyorsa, onları oluş­turan 46 kromozom da 23 çift halinde bulunuyor. Aynı zamanda cinsiyeti tesbit eden iki kromozom da bir çift oluşturuyor.

İşte insanı bu kadar incelik arzeden denge ve düzene, hesap ve plâ­na göre yaratan Cenâb-ı Hak, onu öldürüp toprağa karıştırdıktan sonra, yine hilkat kanununu harekete geçirmek suretiyle yaratmaya kudreti yet­mez mi? Bunda ne şüphe vardır..

O HEM ZENGİN EDER, HEM DE SERMAYE VERİR

«Ve şüphesiz O, hem zengin edendir, hem de sermaye verendir. »

Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını önceden belli bir plâna göre hazır­layıp insanların istifadesine sevk eden O’dur. Herkes aklına, zekâsına, irâ­de ve becerisine göre o kaynaklardan yararlanma imkânına sahiptir. Bu da İlâhî sünnetin gereğidir. Öyle ki: Cenâb-ı Hak, insanın gücünün ve irâdesinin yeteceğini insana bırakır, yetmiyeceğini kendisi hazırlayıp im­kân alanına getirir. Önemli olan o kaynaklardan bilerek yararlanmak ve Yüce Yaratanʹa şükretmektir.

O, «Şİ’R» DENEN YILDIZIN DA RABBIDIR

«Ve elbette ki O, Şi’râ (denen) yıldızın da Rabbıdır. »

Şi’râ, parlak bir yıldızın adıdır. Aslında iki şi’râ vardır: Birine, «Şiʹrâ-yı Yemenî», diğerine, «Şi’râ-yı Şâmî» derler. Aynı zamanda Araplar birinci­sine «Abûr», İkincisine «Gumeysâ» da derler.

Birincisi, ikizler burcundadır ve çok daha parlaktır. Cahiliye devrinde Araplardan bazı kabileler bu yıldıza taparlardı. Müfessir Süddî’ye göre, bu Himyer ile Huza’â kabilelerinin ilâhı olarak belirlenmişti. Müfessir Âlûsîʹnin tesbitine göre : Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in atalarından Ebû Kebşe’nin ona taptığı söylenir. Ama bunu tevsîk etmek elbette çok zor­dur. Bu isme izafeten Arapların ileri gelenleri Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe «İbn Ebî Kebşe» künyesini yakıştırmak suretiyle, Onu küçük düşürmek is­terlerdi.

Ayrıca sözü edilen «Şiʹrâ» ile ilgili bir sürü efsane de nakledilir.

Kur’ân-ı Kerîm, Şiʹrâ’nın da diğer yıldızlar gibi bir yıldız, cisimler gibi bir cisim olduğuna ve ilâh olamıyacağına dikkatleri çekmekte ve onun da Allah tarafından yaratılıp belli bir yere ve yörüngeye oturtulduğuna işâret­te bulunmaktadır.

İLK ÂD KAVMİ

«Ve gerçekten O, ilk Âdʹı ve Semûdʹu yok edip geriye bırakmayandır. »

Kurʹân’ın on yerinde sadece «Âd Kavmi» sözü kullanıldığı halde, Necm Sûresi 50. âyette «Âdeniʹl-Ulâ» yani «İlk Âd» sözü kullanılmaktadır. O ne­denle müfessirlerin bu isim üzerinde farklı yorum ve tesbitleri olmuştur:

a) Semûd Kavmi, Âd Kavmiʹnden öncedir. O bakımdan Semûd Kavmiʹne «İlk Âd» denilmiştir.

b) İbn Zeydʹe göre: Nuh Kavmiʹnden sonra ilk yok edilen Âd Kavmi’dir ki, buna «Âd-i Ulâ» yani «ilk Âd» ismi takılmıştır.

c) İbn İshâk’a gelince: İki ayrı Âd kavmi vardır. Birincisi, çok şid­detli bir kasırgayla; İkincisi büyük bir ses ve uğultu ile helâk edilmiştir.

d) Âd-i Ulâ, İrem oğlu Âdʹdır. Böylece ikinci Âd Kavmi, bu birinci Âdʹın soyundandır.

CENÂB-I HAKKʹIN HANGİ NİMETİNDE ŞÜPHE EDİLİR?

«Artık Rabbinin hangi nimetinde şüphe eder­sin? »

Nîmetin en güzeli, en yararlı olanı nedir? Altın mı, gümüş mü, geniş çapta servet mi, yüksek makam mı? Bunların her biri, kıymeti bilindiği ve şükrü yerine getirildiği nisbette birer nîmet hüviyetini taşır. Ancak nîmetin en güzeli, İlâhî hitabı duymak ve dâvet edilen doğru yola girmektir.

Anlaşıldığı gibi Necm Sûresi baştan sonuna kadar birçok İlâhî nîmet­leri gözlerimizin önüne sermektedir. Onların hangisinde şüphe edilebilir? Hepsi de kendi üzerinde İlâhî damgayı taşımakta ve sonsuz kudretin ese­ri olduğunu yansıtmaktadır. Yıkılıp yok edilen kavimlerin bugün hâlâ ka­lıntıları, ilâhî nîmetlere nankörlük izlerini taşımakta ve gelip geçenlere, o izleri görmelerini âdeta fısıldamaktadır.

Peygamberlerin hepsi bu nîmetlerin hangi kaynaktan hazırlanıp im­kân alanına sevk edildiğini haber vermiş ve nîmete bakıp onu ihsan eden yüce kudretin tanınmasının gereğini teblîğ etmiştir. Cenâb-ı Hak bu haki­kati şu âyetle bize öğretmektedir: «Bu (Muhammed) ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır. »

YAKLAŞMAKTA OLAN YAKLAŞIYOR

«Yaklaşmakta olan yaklaşıyor (kurtuluş yok). »

Kâinatın ömrüne nisbetle kıyâmetin kopması çok yakın sayılır. Zaten olacak bir şey, olmuş sayılır. Bu, Allah yanında böyledir. O sebeple kıyâ­met olayına «âzife» denilmiştir. «Ezifetiʹl-âzife»nin tam karşılığı «yaklaşan yaklaştı» veya «yaklaşmakta olan yaklaştı» demektir. Bu, dünya hayatıy­la ilgili mevcut düzenin bozulma zamanının çok yakın olduğuna işârettir. Kıyâmet olayının hangi tarihte meydana geleceğini bilip keşfeden bir kud­ret, bir deha yoktur. Aynı zamanda kıyâmet olayının doğuracağı büyük sıkıntı ve korkuyu Allahʹtan başka savacak da bir kuvvet mevcut değildir.

KURʹÂN’DA VERİLEN HABERE ŞAŞANLAR MI VAR?

«Yoksa bu söze mi şaşıyorsu­nuz? Gülüyorsunuz ve (fakat) ağlamıyorsunuz! »

İnsanların çoğu, bilgisizliğin ve hakka olan ilgisizliğin derin gafletin­de inatla diretmekte ve bilmeden, öğrenmeden gerçeği reddetmektedir. Oysa Kurʹân insan hayatını her yönüyle iyiye, doğruya, mutluluğa, huzur ve güvene çevirmekte ve bunun için gereken en sağlam ve doyurucu bil­gileri vermektedir. Meydana geleceğini kesin bir anlatımla haber verdiği «kıyâmet» hakkında şüphe etmeye ne gerek vardır. Zira bu düzenleme ve proğram bütünüyle biz insanların yararına yönelik birer hikmet taşı­maktadır ve sadece insanı mutlu etmek için peygamberin kalbine indiril­miştir.

Buna rağmen tarih boyunca birçok kavim ve milletler sözü edilen ha­kikate karşı kör ve sağır kalmışlar; kötü âdetlerine mağlûp olarak semavî haberleri inatla ve isyânla reddetmişlerdir. Nuh kavmi asırlarca bu gafleti gösterdi, sonunda İlâhî hükmün inmesine neden oldu. Âd ve Semûd ka­vimleri de öyle.. Şiddetli deprem ve kasırgalar o azgınları sonbahar yap­rakları gibi yerlere serdi ve bir varmış, bir yokmuş masalına döndürdü.

O halde yaşamakta olan inkârcı sapık toplum ve milletlerin İlâhî hük­mün inmesine ortam hazırlamaktan vazgeçip, gerçeği anlamaları, elbet­teki yararlarına olur. Yoksa sünnetullah şaşmaz, benzeri olayların teker­rürüyle tarih de tekerrür eder.

Hakk’ı idrâk edip kendini küfür ve nifak fırtınasının dışında tutan müʹ­minler, böyle bir iltifata lâyık görüldükleri ve hidâyete erdirildikleri için Hakkʹa secde etmelidirler. Cenâb-ı Hak, sûrenin sonunda bütün mü’minlere şöyle buyurmaktadır: «Artık Allah’a secde edip Oʹna kulluk edin. » Şüphesiz ki kurtuluş ve mutlak saadet bundadır.

Necm Sûresi noktalanırken:

Son bölümdeki âyetlerle, insan irâdesine işâret edildi. Herkesin ken­di niyet ve ameline, inanç ve eğilimine göre karşılık göreceği belirtildi. Herşeyin plân ve proğram dahilinde yürütüldüğüne atıf yapılarak, ilâhî ta­sarrufun şaşmazlığı üzerinde duruldu ve yönlendirici misaller verildi.

Kamer Sûresiʹne ise, Kur’ân’ın haber verdiği kıyâmet olayının yakın olduğuna delil anlamında ay’ın ikiye ayrılması konu edilerek başlanmakta ve yer yer Necm Sûresinde geçen konular hem pekiştirilmekte, hem de kısmen açıklanmaktadır.

Bu Sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa sonsuz hamd-u senâlar; İlâhî beyânı bize teblîğ edip ulaştıran Sevgili Peygambe­rimize de salât-ü selâmlar olsun.