MEÂLİ:
48- Sen, Rabbin hükmünü sabırla bekle de, o balığın arkadaşı (Yunus) gibi olma. Hani o öfkeye kapılıp üzüntü içinde (Rabbına) seslenip duâ etmişti.
49- Eğer Rabbından ona bir lütuf nîmeti erişmeseydi, yerilecek bir halde çırılçıplak (sahile) atılacaktı.
50- Ama Rabbi onu seçti de iyi-yararlı kişilerden eyledi.
51- Kâfirler, Kurʹânʹı işittikleri zaman neredeyse seni gözleriyle yerinden devireceklerdi; «Bu herhalde delinin biridir» diyorlardı.
52- Halbuki Kurʹân, ancak milletler için bir öğüttür.
BALIĞIN ARKADAŞI YUNUS (A. S. )
«Sen, Rabbin hükmünü sabırla bekle de, o balığın arkadaşı (Yunus) gibi olma. Hani o öfkeye kapılıp üzüntü içinde (Rabbına) seslenip duâ etmişti.. »
Mekkeli müşriklerin zulüm, işkence ve şarlatanlığı, İslâm’ın karşısına aşılması zor engeller koymuştu. O yüzden hem Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, hem de arkadaşları için için üzülüyor ve bazı mü’minlerin zaman zaman sabrı taşıyordu. O kadar ki, va’dedilen İlâhî hükmün hemen inmesini istiyor ve bu hususta fazla beklemeye âdeta tahammül edemiyorlardı. Oysa buna gerek yoktu. Önemli olan Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini dosdoğru teblîğ edip anlatmaktı. Peygamber (A. S. ) Efendimiz bunu kusursuz şekilde yerine getiriyordu. Ancak hidâyet (doğru yola eriştirmek) İlâhî sınıra girer; beşerin o sınırı aşmaya çalışması kesinlikle yanlıştır ve haddini bilmezliktir. Resûlüllâh (A. S. ) bu inceliği çok iyi biliyor, elinden geldiğince hem sabrediyor, hem de İlâhî hidâyeti temenni ediyordu. Ashâb-ı Kirâmʹdan bir kısmı ise, bu hususta biraz sabırsızlık gösteriyordu. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hak, o sabırsızlık gösteren mü’minleri aydınlatmak ve onlara ait sınırı göstermek için Yunus Peygamber’i (A. S. ) misâl verdi. Şöyle ki:
Tarihte Musul civarında nüfusu yüz binin üstünde olan Ninova Şehrine uyarıcı ve müjdeleyici olarak Yunus, peygamber hüviyetiyle gönderilmişti. Yıllarca irşâd ve teblîğ o bölge halkı üzerinde olumlu bir tesir bırakmayınca, yani hakkı red ve inkâr edenler doğru yolu seçmeyip günah ve sapıklıkta ısrar edince, İlâhî hükmün (dünyada inecek olan azabının) yakın olduğu bildirilmişti. Buna rağmen Ninovalıʹlar uslanmamış, dönüş yapmamış ve şımarıklıklarına devam etmişlerdi. İnecek azabın geciktiğini gören Yunus Peygamber (A. S. ) sabırsızlanmış ve öfkelenerek Ninova Şehrini terketmişti. Şüphesiz bu davranış bir peygamberin bulunduğu dereceye göre çok hatâlı idi. Cenâb-ı Hak, Yunus Peygamber’i o yüzden çetin bir sınava tabi tuttu; çok geçmeden o, balığa yem oldu. Ne var ki, İlâhî irâde tecelli edip balığa: «Onu hazmetme, karnında diri olarak tut! » diye ilhâmda bulundu. Yunus (A. S. )ın şehri terketmesinden sonra Ninova üzerine bulutumsu siyah bir tabaka inmeye başladı. Onlar bunun farkına varıp Allahʹa yönelerek tevbe ve istiğfarda bulundular ve kusurlarının bağışlanmasını dilediler. Tabiatıyla bu dönüş kitlesel idi. İnen hiçbir azap geri alınmadığı halde, Cenâb-ı Hak o azabı kaldırdı. Böylece Yunus (A. S. ) da, Ninovalı’lar da boylarının ölçüsünü almış oldular. 48. âyetle bu olaya parmak basılarak Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in ve arkadaşlarının sözünü ettiğimiz hususta sabırlı olmaları emredilmekte; Yunus’a (A. S. ) benzememeleri, yani Onun gibi sabırsızlık göstermemeleri bildirilmekte ve çok dikkatli olmaları hatırlatılmaktadır. (Fazla bilgi için bak: Yunus Sûresi: 98, 99- Enbiyâ Sûresi: 87, 88 ve Saffat Sûresi: 139-148. âyetlerin tefsîri)
Aynı zamanda bu misâl ile teblîğ ve irşâd metodunda çok önemli yeri olan başarı sağlamanın bir ucunun sabırlı, temkinli, ümitli ve güvenli olmaya bağlı bulunduğuna işâret vardır. Diğer yandan Ninova’nın Hakk’a dönüp hidâyete eriştirildikleri gibi, yakın gelecekte Mekkeli putperestlerin de Hakk’a dönüp teslimiyet gösterecekleri dolaylı şekilde haber veriliyor. Nitekim öyle oldu; Mekke’nin fethedilmesiyle bu kapı açıldı ve düne kadar mü’minlere karşı amansız birer düşman olan bu insanlar bugün onlarla din kardeşi olma bahtiyarlığına eriştiler.
Şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın bu sünneti, şartlar elverdiği ve ortam hazırlandığı her çağda ve dönemde hükmünü yürütür; yeter ki Hakk’ı savunan mü’minler kendilerine düşen görevi yürütürken birlik ve beraberlik içinde bulunsunlar ve niyetleri hâlis olsun..
NAZAR (GÖZ DEĞMESİ) KONUSU
«Kâfirler, Kurʹân’ı işittikleri zaman neredeyse seni gözleriyle yerinden devirecekler.. »
Bu âyetin nazarla ilgili olduğunu söyleyenler hayli çoktur. Zira Mekkeli azgın müşriklerin kini o dereceye varmıştı ki, Resûlüllah’ı (A. S. ) gördükleri ve Onun mübarek ağzından çıkan Kur’ân âyetlerini duydukları zaman kin ve nefret dolu gözlerini Ona çevirirlerdi de neredeyse Onu bir anda yok etmeyi akıllarından geçirirlerdi.
Hattâ müşriklerin arasında göz değme tesiri yüksek olarak bilinen kişiler bu maksatla Hz. Peygamber’e (A. S. ) dikkatle bakıp öldürücü bir hastalık veya olayla karşılaşmasını temenni ederlerdi. Rivâyete göre, göz değmesi konusu Beni Esed Kabilesiʹnde çok yaygındı; yani o kabilenin insanlarının gözleri çok keskin idi, hayretle, dikkatle baktıkları bir şeyde olumsuz tesirler meydana getirirlerdi. Kurtubî’nin tesbitine göre, onlar semiz bir inek veya deve görünce, câriyelerini çağırırlar ve «selenizi, dirheminizi alıp gelin, az sonra ileride şu devenin veya sığırın eti satılacak, bize de bir miktar satın alın» diye emrederlerdi. (Tefsîr-i Kurtubî: 18/254)
Onlar göz değmesini de şöyle sağlarlardı: «Doğrusu hayret, bugüne kadar böylesine güzel, böylesine semiz bir koyun veya deve görmedim! » derler ve gözlerini o hayvan üzerine dikerlerdi. Çok geçmeden o hayvan hastalanır ve bıçağın altına girerdi.
Yine rivâyete göre, Beni Esed Kabilesi’nde nazar hususunda bir adam çok meşhur olmuştu. Onu çağırıp Hz. Muhammed’e (A. S. ) nazar etmesini istediler. Ne var ki Cenâb-ı Hak, Peygamberini onların şerrinden ve nazarından korudu ve bunun üzerine yukarıdaki nazar âyeti indi.
Mâverdî de buna benzer şu rivâyeti nakletmiştir: Araplardan bir kişi diğerine nazar etmek istediği zaman üç gün bir şey yemez, içmez ve iyice acıkmış bir halde o kişinin malına veya şahsına nazar edip şöyle derdi: «Allah’a and olsun ki bu adamdan daha kuvvetli, daha cesur görmedim. Aynı zamanda hayret bunun malı da, evlâdı da hayli çok! »
Ancak Kuşeyrî bu rivâyetlerin bir kısmını pek isabetli bulmamış ve şöyle demiştir: «İsabet-i ayn (nazar değmesi) ancak nazar edilen şeyin çok beğenilmesi ve nazar edenin içinden gelen bir hayretle ona bakmasıyla gerçekleşebilir. Bir şeyden tiksinmek, bir şeye kızmak ve öfkelenmek suretiyle nazar değmesi olmaz. Hz. Peygambere kin ve nefret dolu gözle bakıyorlar ve «Bu herhalde delinin biridir» diyorlardı. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hakkında bu bapta bir göz değmesi arzusu söz konusu değildir. » (Tefsîr-i Kurtubî: 18/255’den özetlenerek)
Müfessirlerden önemli bir kısmı bu görüşün hilâfını belirterek, birini yok etmek, dert ve musibete uğratmak için de nazar değmesi olabilir demişlerdir.
«İzlâk»ın delâlet ettiği manalar:
İlim adamları ve lûgatçiler, «izlâk» kökünden gelen «yüzliku» fiilinin şu mânalara delâlet ettiğini belirtmişlerdir:
1- Helâk etmeyi dilediler,
2- Uzaklaştırmayı, bulunduğu yerden ayrılmasını arzu ettiler,
3- Bulunduğu şerefli makam ve dereceden gidermeyi istediler,
4- Nüfuz etmeye yöneldiler,
5- Yere düşürmeyi düşündüler,
6- Risâleti teblîğden alıkoymayı tasarladılar.
7- Fitneye düşürmek istediler,
8- Kötülükle dokunmaya yöneldiler,
9- Gözleriyle yeyip bitirmek istediler,
10- Öldürmeyi umdular..
GÖZ DEĞMESİ HAKTIR
Göz değmesi, ruhun beğenme arzusunun gözde belirmesi ve etkileyici bir kuvvet olarak karşısındakini tesir altına almasıdır.
Ruhun mahiyetini bilmemekle beraber onun mevcudiyetini, vücudumuzdaki tezahürlerinden anlıyor ve kabul ediyoruz. Şüphesiz ruh, ilâhî kudretin öyle bir tecellisidir ki, hilkat kanunuyla içiçedir ve bütünüyle hayat ve enerji kaynağıdır.
Ruhun bu gibi etkileyici tezahürleri üzerinde duran ilim adamları, çalışmalarını sürdürmektedirler. Yakın gelecekte onun gözde beliren etkileyici kuvvetinin bilimsel olarak da ortaya çıkarılacağını ümit ediyoruz.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de bu önemli sayılacak konu üzerinde durmuş ve birtakım açıklamalarda bulunmuştur:
«Göz değmesi haktır. » (Buharî/tıb: 36, libas: 86- Müslim/selâm: 41, 42- tıb: 15- Tirmizî/tıb: 19- Taberânî/ayn: 1- Ahmed: 1/274)
«Cefer’in oğullarına nazar değiyordu. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) rukyede bulunur, yani okuyup üflerdi. » (İbn Mâce/tıb: 33- Ahmed: 6/438)
«Eğer kaderin önüne bir şeyin geçmesi söz konusu olsaydı, herhalde göz değmesi onun önüne geçerdi. » (Müslim/selâm: 42- Tirmizî/tıb: 17, 19- İbn Mâce/tıb: 33- Taberânî/ayn: 3- Ahmed: 1/254)
«Her türlü kötü nazardan Allahʹın tastamam kelimelerine (İlâhî sözlerine) sığınırım. » (Buharî/enbiyâ: 10- Ebû Dâvud/sünnet: 20- İbn Mâce/tıb: 36)
«Göz değmesi haktır; deveyi tencereye, adamı kabre sokar. » (Ebû Nuaym: Câbir (R. A. )dan merfuân)
Keşfüʹl-Hafa’da bu hadîslerden birincisi üzerinde durulmuş ve bu cümlenin üzerine yapılan her fazlalığın zayıf olduğuna dikkat çekilmiştir.
«Kim bir şeyi görür de onu beğenir ve hayretini izhar eder de şöyle derse: «Maşaallah, lâ kuvvete illâ billah», artık o baktığı şeye bir zarar vermemiş olur. » (İbn Sinnî - Bezzar: Enes (R. A. )den - Keşfü’l-Hafa: 2/77)
Böylece göz değmesi ihtimali belirdiği zaman, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin dört noʹlu duâsının okunmasını ve bir de (Kul eûzü bi-Rabbiʹl-felak» ile «Kul eûzü bi-Rabbi’n-nas» sûrelerinin okunmasını tavsiye ederiz.
KURʹÂN-I KERÎM MİLLETLER İÇİN DOĞRU YOLU GÖSTEREN TEK REHBERDİR
«Halbuki Kurʹân, ancak milletler için bir öğüttür. »
İnsan, nefsinden gelen sese kulak vererek hürriyetinin sınırlanmasını, önünde bir engelin bulunmasını istemez. Şüphesiz ki, İlâhî buyruklar ve O’nun indirdiği hayat düzeni ruha gıda verip kalbi yönlendirirken «nefis» denilen süflî duyguya ağır gelir. O bakımdan Kur’ân’ın tilâvetini duyan Mekkeli müşrikler huzursuzluk hissediyor ve Hz. Muhammed’e (A. S. ) karşı kin ve düşmanlık bakışlarını artırıyorlardı. Neredeyse o bakışlarıyla Onu devirip meflûç hale getirmeyi arzuluyorlar ve nefislerden gelen sese kulak verip, Peygamber (A. S. ) için «Bu herhalde delinin biridir» diyecek kadar ölçü ve idrâklerini, insaf ve vicdanlarını kaybediyorlardı. Oysa asıl deli onlardı. Nefis ve küfür fırtınasında İnsanî özelliklerinden önemli bir kısmını kaybetmişlerdi, ama bunun hiç de farkında değillerdi.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ın ilim, irfan, güzel ahlâk, fazîlet, adâlet, hakseverlik, din kardeşliği, sevgi ve saygı aşılayan ve bu doğrultuda milletler için bir zikir (öğüt, bilgi, görgü, ahlâk ve medeniyet) aşılayan bir kitap olduğunu açıklayarak akıl ve imân gözüyle onun incelenmesini belirtmekte ve insanı, hilkat kanunu gereği fazîlet ve şeref çizgisinde ancak bu kutsal kitabın tutabileceğini ilhâm etmektedir.
Bir fikir adamının dediği gibi: «Kendi kendinin zindanı olan insan, irâdesini fizikî istekler tuzağında, nefis, iç güdü ve eğilimlerinin ağına bırakan insan demektir. Bütün bunları bir kenara iten insan, mutlak iradeye, seçme irâdesine ulaşan ve Allahʹa daha çok yaklaşan insandır. »
Kalem Sûresi’ne, hokka ve kaleme and içilerek ve bunların insan hayatındaki önemine işâret edilerek başlandı ve Resûlüllahʹın (A. S. ) İlâhî nîmette dengesini kaybeden bir çılgın olmadığı açıklanarak Onun yüksek ahlâk üzere bulunduğu belirtildi. Kur’ân-ı Kerîm’in milletler için yönlendirici, aydınlatıp gerçek medeniyete eriştirici bir kitap olduğu ifade edilerek sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin de tefsirine muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-u senâlar; yüksek ahlâk çizgisinde insanlar için tek örnek ve rehber olan Hz. Muhammed’e (A. S. ) salât-ü selâmlar olsun.