Hiçbir ümmet, kendi ecelinin önüne geçemez, onu geciktiremez de.
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ
mā tesbiḳu min ummetin ecelehā ve mā yeste'ḣirūne
Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete kendi peygamberi geldikçe, onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından helak ettik ve onları birer ibretli hikaye yaptık. Artık inanmayan bir kavim, Allah'ın rahmetinden uzak olsun!
ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَا كُلَّ مَا جَاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضًا وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَادِيثَ فَبُعْدًا لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ
ṧumme erselnā rusulenā tetrā kulle mā cā'e ummeten rasūluhā keƶƶebūhu fe etbeǎ'nā beǎ'Dehum beǎ'Dan ve ceǎlnāhum eHādīṧe fe buǎ'den li ḳavmin lā yu'minūne
(45-46) Sonra Musa ve kardeşi Harun'u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.
ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ
ṧumme erselnā mūsā ve eḣāhu hārūne bi āyātinā ve sulTānin mubīnin / ilā fir'ǎvne ve meleihi fe stekberū ve kānū ḳavmen ǎālīne
Bu yüzden, "Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız" dediler.
فَقَالُوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ
fe ḳālū e nu'minu li beşerayni miṧlinā ve ḳavmuhumā lenā ǎābidūne
Böylece ikisini de yalanladılar, bu yüzden de helak edilenlerden oldular.
فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ
fe keƶƶebūhumā fe kānū mine l-muhlekīne
Andolsun, hidayete ersinler diye Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
ve leḳad āteynā mūsā l-kitābe leǎllehum yehtedūne
Meryem oğlu İsa'yı ve annesini büyük bir mucize kıldık ve her ikisini de oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdik.
وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُٓ اٰيَةً وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ
ve ceǎlnā bne meryeme ve ummehu āyeten ve āveynāhumā ilā rabvetin ƶāti ḳarārin ve meǐynin
Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamamen bilirim.
يَاأَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا اِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ
yā eyyuhā r-rusulu kulū mine T-Tayyibāti ve ǎ'melū SāliHen innī bimā teǎ'melūne ǎlīmun
Şüphesiz bu (İslam), tek bir din olarak sizin dininizdir. Ben de Rabbinizim. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının.
وَاِنَّ هٰذِهِٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ
ve inne hāƶihi ummetukum ummeten vāHideten ve enā rabbukum fe tteḳūni
(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.
فَتَقَطَّعُوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
fe teḳaTTaǔ emrahum beynehum zuburan kullu Hizbin bimā ledeyhim feriHūne
Ey Muhammed! Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!
فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى حِينٍ
fe ƶerhum fī ğamratihim Hattā Hīnin
(55-56) Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar!
اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ
e yeHsebūne ennemā numidduhum bihi min mālin ve benīne / nusāriǔ lehum fī l-ḣayrāti bel lā yeş'ǔrūne
Rablerinin azametinden korkup titreyenler,
اِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ
inne (e)lleƶīne hum min ḣaşyeti rabbihim muşfiḳūne
Rablerinin ayetlerine inananlar,
وَالَّذِينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ
ve(e)lleƶīne hum bi āyāti rabbihim yu'minūne
Rablerine ortak koşmayanlar,
وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ
ve(e)lleƶīne hum bi rabbihim lā yuşrikūne