De ki: "Ben sizi ancak vahy ile uyarıyorum." Ama sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmezler.
قُلْ اِنَّمَٓا اُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاءَ اِذَا مَا يُنْذَرُونَ
ḳul innemā unƶirukum bi l-veHyi ve lā yesmeǔ S-Summu d-duǎā'e iƶā mā yunƶerūne
Andolsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak "Eyvah bize! Gerçekten biz zalim kimselerdik" diyeceklerdir.
وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَاوَيْلَنَا اِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ
ve le in messethum nefHatun min ǎƶābi rabbike le yeḳūlunne yā veylenā innā kunnā Zālimīne
Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَا وَكَفٰى بِنَا حَاسِبِينَ
ve neDeǔ l-mevāzīne l-ḳisTa li yevmi l-ḳiyāmeti fe lā tuZlemu nefsun şey'en ve in kāne miṧḳāle Habbetin min ḣardelin eteynā bihā ve kefā binā Hāsibīne
Andolsun, biz Musa ile Harun'a, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için o Furkan'ı (Tevrat'ı) bir ışık ve öğüt olarak verdik.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى وَهٰرُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاءً وَذِكْرًا لِلْمُتَّقِينَ
ve leḳad āteynā mūsā ve hārūne l-furḳāne ve Diyā'en ve ƶikran li l-mutteḳīne
Onlar, görmedikleri halde Rablerinden içten içe korkarlar. Onlar kıyamet gününden de korkarlar.
اَلَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَهُمْ مِنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ
(e)lleƶīne yeḣşevne rabbehum bi l-ğaybi ve hum mine s-sāǎti muşfiḳūne
İşte bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkar ediyorsunuz?
وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُ اَفَاَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ
ve hāƶā ƶikrun mubārakun enzelnāhu e fe entum lehu munkirūne
Andolsun, daha önce de İbrahim'e doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik. Biz zaten onu biliyorduk.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَٓا اِبْرٰهِيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِهِ عَالِمِينَ
ve leḳad āteynā ibrāhīme ruşdehu min ḳablu ve kunnā bihi ǎālimīne
Hani o, babasına ve kavmine, "Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?" demişti.
اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هٰذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي اَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ
iƶ ḳāle li ebīhi ve ḳavmihi mā hāƶihi t-temāṧīlu lletī entum lehā ǎākifūne
"Babalarımızı bunlara ibadet ediyor bulduk" dediler.
قَالُوا وَجَدْنَا اٰبَٓاءَنَا لَهَا عَابِدِينَ
ḳālū vecednā ābā'enā lehā ǎābidīne
İbrahim, "Andolsun, siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz" dedi.
قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
ḳāle le ḳad kuntum entum ve ābā'ukum fī Delālin mubīnin
"Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen bizimle eğleniyor musun?" dediler.
قَالُوا اَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ اَمْ اَنْتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ
ḳālū e ci'tenā bi l-Haḳḳi em ente mine l-lāǐbīne
İbrahim, dedi ki: "Hayır! Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir. O, bunları yaratandır ve ben de buna şahitlik edenlerdenim."
قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ وَاَنَا۬ عَلٰى ذٰلِكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ
ḳāle bel rabbukum rabbu s-semāvāti ve l-erDi elleƶī feTarahunne ve enā ǎlā ƶālikum mine ş-şāhidīne
Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.
وَتَاللّٰهِ لَاَكِيدَنَّ اَصْنَامَكُمْ بَعْدَ اَنْ تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ
ve tāllahi le ekīdenne eSnāmekum beǎ'de en tuvellū mudbirīne