Hud Suresi 40-48. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

حَتّٰٓى اِذَا جَاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَ وَمَا اٰمَنَ مَعَهُ اِلَّا قَلِيلٌ وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرٰۭيهَا وَمُرْسٰيهَا اِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادٰى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَابُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَاٰوِٓي اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ وَقِيلَ يَاأَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ ويَاسَمَاءُ اَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْنِي مِنْ اَهْلِي وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ قَالَ يَانُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ اِنِّٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ قَالَ رَبِّ اِنِّٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَاِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي اَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ قِيلَ يَانُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَلِيمٌ

40.

Nihayet emrimiz gelip, tandır kaynamaya başlayınca (sular coşup taşınca) Nuh'a dedik ki: "Her cins canlıdan (erkekli dişili) birer çift, bir de kendileri hakkında daha önce hüküm verilmiş olanlar dışındaki ailen ile iman edenleri ona yükle." Ama, onunla beraber sadece pek az kimse iman etmişti.

Diyanet İşleri

41.

(Nuh), "Binin ona. Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." dedi.

42.

Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna, "Yavrucuğum, bizimle beraber sen de bin, inkarcılarla birlikte olma" diye seslendi.

43.

O, "Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım" dedi. Nuh, "Bugün Allah'ın rahmet ettikleri hariç, O'nun azabından korunacak hiç kimse yoktur" dedi. Derken aralarına dalga giriverdi de oğlu boğulanlardan oldu.

44.

"Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu" denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi de Cudi'ye oturdu ve "Zalimler topluluğu, Allah'ın rahmetinden uzak olsun!" denildi.

45.

Nuh, Rabbine seslenip şöyle dedi: "Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin va'din elbette gerçektir. Sen de hükmedenlerin en iyi hükmedenisin."

46.

Allah, "Ey Nuh! O, asla senin ailenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir. O halde, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben, sana cahillerden olmamanı öğütlerim" dedi.

47.

Nuh, "Rabbim! Şüphesiz ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana acımazsan, şüphesiz ziyana uğrayanlardan olurum" dedi.

48.

Ona denildi ki: "Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte bulunanlardan birçok ümmete bizden esenlik ve bereketlerle (gemiden) in. Daha birtakım ümmetler de olacak ki, biz onları (dünyada) yararlandıracağız. Sonra da bizden kendilerine elem dolu bir azap dokunacak."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

40- Sonunda emrimiz gelip tennur kaynamaya başlayınca (Nûhʹa) dedik ki: «Her (hayvanın) dişi ve erkeğinden ikişer taneyi ve aleyhinde (İlâhî) hüküm geçmiş olanlar dışında aileni ve imân edenleri gemiye yük­let (bindir)! » Ne var ki, beraberinde imân edenler pek az kimseler idi.

41- Nûh, «Bininiz ona; yüzüp yürümesi de, demir atıp durması da Allahʹın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim, çok bağışlayan çok merhamet eden­dir. » dedi.

42- Gemi, içinde taşıdıklarıyla birlikte dağ gibi dalgalar arasında yüzüp yol alıyordu. Nûh, ayrı bir yere çekilen oğluna, «oğulcağızım! bizimle beraber (gel) gemiye bin, kâfirlerle beraber olma. » diye seslendi.

43- O, «ben az sonra bir dağa sığınırım, o beni sudan korur» dedi. Nûh ona: «Bugün Allahʹın emrinden koruyacak (hiçbir güç ve yardımcı) yoktur; ancak Oʹnun merhamet ettiği müstesnâ. » derken aralarına dalga(lar) girdi ve o da boğulanlardan (biri) oldu.

44- Ey yeryüzü! suyunu yut; ey gök; sen de (suyunu) tut, denildi. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi CÛDÎ üzerinde yöntemli şekilde durdu. O zâ­limler topluluğuna da «rahmetten uzak olun! » denildi.

45- Nûh, Rabbına (yanık bir yürekle) seslendi: «Rabbim! doğrusu oğ­lum benim ailemdendi. Şüphesiz ki senin vaʹdin haktır ve sen hükmeden­lerin en iyi hükmedenisin» dedi.

46- Allah ona: «Ey Nûh. şüphesiz ki, o senin ailenden değildir; çün­kü onun (yaptığı) cidden sâlih (iyi-yararlı) bir âmel değildi. Artık (içyüzü­nü) bilmediğin bir şeyi benden isteme. Bilgisizlerden olmayasın diye ger­çekten sana öğüt veriyorum» buyurdu.

47- Nûh dedi ki: «Rabbim! bilmediğim bir şeyi senden istemekten yine sana sığınırım; eğer beni bağışlamaz ve merhamet etmezsen elbette zara­ra uğrayanlardan olurum».

48- Denildi ki: «Ey Nûh! bizden sana ve seninle birlikte bulunan müʹminlere (topluluklara) bir selâmet ve çok bereketlerle gemiden in.. İle­ride nice ümmetleri de geçindirip yararlandıracağız; sonra da bizden on­lara elem verici azâp dokunacak.

KISSANIN BU BÖLÜMÜNDEN ALACAĞIMIZ ÖĞÜTLER VE İBRETLER

1- Her peygambere olduğu gibi, Nûh Peygambere de inananlar az idi. Çünkü Allahʹın beyân buyurduğu ölçü ve anlamdaki imân, kişinin sı­nırsız hürriyet arzularını ve bu yoldaki aşırılıklarını frenleyip meşru sınır­lar içine sokar. Gemi azıya alan şehvetine yine meşru’ ölçülerle yön ve­rir, düzenli, disiplinli bir hayat sürmesini emreder. Kendini bütünüyle hay­vanî duyguların tesirinden kurtaramayanlar, İlâhî dine inanmak istemezler, üstelik karşı çıkıp tesirini gidermeye çalışırlar.

2- Herhangi bir vasıtaya binerken Allahʹın adını anarak ayak bas­mak, selâmet ve bereket kapılarının açılmasına sebep olur. Özellikle ge­mi, uçak ve diğer motorlu araçlara binerken Nûh Peygamber’in (A. S. ) kul­landığı sözleri aynen söylememize işâret ediliyor:

«Yüzüp yürümesi de, de­mir atıp durması da Allah’ın atlıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, çok merhamet edendir. »

3- Evlâdın sapıklığından dolayı babasını, babanın sapıklık ve küf­ründen dolayı evlâdını kınamamak gerekir. Ergen oluncaya kadar kendi­sine ailesince dinî esaslar ve prensipler, ahlâkî kurallar öğretilen bir ev­lâda karşı anne-baba görevlerini yapmış sayılırlar. Gerisi o evlâdın anla­yış ve irfanına, Allahʹın da hidâyet ve takdirine kalır.

Bu husustaki İlâhî sünnet ise, şöyledir:

Çocuğu ergenlik çağına kadar dinî kültürle beslemek, meşru ölçüler içinde olan millî kültürle desteklemek ve kendi günlük yaşantılarıyla en güzel örnek olmaya çalışmak ana-babanın görevidir. Bundan sonrası Al­lah’ın hidâyet ve inâyetine bağlıdır. Öyle ki artık mükellef düzeye gelen gencin kalbi Allah’ın iki kudret ve rahmet parmakları arasında bulunur, O, onu dilediği gibi çevirir. Tabii bu çevirme, genç kişinin inanç, anlayış, idrâk ve basîretine göre gerçekleşir.

Uzun yıllar kavmini uyarıp onları her yönden irşada çalışan bir pey­gamberin, oğlunu, eşini ve yakınlarını ihmal etmiş olması düşünülemez. Nûh Peygamber kendi imkân ve irâdesiyle varılması gereken sınıra kadar gelmiş, beşer gücünün yettiği noktaya kadar hizmetini sürdürmüştü. Bundan son­rası oğlunun ve eşinin kendilerini ona lâyık düzeyde tutmalarına ve Allahʹın yüksek takdirine kalmıştı.

4- Baba-oğul bağı ve ilgisi pek çabuk kopmuyor; son deme kadar ümit besleyen Nûh Peygamber, gemi hareket edince bir defa daha âsi, gü­nahkâr oğluna seslenme duygusundan kendini alamıyor. Oysa İlâhî hü­küm kendisine daha önce bildirilmiş ve «Her (hayvanın) dişi ve erkeğinden ikişer taneyi ve aleyhinde (ilâhî) hüküm geçmiş olanlar dışında aileni ve imân edenleri gemiye yüklet (bindir)! » mealinde ifâdesini bulan İlâhî be­yânla gemiye bindirilecek olanların kimler olacağı açık şekilde belirlen­mişti. Buna rağmen evlât sevgisi, yaşlı peygamberin şefkat duygusunu son bir defa daha kamçılamış ve onu gerçekleşmiyecek bir dilekte bulunmaya sevketmişti.

Sonuç olarak, küfür, babayla oğlunu, karı ile kocasını birbirinden uzak­laştıran başlıca sebepler arasında yer alıyor. Böylece aile yapısında fert­leri birbirine bağlayan manevî bağların çoğu kopmuş oluyor, arada sadece zahirî ilgiden başka fazla bir şey kalmıyor.

5- Bir bölgede yağmurun yağması, sellerin oluşması şüphesiz ki belli kanunlara ve bağlı bulunduğu sebeplerin bir araya gelip gerçekleş­mesine bağlıdır. Ama unutmamak gerekir ki, belli ve zahirî sebeplerden başka bir de batınî sebepler söz konusudur. Sonra da bütün illet ve se­beplerin ucu Allahʹın kudret elinde ve O’nun mutlak tasarrufu altında bu­lunuyor. Normal tabii olayların dışında olağanüstü olaylar meydana getir­meyi dilediğinde, «kün=ol!» emriyle sebep ve illetleri oluşturup harekete geçirir. Kurʹân’da ilgili âyette bu husus çok net bir anlatımla şöyle açıklanmaktadır: «Ey yeryüzü! suyunu yut; ey gök! sen de (suyunu) tut, denildi. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî üzerinde yöntemli şekilde durdu... »

6- İmân ile küfür birbirinin karşıtıdır; bir kişinin kalbinde biraraya gel­meleri mümkün değildir; o bakımdan imân gelince küfür gider, küfür ge­lince imân ayrılır, tıpkı gece ile gündüz, karanlık ile aydınlık gibi. O ba­kımdan küfür karanlığı Nuh ile oğlu arasına girince aşılması zor bir set halini aidi; baba daha aydınlık günlere, sonsuz mutluluklara doğru ilerler­ken oğul karanlıklar içinde her şeyini kaybedip yok oldu. Allah Nûhʹa (A. S. ) bu hususta şöyle buyurdu: «Şüphesiz ki, o senin ailenden değildir.... »

7- İç yüzünü bilmediğimiz bir şeyi olumlu, ya da olumsuz yönden Allah’tan istememiz, doğru ve isâbetli bir düşünce ürünü değildir. O halde o gibi durumlarda işin hayırlı olanını dilemek en sağlıklı hal çaresi ve di­lekte bulunma yöntemidir.

8- Nûh Peygamberin (A. S. ) gemisinde yer alan insanların üreyip za­manla birçok ümmetler meydana getireceği biraz kapalı bir anlatımla ha­ber verilmiş ve ne yazık ki, onlardan çoğunun doğru yoldan sapıp bâtılı temsîl edeceklerine dikkatler çekilerek gelecekle ilgili haber verilmiştir. Böylece tufandan sonra o bölgedeki kabile ve milletlerin yalnız Nûh Pey­gamberin üç oğlundan değil, gemiye alınan diğer insanlardan üreyip mey­dana geldiği belirtilmiş ve bu hususta anlatılagelen birçok yanlış görüş ve yorumlar tashîh edilmiştir.

TENNURʹUN KAYNAMAYA BAŞLAMASI

«Sonunda emrimiz gelip tennur kayna­maya başlayınca.... »

Tennur tabiri üzerinde hayli durulmuş ve farklı yorumlar yapıl­mıştır. Biz onları özetliyerek aşağıya naklediyoruz:

1- Yeryüzü anlamına gelir. Nitekim Arapların çoğu yeryüzünü böyle adlandırmışlardır. İbn Abbas (R. A. ), İkrime, Zührî ve İbn Uveyde de aynı görüştedirler. Böylece «tennur kaynadı»dan maksat, yeryüzünde, yağan yağmurdan dolayı sular sel halini alırken, yeraltı kaynakları da diğer yan­dan fışkırıp önüne geçilmez bir deniz oluşturuyordu anlamı ortaya çıkmak­tadır.

2- İçinde ekmek pişirilen tandır ve fırın demektir. Rivâyete göre, Hz. Nuh’un, Havva anamızdan mîras kalma taştan oyulmuş bir tan­dırı bulunuyormuş. Tufanın kopacağına ilk belirti olarak o tandırın için­den su kaynayıp çıkması gösterilmiş. Nitekim el-Hasan, Mücahit ve Atiyye bu yorumu ve senetsiz rivayeti uygun görmüşlerdir.

3- Gemide suyun toplanıp biriktiği yer, demektir.

4- Fecrin doğduğu zaman, demektir. Zira tennur, «tenvîr» kö­künden türetilmedir. Fecrin doğup ufuğu aydınlattığı vakit anlamıyla ilgi­si pek yakındır. Nitekim Hz. Ali (R. A. ) bu yorumu tercîh etmiştir.

5- Kûfe Mescid’i kasdedilmiştir. Bunun da Hz. Ali (R. A. ) ile tabiîn­den Mücâhid’den rivayet edildiği söylenir. Kûfe Mescid’inden, onun tam bitişiğindeki tandır kasdedilmiştir. Ne var ki, ilim adamlarının ço­ğu bu yorumu benimsememişlerdir.

6- Yeryüzünün yüksekçe kısımları demektir. Katade de aynı görüşte­dir.

7- Arap Yarımada’sındaki pınar kasdedilmiş, diyenler olmuştur ki bu pınara «Aynü’l-Verde» denilir. Şam dolaylarında olduğu söylenir.

Ama en doğrusunu Allah daha iyi bilir.. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-İ Kurtubî: 9/33, 34)

TEVRAT’TA NUH TUFANIYLA İLGİLİ YAZILAR

Tevrat’ın Tekvîn bölümünde bu tarihî olay geniş biçimde anlatılır. An­cak Allah’tan indiği gibi korunmadığı ve o yüzden sonraları bazı ilim adam­ları tarafından derlenip toplandığı için birçok bölümlerinde olduğu gibi, ilgili bölümde de hayli yanlışlara yer verilmiştir. Tufanın bütün yeryüzünü bir baştan bir başa kapladığından söz edilir ki, bu doğru değildir. Zira Nûh Peygamber (A. S. )ın sadece bir bölgedeki insanlara uyarıcı ve tebşîr edici bir resûl olarak gönderildiği kesindir. O takdirde Nûh Peygamberin yüzü­nü görmeyen, sesini işitmeyen ve davetinden haberi olmayan kabile ve milletlerin günahı ne? Oysa Kur’ân’da Cenâb-ı Hakkʹın bu konuyla il­gili âdetullahı şöyle açıklanmıştır: «Ve biz peygamber göndermedikçe azâp ediciler de değiliz. » (İsrâ sûresi: 15) «Rabbin kasabaların ana yerleşim yerlerine peygamber göndermedikçe o kasabaları yok etmiş (ve edecek) değildir. Ve biz, halkı zalimler olan kasabalardan başkasını da yok ediciler deği­liz. » (Kasas sûresi: 59)

Ayrıca Tevratʹta bu konuyla ilgili değişik bazı bilgiler de verilir: Nûhʹun (A. S. ) tufan sırasında 600 yaşında bulunduğu, hayvanlardan ikişer çift de­ğil, yedişer çift seçilip gemiye alındığı, Tufanʹın kırk gün sürdüğü, yeryü­zünde hareket eden bütün canlıların öldüğü ve geminin ARARAT dağı üze­rine oturduğu anlatılır.. (Bilgi için bak: Tevrat-Tekvîn: 7-10)

Ararat, bugünkü Ağrıʹnın eski ismidir. Kurʹânʹda ise, Cûdî dağından söz edilmektedir. Nûh Peygamber’in tufanda kullandığı geminin bu dağ üzerinde yöntemli şekilde karar kıldığı anlatılır.

Bilindiği gibi, Cûdî dağı, Güneydoğu Anadolu’da Şırnak ve Silopi ilçe merkezleri arasında denizden yüksekliği 2089 metredir. Bu dağın dolay­larında çivi yazısıyla hazırlanmış Asur yazılarına rastlandığı da söylenir.

Nûh Peygamber’in (A. S. ) Ağrı yöresinde değil, Irak-Suriye bölgesin­de teblîğ ve irşat görevini sürdürdüğü bilinmekte ve bunu kanıtlayan bazı belgelerden de bahsedilmektedir.

Böylece Kurʹânʹda olayın en önemli ve ibretli yanları, öğüt alınacak noktaları anlatılırken, Tevrat’ta meydana gelen yanlışlar da düzeltilir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Nûh kıssasından ve tufandan söz edildi. En ib­retli safhaları anlatılarak hem müʹminlere teselli verildi, hem de Mekkeli müşrikler bir defa daha uyarılmış oldu.

Aşağıdaki âyetle, Nûh Peygamber’in kıssası başta olmak üzere diğer birkaç kavmin kıssaları hakkında ne Hz. Peygamberʹin, ne de Mekkeli müşriklerin yeterli bilgileri olmadığı bildiriliyor. Ancak vahiy ile onların ibret ve öğüt alınacak önemli safhaları açıklanıyor. Böylece düşünebilen herkesin dikkati tarihin derinliklerine döndürülmek isteniyor. Arkasından mü’minlerin sabretmesi emredilerek, başarıya ancak imân doğrultusunda Allah’tan korkup, her türlü fenalıktan, zulüm ve azgınlıktan sakınanların eriştirileceği müjdeleniyor. Böylece müşriklerin Mekke’de kurdukları kü­für saltanatının pek yakında başaşağı geleceğine işâret ediliyor.