MEÂLİ:
38- And olsun ki, onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı? » diye soracak olsan, şüphen olmasın ki, «Allah... » diyecekler. De ki: «Gördünüz ya, Allah’ı bırakarak taptıklarınız, Allah bana bir zarar ve sıkıntı vermeyi dilerse, onlar o sıkıntıyı kaldırabilirler mi? Veya bana bir rahmet (kapısı açmayı) dilerse, onlar Oʹnun rahmetini tutup engel olabilirler mi? » De ki: «Allah bana yeter. Güvenip dayananlar ancak O’na güvenip dayansınlar. »
39-40- De ki: Ey milletim! bulunduğunuz hal, kurduğunuz düzen, baş vurduğunuz çare üzere yapacağınızı yapın; şüpheniz olmasın ki, ben de gerekeni yapmaya çalışıyorum. Kime rüsvay edici azâbın geleceğini ve üzerine devamlı azâbın ineceğini ileride bilip anlayacaksınız.
41- Şüphesiz ki biz, insanlar için sana, Kitabʹı hak ile indirdik. Artık kim doğru yola gelirse kendi lehine gelmiş olur; kim de sapıtırsa, kendi aleyhine sapıtmış olur. Sen onlar üzerinde (koruyucu) bir vekil değilsin.
ALLAHʹA ORTAK KOŞANLARIN YANILGISI
«And olsun ki, onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı? » diye soracak olsan, şüphen olmasın ki, «Allah... » diyecekler. »
Daha önce Hz. İbrahim’in (A. S. ) Allahʹın varlığını ve birliğini bütün sadeliğiyle yansıtan «Hanîf Dini»nin Arap Yarımadasıʹnda da kalıntı ve izleri bulunuyordu; tamamıyla silinip unutulmamıştı. Ancak daha çok fetret devrinde putperestlikle karıştırılıp iyice zedelenmiş bulunuyordu. O bakımdan Arapların çoğu Allahʹı kemal sıfatlarıyla birlikte olmasa bile, az-çok biliyor ve O’nu göklerin, yerin yaratıcısı olarak kabul ediyorlardı. Ne var ki taştan, ağaçtan şekillendirilen putlarına da üstün taʹzîm gösteriyor ve onların Allah yanında şefaatçi olduklarını sanıyor; böylece putların birtakım tasarruflara sahip bulunduklarına inanıyorlardı. Böyle bir inanç, en açık yanıyla, Allah’a ortak koşmaktı. İslâmʹın, «Tevhîd İnancı»nı bütün tazeliğiyle ve berraklığıyla koruyup yansıtmayı amaç seçen son din olma hüviyetiyle, bu gibi sakat, yanlış inançlara müsamaha etmesi elbette ki düşünülemezdi. Bunun için Müslümanlarla putperestler arasında amansız bir sürtüşme ve tartışma, hattâ vuruşma baş göstermiş ve mü’minler başarı sağlayıncaya, putperestliği temelinden yıkıp Tevhîd İnancıʹnı sağlam temellere oturtuncaya kadar bu mücadele sürmüştür.
İlgili âyetle Arapların o günkü «ilâh» anlayışı özetleniyor; putların hiçbir tasarrufu ve kudreti bulunmadığı çok mantıkî bir anlatımla işleniyor.
Putperestler, bilhassa o çağda bütün güçleriyle Allahʹın insanlara son mesajı olan İslâm Dini’nin ve o dini teblîğ ile görevli bulunan Hz. Muhammedʹin (A. S. ) karşısına dikilip çok zâlimane tavırlar takınırken, putlarının hiçbir mücadele vermediğini, karşı çıkanlara bir zarar, tapınanlara bir yarar ortaya koyamadığını, aleyhlerindeki faaliyetlere engel olmadığını; hep hareketsiz, şuursuz, idrâksiz birer cisim olarak kaldığını haber veren Kur’ân-ı Kerîm, çok ciddi bir uyarmada bulunmakta ve müşriklerin düşünce ufkunu genişletmeyi, akıllarını daha iyi kullanmalarını amaçlamaktadır.
GÜVENİP DAYANMAK İSTEYENLER ANCAK ALLAH’A GÜVENİP DAYANSINLAR
«De ki: Allah bana yeter. Güvenip dayananlar ancak O’na güvenip dayansınlar. »
Kim Allah içinse, Allah da onun içindir. Bütün kaynakları insanlardan yana hazırlayıp kusursuz bir düzen kuran Cenâb-ı Hak, elbette ki tapınılmaya, ibâdet edilmeye çok daha lâyıktır. O’nun dinini yaymak hizmetlerin en büyüğü, şereflerin en üstünüdür. O’na kulluk etmek en büyük bahtiyarlık ve bütünüyle azizliktir. O halde İlâhî buyrukları insanlara teblîğ ederken hem sabırlı olmak, hem temkinli hareket etmek, hem de Cenâb-ı Hakkʹın mutlaka yardımda bulunacağına inanmak şarttır. Çünkü O’nun bu hususta verdiği söz vardır ve O hiçbir zaman sözünden dönmez. Müʹminler bu kutsal hizmeti sürdürürken, hiç kimse onlara yardımcı ve destek olmasa bile, Allahʹa güvenip dayanmaları yeter. Zira Allah mü’min kulları için yeterli destektir. O halde iman, ahlâk ve fazîlet mücadelesini sürdürmeye çalışan müʹminler her hâl-ü kârda Allah’a güvenip dayanmalıdırlar. Aksi halde başarıya erişmeleri düşünülemez. Nitekim 38. âyetin son bölümü bu irfan ve kültürü işlemekte ve müʹminleri aydınlatmaktadır.
MÜŞRİKLERE YAPILAN SON UYARILAR
«De ki: Ey milletim, bulunduğunuz hal, kurduğunuz düzen, baş vurduğunuz çare üzere yapacağınızı yapın; şüpheniz olmasın ki, ben de gerekeni yapmaya çalışıyorum. Kime rüsvay edici azâbın geleceğini ileride bilip anlayacaksınız. »
Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz Hakk’ın varlığını, birliğini ve yalnız Oʹnun ibâdet edilmeye lâyık bulunduğunu cihana duyurmak ve aklı erenlere bu gerçeği kabul ettirmek için aralıksız mücadele vermekle emrolunmuştu. Ancak bu mücadele ve izlenilen eğitim, günün sosyal ve ekonomik şartlarına, kuvvetler arasındaki denge ve dengesizliğe göre çok mükemmel bir metodla uygulanmıştır. Denilebilir ki, Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz bu kadar ağır bir yükü omuzlarında taşırken, ortam ve şartların Onun aleyhine olmasına rağmen bıkkınlık duymamış, ümitsizliğe düşmemiş ve hiçbir zaman teblîğ, irşat görevini yerine getirirken yılmamış; aksine İslâmʹın bizatihi hep aksiyon halinde bulunduğunu, özünde büyük bir dinamizm taşıdığını isbatlamıştır. O kadar ki, Cenâb-ı Hakʹtan aldığı emir gereği, en azgın müşriklere son olarak şöyle seslenmek suretiyle İslâm’ın hiçbir zaman mücadele alanından çekilmiyeceğini kesinkes ortaya koymuştur: «Bulunduğunuz hal, kurduğunuz düzen, baş vurduğunuz çare üzere yapacağınızı yapın.. »
Böylece Hz. Muhammed (A. S. ), hakkın, eninde-sonunda bâtılın beynini parçalayacağını, inkârcı maddecilerin ve azgın putperestlerin hezimete uğrayacağını, Allah’ın dininin mutlaka üstün geleceğini ve tazeliğini kıyâmete kadar sürdüreceğini bütün dünyaya ilân etmiş bulunuyordu.
Nitekim kırkıncı âyetin son bölümüyle bu mücadelenin mü’minler lehine gelişip zaferle sonuçlanacağı çok anlamlı bir ifadeyle haber verilmektedir. Öyle ki, bu haberin gerçekleşmesi için ilk adım hicret olayıyla atılmış ve zaferin ilk meşalesi Bedir meydanında kendini göstermişti.
KİTABIN HAK ÜZERE İNDİRİLMESİ
«Şüphesiz ki biz, insanlar için sana kitabı hak ile indirdik.. »
Bu şekil bir anlatım tarzı Kur’ân’da sık sık geçmektedir. Amaç, insan aklını hissin tesirinden uzaklaştırıp ciddi düşünmeye, sağlıklı araştırmaya heveslendirmek ve aynı zamanda kâinatın kurulup düzenlenmesinde bir uyumsuzluk, dengesizlik, plânsızlık söz konusu olamayacağı gibi, Kur’ân’ın indirilmesinde, Hz. Muhammed’in (A. S. ) kalbine ilka edilmesinde ve bu kitabın taşıdığı sûre ve âyetlerinin tertiplenmesinde, konuları arasındaki irtibatta, cümlelerin mana ve maksada delâletinde bir uyumsuzluğun, düzensizliğin ve çelişkinin yer almadığı kesindir. Çünkü Cenâb-ı Hakkʹın kudret kaleminden çıkan her şey düzenli, plânlı ve proğramlıdır.
Öyle ki, «hak» kavramı, sözlük olarak: Denge, uyum, düzen, hatasızlık, tıpatıp uygunluk, gerçeği olduğu gibi yansıtma gibi manalara delâlet eder. O bakımdan da Kur’ân bütünüyle haktır. Getirdiği yüksek âile sistemiyle, hukukî yapısıyla, Allah ve âhiret kavramlarıyla, İlmî esaslarıyla hep hakkı ve doğruyu söyler; uygun olanı emreder.
Bilindiği gibi, İlmî araştırmalar ilerledikçe hep Kur’ân’ı doğrulamakta; Onun kusursuz bilgi verdiğini ortaya koymaktadır.
Özetliyecek olursak, diyebiliriz ki: Kur’ân-ı Kerîm münhasıran insandan yana indirilmiş ve onun her iki hayatıyla alâkalı bütün hüküm, prensip ve tavsiyeleri beraberinde getirmiştir. Onu kısaca tarif etmemiz gerekirse, şu sözü kullanabiliriz: Kur’ân insanın ruhî, bedenî yapılarına uygun düşeni, yararlı olanı emretmekte; onun bu iki yapısının özelliğine ters düşen şeyleri yasaklamakta ve insan hayatının her bölüm ve safhasıyla içiçe bulunmaktadır.
Nitekim ilgili 41. âyetle müşriklerin Allah hakkındaki noksan bilgileri kasdedilerek Kur’ân’ın «hak» özelliği üzerinde durulmakta ve onun bu özelliğiyle Allahʹın varlığına, birliğine; eşi, ortağı bulunmadığına; putların bâtıl, anlamsız, cisimler olduğuna sıhhatli bir delil ve belge gösteriliyor. Zira bir benzerini vücuda getirmenin beşer kudretini aştığını aklı eren insaflı ve araştırıcı bütün ilim adamları belirtmişlerdir. Bin dört yüz yıl önce getirdiği ana fikirler, temel bilgiler onun bu kudretini isbatlamakta ve insan kafasının ürünü olmadığını en kesin çizgileriyle ortaya koymaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, putları Cenâb-ı Hakk’a ortak koşan Mekkeli müşriklerin çoğunun Allah hakkında az da olsa bilgilerinin bulunduğuna değinildi ve arkasından düşüncelerini yönlendirme metodu uygulandı. Başarıya erişip İslâm meşalesini yakmanın çok yakın olduğuna işâretle, müşriklere son uyarılar yapıldı ve Kur’ân’ın bütünüyle hak üzere indirildiği açıklanarak Onun insanın maddî ve mânevî yapısına şifa verecek, denge sağlayacak hükümleri getirdiğine dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, uyku ve ölümle ilgili düzenleme konu edilmekte; bu iki olay üzerinde durmamız istenmektedir. Sonra da Allah’a ortak koşanlar ve putları şefaatçi kabul edenler uyarılmakta; her şeyin dönüşünün ancak Allahʹa olacağı hatırlatılmaktadır. Arkasından İslâm’a karşı çıkıp bâtılı savunanlara seslenilmekte ve dönüş yapmadıkları takdirde âhiret gününde gereken hükmün verileceği bildirilmektedir.