Mü'minun Suresi 43-50. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَا كُلَّ مَا جَاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضًا وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَادِيثَ فَبُعْدًا لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ فَقَالُوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُٓ اٰيَةً وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ

48.

Hiçbir ümmet, kendi ecelinin önüne geçemez, onu geciktiremez de.

Diyanet İşleri

44.

Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete kendi peygamberi geldikçe, onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından helak ettik ve onları birer ibretli hikaye yaptık. Artık inanmayan bir kavim, Allah'ın rahmetinden uzak olsun!

45-46.

(45-46) Sonra Musa ve kardeşi Harun'u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.

47.

Bu yüzden, "Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız" dediler.

48.

Böylece ikisini de yalanladılar, bu yüzden de helak edilenlerden oldular.

49.

Andolsun, hidayete ersinler diye Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.

50.

Meryem oğlu İsa'yı ve annesini büyük bir mucize kıldık ve her ikisini de oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdik.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

43- Hiçbir ümmet (yok edilip silinecek) süresini ne ileri geçer, ne de ondan geri kalır, (belirlenmiş vakit gelince İlâhî hüküm tecelli eder).

44- Sonra peygamberleri ardarda gönderdik. Ne kadar bir ümmete bir peygamber geldiyse, onu yalanladılar. Biz de onları arka arkaya (yok edip) hepsini birer masal yapıverdik. İmân etmeyen bir kavme (rahmet ve yardımdan) uzaklık olsun.

45- 46- Sonra da Musa ile kardeşi Hârunʹu, Firʹavnʹa ve onun yan­daşlarına muʹcizelerle ve çok açık belge ve delillerle gönderdik. Onlar ise büyüklük tasladılar. Zaten onlar dik başlı, kendilerini çok yükseklerde gö­ren bir milletti.

47- «Biz dediler, bizim gibi (yeyip içen) iki insana hiç inanır mıyız. Kaldı ki ikisinin de kavmi bize kulluk etmekteler. »

48- Böylece Musa ile Hârunʹu yalanladılar da bu yüzden yok edilen (bedbaht)lardan oldular.

49- And olsun ki Musaʹya o kitabı (Tevratʹı) verdik ki, onlar doğru yolu bulsunlar.

50- Meryem’in oğlu ile onun anasını da bir muʹcize olarak sunduk. Onları yüksekçe pınarı olan düz, oturmaya elverişli bir tepeye yerleştirip barındırdık.

PEYGAMBERLERİN ARDARDA GÖNDERİLMESİ

«Sonra peygamberleri ardarda gönderdik.. »

Âd kavminden sonra, daha önce hakkında geniş bilgi sunduğumuz Semûd kavmi ortaya çıkıyor. Geçmiş olayların benzerleri yine tekrarlan­dığı gibi, tarih de tekerrür ediyor. Salih Peygamber (A. S. ) hem yalanlanı­yor, hem de ağır hücumlara, haksız ithamlara maruz kalıyor. Derken muʹ­cize tesir etmiyor ve sonunda diğer inkârcı azgın kavimler hakkında te­celli eden sünnetullah tecelli edip hükmünü yürütüyor. Böylece Semûd kavmi de bir varmış, bir yokmuş masalına çevriliyor ve helâk edilegelen kavim ve milletler zincirine bir halka daha ekleniyor.

Arkasından her kavim ve millete ardarda kendilerinden seçilen pey­gamberler gönderiliyor. Geçmişte olduğu gibi, ibret alan olmuyor. Aynı tartışma, sürtüşme, mücadele, inat ve tuğyan, yalanlama ve suçlamalar birbirini izliyor. Böylece her millet için ezelde takdîr edilen süre dolunca, vakti-saati geciktirilmeden İlâhî hüküm indiriliyor ve inatçı kâfirler sahne­den siliniyor. Başlarına gelen azâp birer masal ve bazan da birer efsane kalıbına sokularak dillerde dolaşıyor, kâğıtlar üzerinde şekil ve muhteva değiştirerek asıl sebep ve illetinden uzaklaştırılmış oluyor.

O nedenle Mekkeli putperestlerin de yakın gelecekte birer masal ola­caklarına işârette bulunularak, müʹminlere güven ve parlak gelecek vaʹdediliyor.

KENDİLERİNİ YÜKSEKLERDE GÖREN MAĞRURLAR

«Sonra da Musa ile kardeşi Hârun’u, Fir’avn’a ve onun yandaşları­na muʹcizelerle ve çok açık belge ve delillerle gönderdik. Onlar ise, bü­yüklük tasladılar. Zaten dikbaşlı, kendilerini çok yükseklerde gören bir milletti. »

Firʹavn ve ülkesinin ileri gelenlerinden oluşan yandaşlarının inkâr ve zulümleri değişik bir kanalda gün geçtikçe kabarıp yükseliyordu. Mısır’ın yerli halkından olmayan İsrâil oğullarıʹna ikinci, hattâ üçüncü sınıf vatan­daş muamelesi reva görülüyor ve köle gibi kullanılıyorlardı. II. Ramses denilen Fir’avn, dalkavuklarının taparcasına onun önünde eğilmeleriyle büsbütün ölçüsünü kaybediyor ve kendini ilâhlaştıracak kadar şımarıyor­du. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Musa (A. S. ) ile kardeşi Hârun’u (A. S. ) on­lara peygamber olarak açık muʹcizelerle gönderdi. Allah’a kul olmayı, pey­gambere ümmet olmayı gururlarına yediremiyerek onu kendileri için aşa­ğılık sayan o inkârcı şımarıklar, hakkın karşısında çelişkiye düştüler ve doğru cevap ve karşılık veremiyerek bocaladılar. Öyle ki, Firʹavn, hem ken­disi bir insan olduğu halde ilâhlık iddiasında bulunuyor, hem de insanlar­dan peygamber (İlâhî elçi) olamıyacağını savunuyordu. (Geniş bilgi için bak: Bakara Sûresi: 49, 50, A’raf Sûresi: 103-136, Yunus Sûresi: 75-92, İsrâ Sûresi: 101-104, Tâ-Hâ Sûresi: 9. âyetlerin tefsiri)

Kurʹân-ı Kerîmʹin bu bölümünde kıssanın bir özeti verilirken, bilhas­sa şu nokta belirtilmek isteniyor: Taştan, ağaçtan yontulup şekillendirilen cisimleri ilâh kabul eden müşriklerin; Hz. Muhammed’in (A. S. ) insan olduğu için Allah’ın elçisi olamıyacağı hakkındaki iddialarının bir benzeri­nin tarihte geçtiği haber veriliyor. Yahudilerin Allahʹın son mesajı Kurʹân’a karşı gelip dikbaşlık ederek kendilerini üstün görmeleriyle Firʹavn ve yandaşlarının tutum ve anlayışı arasında birkaç yönden benzerlik bulun­duğuna işâret ediliyor. Aynı ölçüsüzlükleri ve isyankâr tavırlarını Meryem oğlu İsa’ya (A. S. ) ve annesine karşı yaptıklarına da ayrıca dikkatler çe­kiliyor.

İSA (A. S. ) İLE ANNESİNİN BİRER MUʹCİZE SAYILMASI

«Meryemʹin oğlu ile onun anasını da birer muʹcize olarak sunduk. Onları yüksekçe, pınarı olan düz, oturmaya elverişli bir tepeye yerleştirip barındırdık. »

Kurʹân bu konuyu işlerken, daha çok insanların ya ifrata kaçtıkları­na, ya da tefrite düştüklerine işârette bulunuyor. Gönderilen peygamber­leri inkâr edip Allah’ın insanlardan elçi seçip göndermiyeceğini iddia edip savunanlar tefrite düşerken, İsâ Peygamberʹi ve annesini ilâhlaştıranlar ise, ifrata kaçmışlardır. Fir’avn’ı da ilâhlaştıranlar daha da ileri giderek muʹcizevî bir yanı olmayan bir kralı övmede ölçüyü kaçırmışlardır.

Kur’ân’da münasebet düştükçe, Hıristiyanların İsa (A. S. ) ve annesi hakkındaki itikatları reddedilerek «Meryem oğlu İsa», «Meryem’in oğlu» şeklinde anılarak, İsaʹnın da, anasının da birer insan olduklarına dikkat­ler çekilir?

Ne var ki, gerek İsa (A. S. ), gerek annesi İlâhî iltifata mazhar olmuş birer bahtiyardır ve İlâhî mu’cize onlarda tecelli etmiştir. Öyle ki: İsa (A. S. ) Melek Cebrailʹin nefhasıyla ana rahminde oluşmuş, Meryem de bir erkekle birleşmeden İsaʹya gebe kalmıştır. Ancak burada bu muʹcizelerin hikmet ve amacı üzerinde durmuyoruz. Çünkü daha önceki birkaç sûre­de gerekli açıklamayı yapmış bulunuyoruz. (Bilgi için bak: Âl-i İmrân Sûresi: 45-49, Nisa Sûresi: 156-171, Meryem Sûresi: 16-35, Enbiyâ Sûresi: 91. âyetlerin tefsiri)

İsa (A. S. ) ile Annesi Meryem’in barındırıldıkları yer:

Kurʹân-ı Kerîm burada araştırıcılara ipucu vermek ve her türlü yan­lış yorumlara imkân vermemek için Meryem ile oğlu İsâ (A. S. )ın nasıl bir yerde barındıklarını üç özelliğiyle haber veriyor. Şöyle ki:

a) Yüksekçe düz bir arazi,

b) Oturmaya çok elverişli,

c) İçinde pınar bulunan bir yöre..

Şüphesiz ki bu özellikleri taşıyan birçok yerler ve yöreler vardır. An­cak İsa (A. S. ) ile annesinin Kudüsʹü terketmeleri üzerine nereye yerleş­tikleri araştırılıp incelendiği zaman bu anlaşılabilir.

İncil’de bu konuyla ilgili olarak fazla ve açık bir bilgi yoktur. Sade­ce Matta İncilʹinde şu cümlelere rastlamaktayız:

«Fakat Hirodes ölünce, işte Rabbin meleği Mısır’da Yusuf’a (Mer­yem’in nişanlısı) rüyada görünüp dedi: Kalk, çocuğu ve anasını (İsaʹyı ve Meryem’i) al ve İsrâil diyarına git; çünkü çocuğun canını arıyanlar öl­düler. Ve Yusuf kalktı ve çocuğu ve anasını aldı ve İsrâil diyarına gitti. Fakat (o sırada) babası Hirodesʹin yerine Arhelaosʹun Yahudiyeʹde kıral olduğunu işitince, oraya girmeğe korktu ve rüyada kendisine bildirip, Galile taraflarına çekildi ve gelip Nâsıra denilen şehirde oturdu. Tâ ki pey­gamberler vasıtasıyla «Nâsıralı çağırılacaktır» diye söylenen söz yerine gelsin. » (Matta İncil’i: 2/19-23)

Bu anlatımdan İsa (A. S. ) ile annesinin önce İsrail diyarı sayılan Ku­düs bölgesine götürüldükleri, ancak oraya yerleşmeden Nâsıra’ya göç ettikleri anlaşılıyor. Bu olaydan sonra Yahya Peygamber’in yakalanıp idam edileceğini öğrenen İsa Peygamber’in (A. S. ) önce Galileʹye çekildiği ve arkasından Nâsıraʹyı bırakıp Zeblun ve Naftali sınırlarında deniz kıyısın­da olan Kefernahum’a gelip oturduğu belirtiliyor. (Matta İncil’i : 4/12-14)

Şüphesiz bu yer değiştirme olayında İsa (A. S. )ın yalnız başına oldu­ğu pek söylenemez. Kuvvetli bir ihtimalle annesiyle birlikte gelip Kefernahumʹa yerleşmişlerdir.

Diğer yandan İncilʹi oluşturan kitaplardan biri olan «Resullerin İşleri»nde İsa Peygamberʹden sonra şakirtlerinin imân eden ihlaslı yedi kişi seçip Allah’ın sözünü teblîğ ile görevlendirdikleri ve bu yüzden yeni yeni şakirtler edindikleri belirtilir. Sonra da Yahudîler yalancı şahitler bulmak suretiyle, halk üzerinde geniş çapta tesir meydana getiren şakirt İtefanos’u öldürttüler. (Resullerin İşleri: 6/1-15)

Bundan hemen sonra 41. yılda Romaʹdan kral unvanı ile gönderilen Hirodes-Herode Agrippa zamanında da, Havari Yuhanna (St. Jean)ın kar­deşi Havari birinci Yakub (St. Jacques)ın başının kesildiği ve Havari Petrus (St. Pierre)un hapsedildiği yine Resullerin İşleri kitabında belirtilir. (Resullerin İşleri: 12/1-7) Bu arada Meryem’in nereye gittiğinden, nasıl olduğundan söz edilmez. Ne var ki, bu bölümün ışığı altında olayları değerlendirenler şu ifadeyi kul­lanmışlardır: «St. Jean, İsa Peygamber tarafından kendisine emanet edil­miş olan Meryem Ana’yı, Kudüsʹün yıldan yıla karışan ve herkesin kendi­ni savaş meydanında sanıp, her an ölüm beklediği, tehlikeli muhitinde tabiatiyle yalnız başına bırakamazlardı. Böylece Meryem Ana, Havari St. Jean ile beraber (M. S. 37-42) yılları arasında Küçük Asya eyaletine, Efes civarına gelmiştir. St. Jean Ege mıntıkasında geniş faaliyette bulunmuş ve bu arada İncilʹi teşkil eden kitaplar içinde kendisi tarafından yazılmış olan «Apokalips-Apoclipse» eserinde zikrettiği Küçük Asyaʹnın 7 kilisesi­ni kurmuştur. » (Efes mi, Kudüs mü? - Senior. Sayfa: 11/Ege Turizm Cemiyeti yayınla­rı - No: 3/1951)

Adı geçen kitapta «St. Jean, İsa Peygamber tarafından kendisine emanet edilmiş olan Meryem Anaʹyı... » cümlesinin sonunda kaynak olarak Yuhanna İncil’i 19. bab gösterilirse de, elimizdeki mevcut İncil nüs­halarında belirtilen babda böyle bir ibareye rastlayamadık.

O bakımdan Meryemʹin, İsâ (A. S. )ın göğe yükseltilmesinden sonra nereye gittiği veya nereye yerleşip kaldığı hakkında sağlıklı bir bilgi yok­tur. Hem Kur’ân-ı Kerîmʹde sadece Meryem’in değil, onun İsa (A. S. ) ile birlikte, yani henüz İsa (A. S. ) göğe yükseltilmeden önce, içinde pınarı olan güzel bir yaylaya yerleştirildiği açıklanmaktadır. Matta İncilʹindeki «An­nesiyle birlikte gelip Kefernahumʹa yerleşmişlerdir» ifadesi, Kur’ân’ın be­yânına daha yakın ve uygun kabul edilebilir.

Allah daha iyisini bilir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Âd kavminden sonra birçok nesillerin gelip geç­tiği ve çoğunun inkâr ve tuğyanda ısrar etmelerinden dolayı yok edildik­leri, ibretli bir misal olarak verildi. Böylece Mekke’de Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimiz’i yalanlayan müşriklerin de yakında başaşağı getirileceklerine telmihte bulunuldu. Sonra da Musa (A. S. ) ile Firʹavn kıssasından öğüt alı­nacak birkaç safhaya değinildi ve İsa (A. S. )ın bir muʹcize anlamında ba­basız dünyaya getirildiğine dikkatler çekilerek Yahudilerin şerrinden kaç­tığına işâret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, bütün peygamberlerin Tevhîd İnancı esasında bir­leştikleri ve hepsinin de temiz, yararlı gıdalardan yararlanmayı telkîn et­tiği belirtiliyor. Sonra da ümmetlerin bu esastan kopup bölündüklerine, çeşitli mezhepler kurduklarına atıf yapılarak Muhammed (A. S. ) Ümme­tinin bu konuda çok dikkatli olmaları isteniliyor. Arkasından Mekkeʹnin re­fah içinde olup mal ve evlât çokluğuyla böbürlenen gafil ileri gelenleri ko­nu edilerek, yakında her şeyin aleyhlerine döneceği hatırlatılıyor.