MEÂLİ:
27- Birbirlerine yönelip karşılıklı sormaya başlarlar:
28- «Siz bize sağ taraftan (dinî açıdan) geliyordunuz» derler.
29- (Diğerleri), «Yok, sizler aslında inanmamıştınız.
30- Bizim sizin üzerinizde bir sultamız olmadı, ama siz, azıp sapıtan bir millettiniz» derler.
31- «Bu yüzden Rabbımızın hakkımızdaki sözü yerine geldi. Şüphesiz ki artık onu tadıp duracağız. »
32- «Evet, sizi biz azdırdık. Çünkü biz kendimiz azgınlar idik. »
33- Doğrusu onların hepsi o gün azâpta ortaktırlar.
34- Şüphesiz biz, suçlu günahkârlara böyle muamele ederiz.
35- Çünkü onlara: «Allahʹtan başka ilâh yoktur» denildiği zaman büyüklük taslayıp (bunu kabul etmeyi gururlarına yediremediler).
36- Ve derlerdi ki: «Deli bir şâir için hiç tanrılarımızı bırakır mıyız? »
37- Hayır, (O, deli değildir). O, hak ile gelmiş ve peygamberleri tasdîk etmiştir.
38- Ve sizler, elbette elem verici azâbı tadacaksınız.
39- Ve ancak siz, yaptıklarınızla cezâlandırılacaksınız.
40- Ancak Allah’ın (imân temeli üzerinde gelişip) iyi niyetli, gösterişten uzak, samimi kulları müstesnâ..
41- İşte bunlar için bilinen, belirlenen bir rızık vardır;
42- 43- Meyveler (sunulur) ve kendileri Nîmet Cennetʹinde (veya Naîm Cenneti’nde) ağırlanırlar.
44- Kanepeler üstünde karşılıklı otururlar.
45- Pınardan doldurulan kâseler ile etraflarında dolaşılır.
46- Bembeyaz, içenlere lezzet verir.
47- İçinde tiksindirici hiçbir şey yoktur ve onlar bundan sarhoş da olmazlar, kendilerinden de geçmezler.
48- Yanlarında bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş iri gözlü (huriler) bulunur.
49- Sanki onlar(ın her biri) saklı bir yumurta (gibi pürüzsüzdür).
KÜFRÜN ÖNDERLERİYLE KENDİLERİNE UYANLARIN TARTIŞMASI
«Birbirlerine yönelip karşılıklı sormaya başlarlar. »
Âhiret gününde gerçekler ortaya çıkarılıp İlâhî adâlet terazisi kurulur. Dünyada küfrün önderliğini yapıp hem sapıtan, hem de saptıranlarla saptırdıkları kimseler biraraya getirilir ve karşılıklı tartışmalı senaryo başlar: Aldatılıp saptırılanlar, kendilerini saptıranlara: «Siz haktan yana görünüp geliyordunuz» diyecekler. Saptıran mağrurlar ise, «Hayır siz zaten inanmamıştınız, doğru yol üzerinde bulunan kimseler değildiniz» diye cevap verecekler. Sonra da devamla şöyle diyecekler: «Hem bizim sizin üzerinizde bir sultamız ve kahrımız da yoktu. Sîzler zaten azıp sapıtan bir millettiniz. Bununla beraber bugün hepimiz hak ettiğimiz azabı tadacağız. Zira kendimiz yozup azdığımız gibi, sizi de azgınlığa ittik. »
Böylece o gün bu iki grup da azaba ortaktırlar, karşılıklı sürtüşme ve tartışmanın bir yarar sağlamıyacağını onlar da anlayacaklar ve ister istemez İlâhî adâletin hükmüne boyun eğecekler.
Kurʹân-ı Kerîm bu son derece düşündürücü dramatik safhayı haber verirken, körü körüne şu veya bu liderin veya ileri gelen kimsenin peşine takılmanın dünyada da, âhirette de çok kötü ve üzücü sonuçlar doğuracağına dikkatleri çekmekte ve böylece ölmeden önce bu gibi hatâlı yollardan dönmenin rahmet olacağını hatırlatmaktadır. Aynı zamanda önder ve lider durumunda olan kişilerin de, kitleyi sürükleyen kahramanların ve mürşitlerin de büyük bir sorumluluk taşıdığına işâretle; halkı iyiye, doğruya, güzele ve fazîlete; tek kelimeyle «sırat-ı müstakim»e dâvet etmedikleri takdirde taşınması zor ağır vebal altına gireceklerini dolaylı şekilde haber vermektedir.
ALLAHʹTAN BAŞKA HAKİKİ İLÂH YOKTUR
«Çünkü onlara: Allahʹtan başka ilâh yoktur, denildiği zaman büyüklük taslayıp (bunu kabul etmeyi gururlarına yediremediler). »
Allah’ın varlığı ve birliği «Kelime-i Tevhîd»le ifade edilir. Zira bu kelime, kâinat plânının özünü, mayasını teşkil eder ve var kılınan her şeyin, İlâhî kudretin eseri bulunduğunun damgasını oluşturur. Dünya bu kelimenin cazibesiyle döner; güneş bu kelimenin ışık ve nurunu yansıtır; canlılar bu kelimenin rengiyle boyanır ve bu kelimenin sunduğu tadı, lezzeti, şifa ve rahmeti taşır. Atom çekirdeği ve etrafındaki elektronlar bu kelimeyi terennüm eder. Bütün hak dinler ve peygamberler bu kelimeyi açıklar da kalp ve kafalara onun ışığını tutar. Hak ile bâtıl, doğru ile eğri bu kelimeyle birbirinden ayrılır ve ayırt edilir. Her şey bu kelimenin feyizli havasında amacına yönelip hizmetini sürdürür; yüklendiği proğramı yerine getirir. Ancak insanların ve cinlerin çoğu kendilerini bu kelimenin cazibesinin dışına atmaya çalışırlar; ona yönelecekleri yerde sırtlarını çevirirler. Kaba kuvvetin, servet ve makamın, nefis ve şehvetin verdiği sahte gururla kendilerini yoktan yaratıp varlık alanına getiren Yüce Kudretʹe yönelmezler. Her organları, hattâ her hücreleri üzerine basılan bu kelimenin damgasını görmezler.
O bakımdan «Kelime-i Tevhîd»i açıklayan Kur’ân-ı Kerîm’e eskilerin masalı, orta çağın köhne kitabı demekten çekinmezler. Hz. Muhammedʹi (A. S. ) de ya akli dengesi bozuk, ya da histerik sayarlar..
Oysa indirildiği günden beri durmadan cilâlanan ve İlâhî kudreti yansıtan Kur’ân’ı Kerîm hep ilmin, medeniyetin ve çağın önünde yürümüş; her geçen gün lafzıyla, manasıyla İlâhî olduğu daha iyi anlaşılmaya başlanmış ve her yönüyle insan kafasının eseri olmadığını isbat etmiştir.
Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz’e gelince: O’nun akli dengesi kemal mertebesinde idi; ruh ve beden sağlığı kusur kabul etmiyecek âfiyet düzeyinde bulunuyordu. Teblîğ ettiği esas ve prensiplerle Allah’ın son peygamberi olduğunu isbatladı. Mükemmel bir insan olduğunu düşmanlarına bile kabul ettirdi. Aynı zamanda kendisinden önce gelip geçen hak peygamberleri de tasdîk edip onların kadr-u kıymetini yüceltti ve onlar hakkında her türlü yanlış görüş ve tesbitleri çürütüp en doğru bilgiyi insanlığa armağan etti.
O halde Hz. Muhammed’e (A. S. ) deli diyebilmek için gerçekten deli ve sapık olmak gerekir. Ona histerik diyebilmek için çok cahil ve şaşkın, ya da garazkâr olmak icap eder.
İlgili âyetler bu gerçekleri çok duyarlı ve anlamlı sözlerle yansıtarak insan aklına, vicdanına ve düşüncesine ışık tutmakta, kalpleri doğruya yönlendirmektedir. Öyle ki, 15 asır önce, Okur-yazar bile olmayan, bir zatın gerçek medeniyetin ölçü ve kurallarını haber veren, ilme öncülük yapan, çağların önünde yürüyen Kurʹân’ı yazıp ortaya koyduğu iddia edilebilir mi? Bu mümkün müdür? Böyle bir iddia insanı ve ülkeyi nereye götürür? Aynı zamanda insanlığa ne gibi fazîletler ve iyilikler kazandırır? Mekkeli inkârcı azgınların bu tür iddiaları onları nereye götürdü ve kendilerine ne gibi değerler, faziletler kazandırdı?
Hak red ve inkâr edilince geriye sadece sapıklık ve bâtıl kalır. Tarih, inkârcı azgınların, bâtılı savunan zorbaların, peygamberlere deli diyen dengesizlerin kalıntılarıyla doludur. Dünyanın ne yanına gidilirse gidilsin, onlardan geriye kalan birtakım belgelere rastlamak, mahzun ve mükedder bakışlarıyla boyunlarını büküp duran harabelerini görmek mümkündür.
Şüphesiz ki, hilkat kanununun gereğine uymayan, yaratıldığı amacın dışına çıkan, her organı üzerinde iz bırakan İlâhî damgayı göremiyen ve Hz. Muhammed’i (A. S. ), aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm’i akıl, idrâk ve vicdan; ilim ve irfan gözüyle incelemiyen maddeci sapıklara, dönüş yapmadan öldükleri takdirde âhirette verilecek ceza, sadece kötü niyet ve amellerine karşılık olacak; kimseye haksızlık edilmiyecektir. Zira kâinat her şeyiyle «Kelime-i Tevhîd» odağı etrafında varlığını, hareketini ve hizmetini kusursuz sürdürürken, kâinatta yer alan ve en şerefli varlık olan insanın buna ilgisiz ve yabancı kalması veya umursamaması büyük bir gaflet ve dalâlet değil midir? Aynı zamanda bu anlayış ve tutumu; bâtılı, ahlâksızlığı, azgınlık ve haklara tecavüzü ayakta tutmaktan başka neye yarar? İşte bütün bu sapma, inkâr ve inadın cezası sonu gelmeyen bir azap olacak, inkârcı nankörleri yakacaktır. Zira inkârın mânevi ateşi dünyada onların kalbini, irfanını yaktığı gibi, âhirette de her şeylerini yakacaktır.
SAMİMİ KULLAR
«Ancak Allahʹın (imân temeli üzerinde gelişip) iyi niyetli, gösterişten uzak, samimi kulları müstesnâ.. İşte bunlar için bilinen, belirlenen bir rızık vardır. »
Hak ile bâtıl karşılaştırılıp her birinin ayrı ayrı tariflerine, ölçülerine, anlamlarına ve getirecekleri sonuçlarına yer verildikten; bâtılı temsîl edenlere hazırlanan elim azâp açıklandıktan sonra, Allahʹın muhlis, yani samimi kullarına hazırlanan yüce nîmetlere dikkatler çekilmektedir. Tıpkı mihnet, sıkıntı, açlık ve sefalette sonra huzur, güven ve nîmete kavuşmak gibi ferahlatıcı bir sonuçtan haber verilmektedir. Sıkıntı ve üzüntüden sonra genişlik, refah ve neşenin nasıl bir anlam ve değer taşıdığını düşünürsek, elîm azâptan söz edildikten sonra müʹminlere va’dedilen yüce ve kalıcı nîmetlerden bahsetmek de öylesine bir anlam ve değer taşımakta ve imân cevherinin paha biçilmez bir nîmet olduğu vurgulanmaktadır.
İçini küfür, tuğyan, haksızlık, gösteriş ve alayiş kirinden temizleyip aklıyla, vicdanıyla, bilgi ve araştırmasıyla Allah’a yönelerek kulluk görevini ve gereğini ıhlâs düzeyinde samimi anlayış, derunî zevk içinde yerine getirenlere «muhlisîn» denir. İnsana bu yüce mertebeye erişmenin yolunu Peygamber ve Kitap açar; Cenâb-ı Hak da kulunun samimiyetine göre onu doğruya, hakikate eriştirir. Çünkü doğru yola kavuşturmak O’na aittir.
BEŞER ARZUSUNA CEVAP VEREN YEDİ NİMET
Konumuzu oluşturan 42. âyetten 49. âyete kadar, Cenâb-ı Hak sonsuzluk yurdu olan Cennet’te insan arzusuna mükemmel biçimde cevap veren yedi üstün nimetten haber vermekte ve bütün bunlara kalıcı olarak dünyada erişmenin mümkün olmadığına işâret etmektedir.
1- Allah tarafından yaratılıp her mü’min için belirlenmiş sonu gelmeyen rızık,
2- Çeşitli meyvalar ve ağırlanmalar,
3- Nimetlerin köpürdüğü cennetler,
4- Tarifi mümkün olmayan kanepeler üzerinde karşılıklı oturmalar,
5- Bembeyaz, içenlere lezzet veren içecekler, sarhoş etmiyen, tiksindirmeyen içkiler,
6- Özenle saklanmış beyaz yumurta misali huriler,
7- Ve istenilen her türlü hizmetler..
Bunlar Cenâb-ı Hakk’ın muhlis kullarına hazırlayıp va’dettiği sonsuz nimetlerdir. Hepsi de arzuları karşılayacak, isteklere cevap verecek, gönül yatışkanlığı sağlayacak ve her yönüyle tatmin edecek özellikte yaratılmıştır. Allah’ın va’di haktır, zamanı gelince mutlaka gerçekleşir.
CENNET ŞARABI
«Pınardan doldurulan kâseler ile etraflarında dolaşırlar. Bembeyaz, içenlere lezzet verir. »
«Şarap» kelimesi, içilebilecek her sıvıya verilen genel bir isimdir. Çoğulu «eşribe» gelir. Türkçemizde bu kavram daha çok üzümden elde edilen alkollü içkiye ad olmuştur. «Cennet Şarabı» Kur’ân’da üç yerde «şarab» kelimesiyle anılmış; üç yerde ise Cehennemʹde mideleri rahatsız eden kaynar suya «şarabün min hamim» denilerek buna yer verilmiş ve bir yerinde arının taşıdığı bal hakkında kullanılmış; bir yerde yağan yağmura, bir yerinde de kaplıca suyuna bu ad verilmiştir. (Bilgi için bak: Sâd Sûresi 51, İnsan Sûresi 21, Yâsîn Sûresi 73, Yunus Sûresi 4, Nahl Sûresi 10, Nebe’ Sûresi 24, Nahl Sûresi 69 ve Sad Sûresi 12. âyetlerin tefsiri)
Cennet Şarabı’na gelince: İlgili 46 ve 47. âyetlerde bunun vasıfları dört madde halinde belirlenmektedir. Şöyle ki:
1- Rengi beyazdır.
2- Çok nefis ve lezzetlidir.
3- Baş ağrısı yapmaz, şuuru zedelemez, hastalığa yol açmaz, (bütünüyle şifâ ve huzur sağlar).
4- Sarhoş etmez, tatlı bir rehavet ve uzun süre neşe verir.
Cenâb-ı Hak bu son iki vasfı «gavl» ve «yünzefûn» sözüyle özetlemektedir.
CENNET KADINININ ÖZELLİĞİ
«Yanlarında bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş iri gözlü (hûrîler) bulunur. Sanki onlar(ın her biri) saklı bir yumurta (gibi pürüzsüz).. »
Cennetteki eşler, ister hûrî olsun, ister dünyadaki eşler olsun, birtakım özellikler taşırlar. İlgili âyetlerle onların daha çok üç özelliği konu edilmekte ve meraklılar için kısa bilgi verilmektedir:
a) Tatlı bakışlarını yalnız eşlerine çevirirler, başkasına kesinlikle ilgi duymazlar.
b) Gözleri büyükçedir ve çekicidir (ki bu onların güzelliğinin bir başka ölçüsü sayılır).
c) Deve Kuşu’nun kumlar arasında çok tatlı beyaz renkte ve oldukça pürüzsüz yumurtası gibi bir tazelik, pürüzsüzlük ve güzelliktedirler.
Nebe’ Sûresi 34. âyette ise, bunların iki ayrı özelliği daha konu edilmektedir. Şöyle ki:
a) Göğüsleri yeni kabarmış tazeliktedirler,
b) Hepsi yaşıttırlar.
Başka âyetlerde ise onların her türlü kir ve murdarlıktan uzak, el değmedik şekilde temiz oldukları haber verilmekte ve böylece Cennet’te kadınlar için ayhali ve loğusalık gibi arazların söz konusu olmadığına işâret edilmektedir.
Bütün bu çekici ve son derece güzel nîmetler, tevhîd temeli üzerinde yükselen samimi amellerin karşılığıdır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, halkı yanlış yola sürükleyip götüren liderler ve rehberler konu edildi. Âhiret gününde bunlarla aldattıkları kimselerin karşılıklı birbirlerini suçlayacakları haber verilerek dünyada kimlerin peşine takılınması gerektiğine işârette bulunuldu. Hz. Muhammed’i (A. S. ) cinnet getirmişlikle suçlayan inkârcı sapıkların nasıl katı bir tutum içinde bulundukları tasvîr edildi. Sonra da inananlar ve inanmayanlar için âhiret gününde hazırlanan ceza ve mükâfatlar üzerinde durularak aydınlatıcı bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Cennete giren müʹminlerin, dünyada iken inkârcılarla aralarında geçen konuşmaları hatırlayarak küfür fırtınasından kurtulduklarına sevinecekleri haber veriliyor. İnkâr üzere ölen yakınlarının Cehennem’de azap gördüğüne bakınca, Allahʹa hamd ederek huzura kavuşacaklarına dolaylı şekilde atıf yapılıyor.
İnkârcıların öldükten sonra dirilmeye inanmadıklarına dikkatler çekilerek, büyük fırsatları kaçırdıklarına işâret ediliyor ve Cehennem’de hazırlanan çeşitli azaplardan birtakım safhalar anlatılıyor. Arkasından imân temeli üzerinde yükselen sâlih amellerini ıhlâs mayasıyla mayalayan müʹminlerin bu azâplardan kurtulacakları haber verilerek İlâhî adâletin şaşmayacağına işârette bulunuluyor.