MEÂLİ:
47- (İkiyüzlü dönekler): «Biz Allahʹa ve Peygamber’e imân edip buyruklarına başeğdik» derler. Sonra bunun ardından onlardan bir kısmı yüzçevirirler. İşte bunlar (gerçek) mü’minler değillerdir.
48- Aralarında hükmetmek için onlar Allah’a ve Peygamberine dâvet edildikleri zaman bir de bakarsın ki onlardan bir grup sırt çevirip (bu dâvete) aldırış etmezler.
49- Eğer hak kendilerinden yana ise, başeğerek koşa koşa gelirler.
50- (Sahi) bunların kalbinde hastalık mı var, yoksa şüphe mi ediyorlar, ya da Allah ve Peygamberinin kendileri aleyhine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar?! Hayır, (ikiyüzlü dönekler olmaları onları bu duruma düşürmüştür). İşte zâlimler bunlardır!
51- Aralarında hükmetmek üzere Allah ve Peygamberʹine çağırıldıkları zaman müʹminlerin sözü ancak şu olmuştur: «İşittik, itaât ettik». İşte korktuğundan kurtulup umduğuna kavuşanlar bunlardır.
52- Ve kim Allah’a ve Peygamberʹine itaât eder de Allah’tan saygı ile korkar ve (karşı gelmekten) sakınırsa, işte kurtuluşa erenler onlardır.
53- Eğer kendilerine emredersen, mutlaka savaşa çıkacaklarına dair olanca yeminleriyle and içerler. De ki: And içmeyin, bu, bilinegelen (sahte) bir itaâtınızdır. Şüphesiz ki Allah, işleyegeldiğiniz şeylerden haberlidir.
54- De ki: Allahʹa itaât ediniz, Peygamberʹe itaât ediniz. Bununla beraber yüzçevirirseniz, Peygamberʹe gereken, kendisine yükletilen (teblîğ ve irşâd)dır; size de kendinize yükletilen düşer (herkes kendine yükletilenden sorumludur). Eğer ona itaât ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamberʹe gereken sadece açık tebliğdir.
İNİŞ SEBEBİ
Münafıklardan Bişir adında bir adamla bir yahudi arasında dava konusu bir mesele zuhur etmişti. Yahudi davanın çözümü için Hz. Muhammed’e (A. S. ) başvurmayı; münafık ise yahudilerin ileri gelenlerinden Kâb b. Eşref’e gitmeyi öneriyordu. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Lübabuʹt-teʹvîl: 3/336)
Müfessir İbn Kesîr’in tesbitine göre: Münafıklardan bir kısmı ihtilâf konusu olan bir meselenin çözümünde kendilerini haklı bildikleri takdirde Hz. Muhammed’e (A. S. ) koşarak gelirler ve O’nun karar vermesini isterlerdi. Haksız olduklarını bildikleri bir konuda ise, başkasının hakemliğine başvurulmasını önerirlerdi. Bu sebeple yukarıdaki âyetler inmiştir. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 3/298)
İLGİLİ RİVÂYETLER
Ebû Derdâ (R. A. ) diyor ki:
«İslâm ancak Allah’a itaatle (kalp ve kafalarda yer edip) gerçekleşir. Hayır ise ancak (müslüman) cemaatiyle beraber bulunmaktadır. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 3/299)
Hz. Ömer (R. A. ) diyor ki:
«İslâmʹın kulpu LA İLÂHE İLLÂLLAH şehadetidir. Aynı zamanda namazı vaktinde kılmak, zekâtı vermek ve Allah’ın müslümanları idare etmekle görevlendirdiği kimseye itaat etmektir. » (İbn Ebî Hâtim - İbn Kesîr: 3/299)
MÜ’MİNLE MÜNAFIK ARASINDA BİR DİĞER FARK
Münafıklar Allah ve Peygamberinin hayat veren emirlerine çağrılınca kararsız bir duruma girerler. İkiyüzlülüğün açık örneğini ortaya koymakla -tabii bir tehlike söz konusu olmadığı zaman- yüz çevirmekten çekinmezler. Kendilerine bir zarar geleceğini sezdikleri zaman ise, itaatkâr görünmeye çalışırlar.
Münafıklar davalı veya davacı oldukları zaman, haklı bulunduklarını isbatlayacak delil ve belgeleri yeterli ise ihtilâfın Hz. Muhammed (A. S. ) tarafından çözülüp hükme bağlanmasını talep eder ve hiç tereddüt etmeden O’nun vereceği hükme razı olurlardı. Zira çok iyi biliyorlardı ki Hz. Muhammed (A. S. ) ancak haklı olanın lehine karar verir ve ancak hakkı söyler. Haksız olduklarını bildikleri bir ihtilâf ve dâvada ise başka kişilerin hakem tayin edilmesini ısrarla savunurlardı.
Mü’minlere gelince: Onlar Allah ve Peygamberinin emirlerine çağırıldıkları zaman hiç tereddüt etmeden şu cevabı verirlerdi: «İşittik ve itaat ettik.. » Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in vereceği hükme önceden razı olur, ister lehlerine, ister aleyhlerine tecelli etsin kalplerinde en küçük bir sıkıntı ve güvensizlik hissetmezlerdi.
Münafıklar, bir savaş durumu ortaya çıkıp Resûlüllah’ın (A. S. ) dâveti ilân edilince, mutlaka emre uyup savaşa çıkacaklarını olanca yeminleriyle söylerlerdi. Savaş emri verilince de bir sürü olmadık mazeretler göstererek kaçamak yollarını araştırırlardı.
Mü’minler ise, savaş emrini sabırsızlıkla bekler, emir verilince de canları dahil, herşeylerini Allah yoluna vermeğe koşarlardı.
İşte tam anlamıyla imân edenlerle, şüphe ve tereddüt fırtınasına yakalanıp kararsız durumda olan ikiyüzlüler arasındaki açık farklardan bir kısmı bunlardır ve hemen her devirde bu farkları müşahede etmek mümkündür. Ancak çağın özelliklerine göre, bazan taktik değişikliği ve kılıf başkalığı olabilir. Ama ruhta, niyette bir değişiklik söz konusu değildir.
Böylece Cenâb-ı Hak, İlâhî emirler düzeyinde münafıkların durumunu belirtirken onların üç huyuna parmak basmakta ve mü’minlere sağlam bir kıstas vermektedir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz onların bu üç kötü huyunu tasvîr ederken şu üç alâmeti ortaya koymuştur: «Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiğinde ona hıyânet eder. » (Buharî/şehadat: 28- Müslim/imân: 107, 109- Tirmizi/imân: 14)
KURTULUŞA ERENLER
«Ve kim Allahʹa ve Peygamberine itaat eder de Allah’tan saygı ile korkar ve (karşı gelmekten) sakınırsa, işte kurtuluşa erenler onlardır. »
Sözü edilen kurtuluş, biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki türlüdür. Dünyadaki kurtuluş, küfür, isyân ve nifaktan korunup imân selâmetine erişmek; nefis ve İblîs’in dürtüşlerini tesirsiz hale getirip İlâhî düzene göre ömrü değerlendirmektir. Âhiretteki kurtuluş, kabirdeki soruya iki şehadet ile cevap vermek ve kıyâmet gününde imân nuruyla aydınlanıp peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraber bulunmaktır.
İşte bu iki kurtuluşa ermemiz için ilgili âyette belirtilen üç esasa bağlı kalmamız öneriliyor:
1- Allah ve peygamberinin bütün emir ve yasaklarına uymak,
2- Allahʹtan her zaman saygı ile korkmak, O’nun denetimi altında bulunduğumuzu unutmamak,
3- Allah’a karşı gelmekten sakınıp günah ve kötülüklerden kaçınmak..
GÖREV VE SORUMLULUK
«Bununla beraber yüzçevirirseniz, Peygamber’e gereken, kendisine yükletilen (teblîğ ve irşat)tır. Size de, kendinize yükletilen düşer. (Herkes kendine yükletilenden sorumludur). »
Peygamber’in (A. S. ) ve Oʹnun izinde olan mürşitlerin görevi ve sorumluluğu, hakkı, doğruyu, güzeli ve faydalı olanı söylemek; tehlikeli yolu bildirmek ve gerektiğinde uyarmaktır. Diğer bir anlatımla: Hidâyet yolunu göstermek; sapıklık ve tuğyanın doğuracağı tehlikeden haber vermektir.
İrşat edilenlere, İlâhî buyruklara göre Peygamber veya mürşitler tarafından teblîğ doğrultusunda eğitilmek istenenlere gereken mutlak itaattir. Zira Allah ve Peygamber’i mutlaka iyiyi ve doğruyu emreder.
Böylece Kur’ân uyaranla uyarılana, irşat edenle, irşat edilene düşen görev ve sorumlulukların ölçü ve sınırını belirlemektedir. O halde ne Peygamber (A. S. ) Efendimiz, ne de O’nun yolunda olan bir mürşit istediği kimseyi doğru yola eriştirme yetkisine sahiptir. Çünkü hidâyet, yani doğru yola eriştirmek ancak Allahʹa aittir.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle münafıkların bazı vasıfları üzerinde duruldu ve onlarla gerçek müʹminler arasındaki alâmet-i farikalardan birine işâret edildi. Sonra da Peygamber (A. S. ) ile Oʹnun yolunda ve izinde yürüyen mürşitlerin görev sınırı belirlendi.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekke’nin ve dolayısıyla Arap Yarımadası’nın yakında fethedileceğine işâret ediliyor. Böylece Cenâb-ı Hakkʹın müʹminler hakkındaki va’dini yerine getirme günlerinin yaklaştığı haber veriliyor. Allahʹın mü’minlerden yana bunca geniş lütuf ve rahmetini hatırlatıp namaz, zekât ve bir de her hususta Peygambere itaatin gereğine dikkatler çekiliyor.