MEÂLİ:
52- Bunun gibi onlardan öncekilere de ne kadar bir peygamber geldiyse, mutlaka, «bu bir sihirbazdır veya delinin biridir» demişlerdi.
53- Onlar, birbirlerine bu hususta böyle mi vasiyette bulundular? Hayır, onlar azgınlığı huy ve sanat edinen bir millettir.
54- Onlardan yüzçevir; bu yüzden kınanacak değilsin.
55- Ve sen öğüt vermeğe devam et. Çünkü gerçekten hatırlatmada bulunup öğüt vermek müʹminlere fayda sağlar.
56- Ben, cinleri ve insanları ancak beni tanıyıp ibâdet etsinler diye yarattım.
57- Onlardan hiçbir rızık istemiyorum ve beni yedirip içirmelerini de dilemiyorum.
58- Şüphesiz ki Allah, Oʹdur rızık veren metin kuvvet sâhibi..
59- Doğrusu o zulmedenlere, (önceki) arkadaşlarının payı gibi dolu bir pay vardır. Artık acele etmesinler.
60- Vaʹdolundukları günlerinden (o günün azâbından) vay kâfirlerin hâline!
İLGİLİ HADÎSLER
Kudsî Hadîs/Allah buyurdu:
«Ey Ademoğlu! Kendini bana ibâdete ver ki, göğsünü (kalbini) zenginlikle doldurayım ve fakirliğine bir sed çekeyim. Eğer böyle yapmazsan, kalbini (dünyevî) meşgale ile doldururum ve fakirliğine bir sed çekmem (de hep açgözlü yaşarsın). » (Tirmizî/kıyâmet: 30- İbn Mâce/zühd: 2- Ahmed: 2/358)
«Azîz ve Celîl olan Allah, kıyâmet gününde şöyle buyurur: «Ey Ademoğlu! Hastalandım, gelip beni sormadın. » O da: «Ya Rabbî! Seni nasıl ziyaret edip sorayım ki, sen âlemlerin Rabbısın? » der. Allah buyurur: «Bilmedin mi, benim falân kulum hastalandı, sen onu gidip sormadın. Bilmedin mi ki, eğer onu gidip sorsaydın, beni onun yanında bulurdun. Ey Ademoğlu! Senden yiyecek istedim, bana bir şey yedirmedin. » O da: «Ya Rabbî! Nasıl seni yedireyim ki, sen âlemlerin Rabbısın? » der. Allah ona: «Bilmedin mi ki, falân kulum senden yiyecek istedi, sen onu yedirmedin? Bilmedin mi ki, eğer onu yedirseydin, onu benim yanımda bulurdun. Ey Ademoğlu Senden su istedim, bana su içirmedin» buyurur. O da: Ya Rabbî! Sana nasıl su içireyim ki, sen âlemlerin Rabbısın? » der. Allah ona: «Falan kulum senden su istedi, sen ona su içirmedin; bilmedin mi eğer ona su içirseydin, onu benim yanımda bulurdun» buyurur. » (Müslim/birr: 43)
İNKÂRIN TEMELİNDE AZGINLIK VE CEHALET VARDIR
«Bunun gibi onlardan öncekilere ne kadar bir peygamber gönderdikse, mutlaka, «bu bir sihirbazdır veya delinin biridir» demişlerdi.. »
Sınırı aşmak, kendi ölçü ve kıymetini bilmemek, inkâr ve baş kaldırmada çok ileri gitmek, zulüm ve tecavüzü artırmak gibi manalara gelen «tuğyan», daha çok inkârcı sapıklar, nankör zalimler hakkında kullanılmaktadır. Ayrıca nehir veya denizin kabarıp taşmasında da bu kelime kullanılır.
İlgili âyetlerle, Hz. Peygamber teselli edilirken, daha önceki inkârcı kavimlerin de gönderilen peygamberlere «sihirbaz» veya «deli» dedikleri haber verilmektedir.
Yoksa inkârcı sapıklar böyle yakışıksız söz söylemeyi biribirlerine vasiyet mi etmişlerdir? Hayır bu bir vasiyet değildir; temelinde cehalet ve azgınlık vardır. Bu da ruhî bir marazdır ki, tedavisi hayli zordur.
İNKÂRCI AZGINLARDAN YÜZ ÇEVİRMEK
«Onlardan yüz çevir; bu yüzden kınanacak değilsin. »
Mekke döneminde bunca sapıklık, azgınlık ve haksızlığa karşı koyacak maddî bir güç bulunmuyordu. İslâm’a giren müʹminlerin çoğu fakir ve kölelerden oluşuyordu; bunlar da Mekke’nin ileri gelen söz sahipleri tarafından küçümseniyor, hor ve hakîr tutuluyordu. O bakımdan silâhlı bir vuruşmaya kalkışmak İslâm’ın aleyhine olurdu. Yapılacak tek şey, İlâhî buyrukları kusursuz teblîğ edip irşâd hizmetini imkânlar elverdiği ölçüde sürdürmekti.
54. âyetle bu hususa işâret edilerek, Hz. Peygamber’in (A. S. ) sözü edilen aşırılık ve hayasızlığa karşı sabretmesi ve müşriklerle bu hususta bir tartışmaya girmemesi, meydana gelecek bu kabil şarlatanlıklara kulak vermeyip ayrılması tavsiyede bulunulmakta ve bunun bir korkaklık, pısırıklık olmadığı, aksine başarılı olmanın uygun metodlarından biri sayıldığı öğütlenerek, böyle bir yol izlemesinden dolayı kınanmayacağı hatırlatılmaktadır.
ÖĞÜT MÜʹMİNLERE FAYDA VERİR
«Ve sen öğüt vermeye devam et. Çünkü gerçekten hatırlatmada bulunup öğüt vermek müʹminlere fayda sağlar. »
Küfür bataklığında çırpınıp beyni yıkanan tâğilerin Hakkʹa karşı çıkıp inkârda ısrar etmeleri, şüphesiz ki onların çoğunda ön yargı haline gelir. Bunu gidermek çok zor, hattâ bazan imkânsızdır. Kurʹân ile onlara öğüt vermenin fazla bir yararı yoktur. Ancak Kurʹânʹdaki temel bilgi ve ana fikir mahiyetindeki bilimsel konuları gözlerinin önüne sermekte yarar düşünülebilir.
Zira İlâhî öğüt ve uyarılara kulak verebilmek için, önce imâna ihtiyaç vardır.
CİNLERİN VE İNSANLARIN YARATILMASINDAKİ AMAÇ VE HİKMET
«Ben, cinleri ve insanları ancak beni tanıyıp ibâdet etsinler diye yarattım. »
Tanımak, bilmek ve ibâdet etmek ihtiyarî fiillerdendir. Yaratmanın hikmeti ve «innema» edatıyla tekîd, cin ve insanları buna mecbur tutmak suretiyle ihtiyarlarını salbetmiyor. Sadece bu iki cinsin hilkatinin hikmet ve amacı belirtiliyor.
O bakımdan âyetin yorumu üzerinde hayli durulmuş ve farklı açıklamalar yapılmıştır. Onların bir kısmını şöyle özetliyebiliriz:
1- Ezelde Allah’ın ilmiyle, kimlerin ibâdet edeceği tesbît edilerek genel bir ahlatımla özel mana murad edilmiştir. Şöyle ki: Âyetteki «cin» ve «ins» kavramlarından maksat, bu iki ayrı cinsten ibâdet edecek olanlardır ki, âyette «li-yaʹbudûnî», «li-yuvahhidûnî» ile tefsîr edilmiştir. Yani benim varlığımı ve birliğimi bilsinler diye onları yarattım, demektir.
2- Hz. Aliʹye (R. A. ) göre: «Cinleri ve insanları ancak, ibâdetle emretmem için yarattım» demektir. Nitekim İmam Zeccac bu yorumu kendine delil ve dayanak seçmiştir.
3- Ali b. Talha’nın İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre: «İster istemez bana kulluklarını ikrar etsinler diye yarattım» demektir. Çünkü gerek cinler, gerekse insanlar İlâhî tasarrufun altında, O’nun mülkünde isteseler de, istemeseler de kul olarak bulunuyorlar.
4- Tabiîn’den Mücâhid’e göre: «Ancak beni bilip tanısınlar diye yarattım.. » anlamına gelmektedir. Sa’lebî bu yorumun güzel olduğunu kaydetmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, cinleri ve insanları yaratmasaydı, varlığı ve birliği gizli bir hazine olarak kalırdı.
Âyette önce «cin», sonra da «ins» anılmıştır. Fahrüddîn Râzî bunun hikmetini açıklarken şöyle yorumda bulunmuştur:
«Cin kavramı melekleri de kapsamaktadır. Zira «cin»nin aslı gizlenmek, görünmemektir. Melekler de halkın gözünden gizli olarak görünmemektedirler. O halde cinnin önce anılması meleklerin de aynı kavramın kapsamına girdiğine yönelik olduğundandır. Aynı zamanda melekler daha çok ibâdet eder, daha çok İhlâs üzeredirler. » (Mefâtihü’l-Gayb: 7/685)
Diğer bir yoruma göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, cinlere de peygamber olarak gönderilmiştir. Böylece onlar da Onun ümmetine dahil bulunuyorlar.
İNSAN ALLAH’I BİLİP İBÂDET İÇİN YARATILMIŞTIR
Varlık âleminde insan aklının ve ilminin erişebildiği her şeyin insan için yaratıldığını görüyoruz. İnsan denilen bu harika canlı yoksa, eşyanın ve sistemlerin anlam ve hikmeti kalmıyor. Hattâ Allah’ın akıl, ilim ve din üçlüsüyle bilinip ibâdet edilmesi için insanın mevcudiyeti gereklidir. O nedenle Ahmed b. Hanbel, Buharî ve Müslim’in Ebû Hüreyre (R. A. )den yaptıkları rivâyette, Peygamber (A. S. ) Efendimiz: «Allah, Ademʹi kendi suretinde yarattı.. » buyurarak, insanın varlık âlemindeki yerini, önemini, kemal ve kıymetini belirtmek istemiştir. (Müsned-i Ahmed-Buharî-Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. ) den)
«Kendi suretinde»n üç ayrı mana anlaşılmaktadır:
1- Allah (c. c. ) Ademʹi ezelî ilmiyle takdîr buyurduğu surette yarattı; onu sperma, ana rahmi, cenin, bebek gibi kademe ve safhalardan geçirmeden ezelî ilminde sübut bulan suretini, şeklini çamura intikal ettirip manadan maddeye çevirdi.
2- Allah (c. c. ) Ademʹi kendi kudret ve sanatına mâkes kılıp onu sevdiği surette yarattı.
3- Suretin Allah’a nisbet edilmesi, teşrîf içindir.; yani Cenâb-ı Hak, Adem’i kendine halîfe olarak yaratıp onu aziz ve şerefli kıldı.
Bu bakımdan insanoğlu bu izzet ve şerefe lâyık olmaya çalışıp, Hakk’ın rahmet ve inâyetine mazhar olma çizgisinden ayrılmamalıdır.
İBÂDET KULLUĞUN GEREĞİDİR
Kölenin efendisine kulluk edip hizmette bulunması, şüphesiz ki daha çok efendisinin yararınadır. Cenâb-ı Hak mutlak ganî olduğundan hiç kimsenin kulluğuna ve ibâdetine ihtiyacı yoktur. O, kullarından taât ve ibâdette bulunmalarını isterken, onlardan yana, onların menfaatine karşılık vermeyi ve öylece onları sonsuz saadete eriştirmeyi dilemiştir. Yoksa ne kimseden rızık ister, ne de yiyecek ve içecek. Ama O, her canlının rızkını vermektedir ve mülkün tamamı O’na aittir. Bütün güçler Oʹnun kudretinin karşısında eğilir. 58. âyetle bu hakikat şöyle özetlenmektedir: «Şüphesiz ki Allah, Oʹdur rızık veren metin kuvvet sâhibi.. »
ZÂLİMLERİN AZAPTAN NASİPLERİ VARDIR
«Doğrusu o zulmedenlere, (önceki) arkadaşlarının payı gibi dolu bir pay vardır. Artık acele etmesinler. »
Allah’a ortak koşmak, hakkı red ve inkâr etmek, peygamberi yalancı saymak, ilâhî buyruklarla alay etmek şüphesiz ki zulmün en büyüğü, günahın en katmerlisi ve azabın en şiddetlisidir.
Altmışıncı âyette «zenûb» kavramıyla bu zâlimlere azaptan ayrılan pay açıklanmakta ve böylece Mekkeli azgın putperestler, sonra da inkârcı her sapık «zâlim» diye anılmaktadır. Önceki zâlimlere azaptan ayrılan nasip gibi, bunlara da birer nasip ayrılmıştır. Zira, zâlimin işlediği haksızlık ve yaptığı tecavüz hiçbir zaman cezasız kalmaz. Bu, sünnetullah gereğidir ki, vakti saati gelince hem dünyada, hem de âhirette gerçekleşir.
«Zenûb» sözlükte, su doldurulan büyükçe kova anlamına gelir. Ayrıca dolgun pay anlamında da kullanılmıştır. Âyette, zâlimlerin azaptan alacakları nasip anlamına istiare edilmiştir.
O halde o zâlimler azabı pek acele istemesinler veya İlâhî tehdidi alaya alıp inecek azabın hemen inmesini acele etmesinler. Her şey belli bir plâna ve proğrama bağlanmıştır. Şartlar ve ortam oluşup azâbın inmesini gerektiren sebepler zuhur edince, İlâhî hüküm kimselerin gözünün yaşına bakmadan iner.
Cenâb-ı Hak bu hususu şöyle beyân buyurmaktadır: «Vaʹdolundukları günlerinden (o günün azabından) vay kâfirlerin hâline! »
Zâriyât Sûresine, dört kadar önemli şeye yemin edilerek başlandı ve kâfirlere, zâlimlere hazırlanan azaptan ve gerçekleşeceği günden söz edilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a sayısız hamd-u senâlar; Allah’ın emirlerini bizlere teblîğ edip ulaştıran Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammedʹe (A. S. ) salât-ü selâmlar olsun.