MEÂLİ:
48- And olsun ki biz Musa ile Hârunʹa hak ile bâtılı ayıran, Allahʹtan korkup fenalıklardan sakınanlar için bir ışık, bir öğüt olan kitap verdik.
49- O sakınanlar ki Rablarından gıyabında saygı ile korkarlar ve kıyâmetin meydana geliş saatinden endişe içinde titreyip dururlar.
50- İşte bu (Kur’ân), indirdiğimiz mübârek bir kitaptır. Şimdi siz mi bunu inkâr ediyorsunuz?!
51- And olsun ki, bundan önce de İbrâhimʹe rüşdünü (uygun olanı, doğru yolu, doğru düşünmeyi) vermiştik ve biz bunu bilenlerdik..
52- Hani o bir vakit babasına ve kavmine, «nedir bu üzerine kapanıp durduğunuz heykeller? » demişti.
53- Onlar da, «babalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk» demişlerdi.
54- O da, «yemin ederim ki siz de, babalarınız da çok açık bir sapıklık içindesiniz» demişti.
55- Onlar, «sen bize hakikati mi getirdin, yoksa sen şaka edenlerden misin? » demişlerdi.
56- İbrâhim onlara, «bilâkis (ciddi söylüyorum). Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbıdır ki onları yokluk karanlığını yırtıp yaratmıştır ve ben de buna şâhit olanlardanım» demişti.
57- «Allahʹa and olsun ki, siz arkanızı çevirip gittiğinizde herhalde putlarınıza bir tuzak kuracağım» (diye kendi kendine fısıldamıştı).
58- Derken İbrâhim, onları parça parça etti; ancak dönüp başvururlar diye (putların en) büyüğünü kırmadı.
59- «İlâhlarımıza bu işi kim yaptı? O herhalde zâlimlerdendir» dediler.
60- Onlardan bir kısmı, «İbrâhim denen bir genç bunları diline dolayıp duruyordu» dediler.
61- «Bunların şâhitlik etmeleri için onu halkın önüne getirin» dediler.
62- «Ey İbrâhim! bunu sen mi yaptın ilâhlarımıza? » dediler.
63- İbrâhim, «belki bu işi onların şu büyüğü yapmıştır; eğer konuşabiliyorlarsa, onlara sorun» dedi.
64- Bunun üzerine kendi vicdanlarına dönüp «şüphesiz ki siz haksızlarsınız» dediler.
65- Sonra da başları üzerine döndüler de «and olsun ki bunların konuşmıyacağını sen de bilirsin» dediler.
66- İbrâhim, «siz Allahʹı bırakıp hiçbir şey ile size yarar ve zarar vermeyecek şeylere mi tapıyorsunuz?!
67- Size de, Allahʹtan başka taptıklarınıza da yuh olsun! Hâlâ aklınızı kullanmıyacak mısınız? » dedi.
68- Onlar, «eğer (İbrâhimʹe cezâ olarak bir şey) yapacaksınız onu ateşte yakın da tanrılarınıza yardımcı olun» dediler.
69- Biz de «ey ateş! serin ve selâmet ol İbrâhimʹe» dedik.
70- İbrâhimʹe tuzak kurmak istediler. Biz de onları hüsrâna uğrattık.
71- Hem İbrahimʹi, hem Lût’u âlemler için mubârek kıldığımız ülkeye (ulaştırıp) kurtardık.
72- Ve İbrâhimʹe İshâkʹı, fazla olarak da Yâkubʹu verdik ve hepsini de iyi-yararlı kişiler kıldık.
73- Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlı işleri işlemeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Zaten onlar bize ibâdet eden kullardı.
İLGİLİ HADÎSLER
«İbrahim Peygamber (A. S. ) (dış görünüşüyle) yalana benzer, (iç yüzüyle doğrunun tâ kendisi olan) üç söz söylemiştir. Bunlardan ikisi, Allahʹa ortak koşulan konuyla ilgilidir. Şöyle ki: Bayram yerine dâvet edildiğinde «ben rahatsızım» demiştir. Putları kırıp parçaladığında, «bunları kim kırdı? » sorusuna, «belki de büyükleri bu işi yapmıştır» diye cevap vermiştir ve eşi Sareʹnin kim olduğu kendisinden sorulunca da «kızkardeşimdir» demiştir. » (Hâfız İbn Ya’lâ)
İbrahim Peygamber’in (A. S. ) yalana benzer bu sözleri, aslında yalan değildir. «Ben hastayım» veya «Ben rahatsızım» demesi, ruhunun ve vicdanının putlardan, kötü ve bâtıl âdetlerden rahatsız bulunduğunu; «Putları kim kırdı? » sorusuna, «Belki de büyükleri bu işi yapmıştır» derken onu şarta bağlamıştı, «eğer konuşabileceklerse... » diye ilâve ederek, eğer bunlar cidden tanrılar iseler neden kendilerini koruyamadılar ve eğer aklediyorlarsa, kim tarafından kırılıp parçalandıklarını neden söyleyemiyorlar? şeklinde birtakım sorular doğurmayı amaçlamıştı. Nikâhlı eşi için de «kızkardeşimdir» demesi, dinde kardeşi olduğunu kasdetmesine yönelik bir anlatım şeklidir.
Bu yorumumuzun dayanağı ise, peygamberlere vâcip olan beş sıfatın söz konusu olmasıdır. O sıfatlardan biri de «sıdk»dır, yani her peygamber doğrudur, doğruyu söyler, asla yalana tevessül ve tenezzül etmez.
«İbrahim peygamber (A. S. ) ateşe atılırken, Allah bize yeter ve O ne güzel vekildir, demişti. » (Buharî/enbiyâ: 8, nikâh: 12- Müslim/fezâil: 154- Ebû Dâvud/talâk: 16- Tirmizî/tefsîr: 3/21- Ahmed: 2/403)
«İbrahim (A. S. ) ateşe atıldığında ise, şöyle demiştir: Allahım! Sen gökte birsin; ben de yeryüzünde yalnız sana ibâdet eden kulunum. » (Lübabu’t-te’vîl: 3/265)
«İbrahim Peygamberi (A. S. ) ateşe atılmak üzere bağladıkları zaman şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Allahım, senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Hamd sanadır. Mülk de senindir. Ortağın yoktur. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 3/184)
MUSAʹYA (A. S. ) İNDİRİLEN KİTAP VE O KİTABA FURKAN DENİLMESİ
«And olsun ki biz Musa ile Harunʹa hak ile bâtılı ayıran, Allah’tan korkup fenalıklardan sakınanlar için bir ışık, bir öğüt olan kitap verdik. »
Putperestlerin ve kitap ehlinin, Kur’ân-ı Kerîm’in İlâhî bir kitap olmadığını iddia etmeleri üzerine Cenâb-ı Hak ilgili âyetle, Tevratʹın süzülüp indirildiği kaynaktan Kurʹânʹın da süzülüp indirildiğine dikkatleri çekmekte ve şu âyetle her türlü şüphe ve iddiaları reddetmektedir: «İşte bu (Kurʹân), indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Şimdi siz mi bunu inkâr ediyorsunuz?! »
Böylece her iki kutsal kitabın da hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden, günahı sevaptan, iyiyi kötüden ayıran, insanları dünya ve âhiret konularında aydınlatan ve her yanlarıyla öğüt ve ibret yansıtan İlâhî belgeler olduğu açıklanıyor.
Ne var ki, Tevrat indiği gibi korunamamış ve peşpeşe gelen istilâlarla ortadan kaybolmuş, sonraları bulunan bazı kısımları ve hafızalarda kalanları biraraya getirilerek bugünkü şeklini almıştır. İçinde İlâhî kelâm ve beyândan ziyade insan sözüne yer verilmiştir.
Arap Yarımadasıʹnda yaşayan putperestler Tevrat hakkında yumuşak davrandıkları halde, Kur’ân-ı Kerîm’e fazlasıyla hücum ediyorlardı. Oysa her ikisi de aynı bahçenin ayrı ayrı gülleri olarak bulunuyordu.
Putperestlerin bu haksız hücumlarının birtakım psikolojik, sosyal ve ekonomik sebepleri söz konusu idi. Şöyle ki: Tevrat sadece İsrâil oğulları’na indirilmiş bir kitaptı. Yahudîler misyonerlikten uzak, kendi anlayışlarına göre, millî bir din ve hattâ millî bir ilâh düşünce ve inancı içinde dışa açılmayan bir millet idi. O bakımdan putperestlerin menfaatlerine dokunan bir yanı yoktu. Kur’ân-ı Kerîm, cihan kitabı olarak bütün milletleri yönlendirecek, insan hayatının her safhasıyla yakından ilgilenecek kudrette idi. Her türlü maddî ve mânevî müeyyideleri beraberinde getiren bir muhtevada bulunuyordu. Arap Yarımadası’nda her türlü hayasızlığın önüne geçmeyi, ahlâksızlığa son vermeyi, bâtıl ilâhları kaldırmayı, zulüm ve talancılığın önüne aşılması mümkün olmayan bir sed koymayı, sağlam aile yuvalarını kurmayı, kadınları çarşı, pazarda satılmaktan kurtarmayı, onları annelik vakar ve şerefiyle lâyık oldukları yere oturtmayı, her yanda mutlak adâleti sağlamayı, yalnız Allahʹa kul olmayı müessesleştiren Allahʹın insanlara en son mesajıydı.
Bunca hakikatleri beraberinde taşıyan Kur’ân ve ondan önce indirilen diğer İlâhî kitaplardan kimler öğüt alabilir, kimler onlarla doğru yolu görüp seçebilir? Kur’ân ilgili âyetlerle şu üç özelliğe sahip olanları göstermektedir:
1- Allah’tan korkup kötülüklerden sakınanlar.
2- Allahʹtan utanıp gizli-aşikâr her hal ve durumda kendini İlâhî nizama uydurmaya çalışanlar.
3- Kıyâmetten ve o gündeki hesap ve cezadan korkup tetik üzere olanlar..
Kalpleri küfür isiyle kararıp kapananlar; gözleri kin ve azgınlıkla körelip hakikati göremiyenler; kulakları mal ve şehvet hırsıyla tıkanıp başka hiçbir şeyi duyamıyacak kadar sağırlaşanlar, elbette ki Kur’ân’ın ışığını göremez, onun bütünüyle İlâhî kudretten alıp yansıttığını anlayamaz ve peygamber sesini işitemezler.
İBRAHİM (A. S. ) KISSASINDAN MÜʹMİNLERE MESAJLAR
«And olsun ki, bundan önce de İbrahimʹe rüşdünü (uygun olanı, doğru yolu, doğru düşünmeyi) vermiştik ve biz bunu bilenlerdik. »
Önce Cenâb-ı Hak, doğru yoldan sapıp azdıran ve hakka karşı tuğyan eden milletlerin, tarihin hiç bir dönem ve çağında sahneden eksik olmadığını; gönderilen her peygambere daha çok bunların tepki gösterip karşı koyduğunu belirtiyor. Bu tür olayların kaynağının küfür ve cehalet olduğuna temasla inkâr ve tuğyanın günün şartlarına, sosyal gelişmelerine göre kılıf değiştirdiğine işarette bulunuyor. Böylece Mekkeʹde çok çetin mücadeleler veren ve o yüzden birçok saldırılara mâruz kalan mü’minler teselli edilmekte; yaşamakta olan imân ehlinin de bu gibi zorluklarla, şarlatanlıklarla karşılaşabilecekleri dolaylı şekilde anlatılmaktadır. Ama her şeye rağmen, imân cephesi, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) nurlu yolunda yürümesini bildiği takdirde, er-geç başarıya erişeceğinde şüphe yoktur; tıpkı İbrahim Peygamber (A. S. )ın azgın kâfirlerin şerrinden kurtulup Tevhid İnancı’nı yayma imkânı bulduğu ve başarılı hizmetler verdiği gibi..
O bakımdan Cenâb-ı Hak, Musa Peygamber’e indirilen Tevrat’ın bir özelliğini hatırlattıktan sonra, Mekkeʹdeki olayların seyriyle benzerlik arzeden İbrahim (A. S. ) kıssasına geçti ve müʹminlere öğretici, eğitici ve düşündürücü birtakım mesajlar vermeyi murat etti. Şöyle ki:
1- Peygamberlik Allah’ın yüksek bir lûtfudur ki onu dilediğine verir. Nitekim İbrahimʹe (A. S. ) bu şerefli görev pek genç yaşında tevdi edilmiş ve o da örnek alınacak hizmetlerde bulunmuştur.
O halde peygamberlik Hz. Muhammed (A. S. ) ile son bulup mühürlendiğine göre, Ondan sonra kime dinde anlayışlı ve bilgili olma basîreti verilmişse, mutlaka o, hizmete ehil görülmüş ve peygamberlere vâris olma düzeyine getirilmiş demektir.
2- Olgun insan, kâmil mü’min ve şerefli bir kişi olabilmek için herhalde Allah’a dosdoğru kul olmak gerekir. Peygambere (A. S. ) uymak bu kulluğun statüsünü insana öğretir.
3- Allah’a imân, şereflerin, nimetlerin en üstünüdür. Allahʹın hoşnutluğu her şeyin fevkindedir. Babası ve ailesi sapıtmış bulunan bir mü’minin, onları günün şartlarını dikkate alarak ve mantıkî ölçülerle hareket ederek uyarması, doğru yola çağırması farzdır. İbrahim (A. S. )ın ilk adımda babasını ve yakınlarını Allahʹı bilip ibâdet etmeğe çağırmasının anlamı budur.
4- Kötü âdetlere; dede ve babalardan mîras kalan yanlış yola uymak, şüphesiz ki aklın ve sağduyunun ölçüsü ve gereği değildir. Ruhun muhtaç olduğu hakiki gıdayı ancak İlâhî buyruklar ve onlara uygun olan iyi, yararlı âdetler karşılar.
5- İnsanları Allah yoluna davet ederken, çok ciddi olmak gerekir. Gerçekleri öğretirken, hakikat ışığını yansıtırken şakanın, ciddiyetsizliğin yeri yoktur. İbrahim Peygamber’in (A. S. ) kâfirleri Hakkʹa kulluğa dâveti hep ciddiyet içinde geçmiştir.
6- İyice güç oluşturmadan küfrün karşısına şiddetle çıkmak, yarar yerine zarar getirir. İbrahim (A. S. )ın gerek Nemrudʹa, gerekse kendi çevresine ve yakınlarına karşı tutumu hep bu metodun yönlendirici zerafeti doğrultusunda cereyan etmiştir.
7- Ateşin İbrahim Peygamber’i (A. S. ) yakmaması, peygamberliğini kanıtlar mahiyette bir mu’cizedir ve muʹcize ise, peygamberlere hastır. Diğer kâmil mürşitler ancak -Allah dilerse- kerâmet izhar edebilirler.
8- Hak dine davet ederken keskin bir zekâya, kuvvetli bir mantığa, geniş dinî kültüre ve sonra da genel kültüre ihtiyaç vardır. Bu gibi yetenekleri olmayanların irşat hizmetinde öncülük etmeleri başarıya pek götürmez. O bakımdan işi ehline vermek ve devamlı ehil kişileri yetiştirmek şarttır. İbrahim Peygamber’in Lût Peygamberi belli bir bölgeye göndermesi bunun güzel örneklerinden biridir.
9- İrşat ve teblîğ görevini sürdürürken karşımıza çıkan bir düşünceyi, bir ideolojiyi, bir tezi duygumuzla değil, aklımızla inceleyip sonuca varmaya çalışmamız en uygun metottur. İbrahim Peygamber’in gerek Nemrud’a, gerekse diğer kâfirlere karşı aklî delilleri sıralaması ve çoğu zaman aklın rehberliğini seçmesi bundandır.
10- Hak, kemiyet bakımından zayıf da olsa, keyfiyet bakımından mutlaka kuvvetlidir ve üstündür. O bakımdan olayları sabırla karşılayıp akıl ve mantık ölçülerine göre incelediğimiz ve sonucu imânın ışığı altında değerlendirdiğimiz ölçüde başarılı olabiliriz. İbrahim Peygamber’in hayatı boyunca bu ölçünün dışına çıkmadığını anlıyoruz.
11- Yahudîlerin dikkati İbrahimʹe, İshâk’a ve Yâkubʹa çekilerek Kurʹânʹın bu peygamberleri lâyık oldukları şekilde tanıttığı, o bakımdan Yahudilerin de son peygamber Hz. Muhammed’i (A. S. ) akıl ve insaf ile incelemeleri ve Tevrat’ta haber mahiyetinde geçen belgelerle karşılaştırmaları hatırlatılıyor.
12- İbrahim (A. S. ) ile Lût (A. S. )ın âlemler için mübarek kılman ülkeye giderek kurtuldukları anlaşılıyor. Burada mübarek kılınan ülkenin Şam; Filistin, Mekke ve Medine olması kuvvetle muhtemeldir. Klasik tefsirlerde bu yerin Harran veya Şam olduğundan söz edilir. Nitekim İbrahim Peygamberʹin önceleri Harran ve Musul dolaylarında bulunduğu, sonra Şam ve Hicaz yörelerine hicret ettiği ve Lût Peygamber’in de İbrahim Peygamberle birlikte Harran ve Musul kesiminden ayrıldığı, önce Şam’a uğradığı, sonra da Lût gölünün bulunduğu Sodom şehrini irşada memur edildiği bilinmektedir.
NAMAZ VE ZEKÂT
«Onlara hayırlı işleri işlemeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Zaten onlar bize ibâdet eden kullardı. »
İbrahim, İshak ve Yakub (salât-ü selâm hepsine olsun) peygamberlerin iyi-yararlı kişiler oldukları; topluma ve milletlere önder olma vasıf ve yeteneğinde yaratıldıkları; İlâhî emirlere uyarak insanları doğru yola çağırdıkları belirtildikten sonra, daha çok şu dört önemli hususun kendilerine vahiy ile emredildiği açıklanıyor:
1- Hayırlı işlerde bulunmak,
2- Namaz kılmak,
3- Zekât vermek,
4- Allahʹa ibâdete devam etmek..
İşte her peygambere mutlaka bu dört emir verilmiştir. İbrahim, İshak ve Yakub (salât-ü selâm hepsine olsun) bu konuda misal veriliyor. Çünkü hayırsız, namazsız, zekâtsız ve ibâdetsiz hak din yoktur ve olamaz da. Bu vecîbeler dindarlığın temelini, özünü ve mayasını oluşturur.
Kurʹân-ı Kerîm bu açıklama ile namaz kılmayan, zekât vermeyen Yahudi ve Hıristiyanların dikkatini çekiyor; dinin özünden ve mayasından koptuklarını hatırlatarak, Hakk’ın dâvetine gönül kulağını vermelerini istiyor.
Aynı zamanda insanlara lider ve önder olacak kişilerde bu ve benzeri sıfatların ve özelliklerin bulunmasının lüzumuna işâretle, müʹminlere sağlam bir ölçü ve kıstas veriliyor. Sonra da daha önce gönderilen her peygamberin, insan olduğuna, insanlar arasından seçilip görevlendirildiğine işâretle, putperestlerin yersiz birtakım iddiaları reddediliyor; Hz. Muhammedʹin de (A. S. ) şerefli bir aileden gelme bir insan olmasından daha tabii ne olabilir, hususu işlenerek İlâhî sünnetin bu yöndeki tecellisi bildiriliyor.
Kur’ân-ı Kerîm’de tam beş yerde az farklı safhalarıyla, değişik öğüt ve ibretli yanlarıyla İbrahim (A. S. ) kıssası anlatılmakta ve her beş yerde de bu kadri yüce peygamber hakkında idrâklerimizi uyanık tutmamız istenmektedir. Çünkü semavî dinler bu büyük peygamberin «hanîf» odağında birleşip «Tevhîd İnancı»na lâyıkıyla sarılabilirler. (Bilgi için bak: Bakara Sûresi: 124-141, 258-260- En’âm Sûresi: 74-84- Tevbe Sûresi: 114- Hud Sûresi: 69-76- Hicr Sûresi: 51-58- İbrahim Sûresi: 35-41. âyetlerin tefsiri)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, Mekkeʹde çetin mücadele verip küfrün saldırısına uğrayan müʹminler teselli edildi. Bunun için Musa Peygamber’e (A. S. ) indirilen Tevratʹın ışık ve sağlam bir kıstas olduğuna dikkatler çekilerek, Yahudilerin bu kitapla amel etmediklerine, son peygamberle ilgili belgeleri değiştirdiklerine işâret edildi. Arkasından İbrahim (A. S. )ın kıssasına geniş yer verilerek hem müşriklerin iddiaları reddedildi, hem de mü’minlere on iki kadar mesaj verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, tarihte küfrün saldırısına uğrayan iki peygamber daha misal veriliyor. Dayanma gücünü ortaya koyan o peygamberlerin çok geçmeden Allah’ın yardımına mazhar oldukları belirtilerek, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yakında küfür diyarından kurtulacağına işâret ediliyor; aynı zamanda müʹminlere moral verilip teselli ilhâmında bulunuluyor.