İnşikak Suresi 16-25. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَلَا اُقْسِمُ بِالشَّفَقِ وَالَّيْلِ وَمَا وَسَقَ وَالْقَمَرِ اِذَا اتَّسَقَ لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ وَاِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْاٰنُ لَا يَسْجُدُونَ بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ

25.

Yemin ederim şafağa,

Diyanet İşleri

17.

Geceye ve içinde topladıklarına,

18.

Dolunay halindeki aya ki,

19.

Şüphesiz siz halden hale geçeceksiniz.

20.

Böyleyken onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?

21.

Onlara Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar.

22.

Daha doğrusu, inkar edenler (Kur'an'ı) yalanlıyorlar.

23.

Halbuki Allah, içlerinde ne sakladıklarını çok iyi bilir.

24.

Öyle ise sen onlara elem dolu bir azabı müjdele!

25.

Ancak iman edip de salih ameller işleyenler başka. Onlar için, bitmez tükenmez bir mükafat vardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

16- Hayır, şafakʹa (güneş battıktan sonra ufukta beliren kızıllık ve­ya ondan bir süre sonra beliren sarılığa) yemin ederim.

17- Geceye ve (insanlarla hayvanların dinlenmeleri için) derleyip topladığına da yemin ederim.

18- Derlenen dolun aya da yemin ederim.

19- Ki sizler şüphesiz kademeli hayat safhalarında halden hale ge­çeceksiniz.

20- O halde onlara ne oluyor da inanmıyorlar?!

21- Kurʹân onların karşısında okunduğu zaman secde etmezler.

22- Secde etmek şöyle dursun, küfre saplanıp kalanlar (Hakkʹı) ya­lanlamaya devam ediyorlar.

23- Halbuki Allah, onların içlerinde neleri gizlediklerini çok iyi bilir.

24- Artık sen, onları elem verici bir azâpla müjdele!.

25- Ancak imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar için bitmez- tükenmez mükâfat vardır.

İLGİLİ HADÎSLER VE RİVAYETLER

İbn Abbas (R. A. ), «Leterkebünne tabakan ân tabakın» âyetini, «Bir hal­den diğer bir hale geçiş» şeklinde yorumlarken, «terkebu» fiilindeki (b) har­fini fetha ile okumuş ve hitabın Hz. Muhammedʹe (A. S. ) olduğunu belirt­miş ve şu mânaya delâlet ettiğini ilâve etmiştir: «Müşriklere karşı senin için zafer ve üstünlük gerçekleşecek; o kadar ki en güzel ve en mutlu so­nuç senden yana oluşacaktır. Artık inkârcı müşriklerin seni yalanlamasına ve küfürde ısrar etmesine üzülme. » (Bilgi için bak: Lübabu’t-te’vîl: 4/364)

Resûlüllâh (A. S. ) buyurdu:

«And olsun ki, sizden önceki milletlerin yollarına (kültür ve ahlâkları­na, yaşayış hallerine) karış karış, zira’ zira’ uyacaksınız. O kadar ki onlar keler deliğine girseler siz de o deliğe girmeye özeneceksiniz. Onlardan biri eşiyle cadde ve sokakta cinsel temasta bulunsa, siz de öyle yapmaya çalı­şacaksınız. » (Buharî/enbiya: 50, i’tisam: 14 - Müslîm/ilim: 6 - İbn Mâce/fiten: 17 - Ahmed : 2/327, 450, 511 - 3/84, 89, 94)

Bunun üzerine râvî diyor ki: «Biz, Peygamber’e (A. S. ); Onlar Yahudî­lerle Hıristiyanlar mıdır? » diye sorduk. Cevap verdi: «Ya başka kim (ola­bilir)? »

Râfiʹden yapılan rivâyete göre, adı geçenin şöyle dediği tesbit edilmiş­tir:

«Ebû Hüreyre (R. A. ) ile birlikte akşam namazını kıldım. (İzaʹs-semâu’n- şakkat) sûresini okudu ve secde etti. Ben ona: «Bu ne secdedir? » diye sor­duğumda, dedi ki: «Bu secdeyi Ebûʹl-Kasım (Hz. Muhammed A. S. )ın arka­sında namaz kılarken (Onunla beraber) yaptım ve o günden beri Ona ka­vuşuncaya kadar devam etmekteyim ve edeceğim.. » (Müslim/mesâcîd: 110)

ŞAFAK’A, GECEʹYE VE AY’A YEMİN EDİLMESİ

«Hayır, şafakʹa (güneş battık­tan sonra ufukta beliren kızıllık veya ondan bir süre sonra beliren sarılığa) yemin ederim.. »

İnsanın ruhlar âlemiyle dünyası, doğumuyla ölümü, kabriyle âhireti ve hesap vermesi ile varacağı yer arasında değişik merhale ve hallerden ge­çeceği konu edilirken bu merhalelerin önemi üzerinde durularak üç şeye yemin edilmektedir:

a) Güneş battıktan sonra meydana gelen şafağa,

b) Yeryüzüne yayılıp dağılan canlıları toplayıp yatak ve inlerine; mes­ken ve yuvalarına dönmelerini sağlayan geceye,

c) Tamamlanıp dolunay haline gelen aya..

Zira insan ve dolayısıyle diğer canlıların hayatında bu üç olayın yeri ve tesiri oldukça önem taşır. Aynı zamanda her biri Allahʹın varlığının ve birliğinin delili; kâinatta insan hayatından yana mutlak bir düzenin kusur­suz işlediğinin belgesi kabul edilir.

Güneşin batı ufkunda batmasıyla gerek beliren kızıllık, gerekse ayın ondan aldığı ışığı yansıtması, hem dünyanın yuvarlak olduğunu, hem batı­dan doğuya doğru döndüğünü, hem de güneşin etrafında elips çizerek döndüğünü göstermektedir. Bu hız saniyede 30 km.dir. Farzedelim bu hız saniyede 15 veya 60 km. olsaydı; aynı zamanda dünyamızın güneşe olan uzaklığı bugünkünden farklı bir durum arzetseydi yaşamamız mümkün ol­maz ve belki de hayat diye bir hareket kalmazdı.

Dünyamızın uydusu olan ayın bize uzaklığı yaklaşık 385. 000 km. değil de 80. 000 veya daha az bir yakınlıkta olsaydı, med ve cezir (gel-git) olayı öylesine kuvvetli olurdu ki, deniz seviyesinin altında bulunan bölgeler ve ülkeler su istilasına uğrar, dağlar da süratle aşınırdı ve bundan başka bir­takım anormallikler vücuda gelir, mevcut denge ve düzen bozulabilirdi.

Görüldüğü gibi, sözü edilen üç olayla dünyamızda ölçülü, hesaplı bir düzenleme ve sağlam bir dengelemenin hakim bulunduğu anlaşılmış oluyor.

ŞAFAK VE FIKHÎ YÖNÜ

Şafak, genellikle güneşin batmasından sonra ufukta beliren kızıllıktır. Fakîh müctehidlerden bir kısmına göre ise, kızıllıktan sonra beliren beyaz­lık veya ona yakın sarılıktır. Bu açıdan ve iki ayrı yorumdan hareketle müc­tehidler akşam ve yatsı vakitleri hakkında farklı tesbitlerde bulunmuşlar­dır:

a) İmam Evzâî, İmam Şâfiî, İmam Ebû Yusuf, İmam Ebû Sevr, İmam Ahmed ve İshâk’a göre: Güneş battıktan sonra akşam namazının vakti gi­rer ve ufukta beliren kızıllık kayboluncaya kadar devam eder. Kızıllığın kaybolmasıyla akşam namazının vakti çıkmış olur ve yatsı namazının vak­ti girmiş bulunur.

Sözü edilen imamlar bu konuda, ashab-ı kirâmdan Ömer, İbn Mes’ûd, İbn Abbas, Enes, Katade, Câbir b. Abdillah ve İbn Zübeyrʹin (Allah hepsin­den râzı olsun) görüş ve reylerine dayanarak ictihadda bulunmuşlardır.

b) İmam Ebû Hanîfeʹye göre: Kızıllıktan sonra beliren beyazlık söz konusudur. O bakımdan akşam namazının vakti, kızıllıktan sonra beliren beyazlığın kaybolmasına kadar devam eder. Beyazlığın kaybolmasıyla ak­şam vakti sona erer, yatsı vakti başlar.

İmam Ebû Hanîfe bu konuda daha çok Ebû Hüreyre ile Ömer b. Abdilazizʹin görüş ve içtihadını tercîh etmiştir. Ayrıca İbn Ömerʹin de aynı görüş ve ictihadda olduğu rivâyet yoluyla sâbit olmuştur.

İmam Kurtubî birincilerin görüş ve içtihadının ihtiyar edilmeye muva­fık bulunduğunu belirterek ashab-ı kirâmdan çoğunun görüşünü tercîhte fayda bulunduğunu söylemiştir.

Aynı zamanda müctehid fakîhlerden bir kısmı, kızıllıktan sonra beli­ren beyazlığın hiç kaybolmadığını ileri sürerek «şafak»ın, beliren kızıllık olduğunda isabet bulunduğuna dikkat çekmişlerdir.

HALDEN HALE GEÇİŞ

«Ki sizler şüphesiz kademeli hayat safhala­rında halden hale geçeceksiniz. »

Âyette geçen «terkebünne» fiilini İbn Ömer, İbn Mes’ud, İbn Abbas, Ebû Âliye, Mesrûk, Ebû Vâil, Mücâhid, Nehaî, Şaʹbî, İbn Kesîr, Hamza ve Kessâî (veya Kissaî) «terkebenne» şeklinde (b) harfini üstün olarak oku­muşlardır. Böylece fiil çoğula değil, tekile hitap anlamını taşımakta ve mu­hatabının da Hz. Muhammed (A. S. ) olduğu bir yorum olarak ortaya çık­maktadır. Şöyle ki:

a) Ya Muhammed! Elbette sen tabaka tabaka gökleri aşacaksın; de­rece derece, rütbe rütbe yükseleceksin ve böylece Allah’a daha çok yak­laşmış olacaksın.

b) Ya Muhammed! Göklerin, Allah’ın vasfettiği inşikak, gül rengini al­ma, kitap formaları gibi üstüste gelme, erimiş yağ haline dönüşme gibi de­ğişik hallerine şâhit olup onları merhale merhale aşacaksın; öyle ki Cenâb-ı Hak, kıyâmet olayıyla meydana gelecek bu değişikliklerin birer misalini gösterecek..

c) Ya Muhammed! Yüklendiğin ve tebliğiyle emrolunduğun kutsal dâvâyı kademeli şekilde yayıp başarıdan başarıya adım atarak ilerleyecek­sin.

Sözünü ettiğimiz fiili «terkebünne» yani (b) harfinin ötresiyle okuyanla­ra göre; şu mana ve yorumlar ortaya çıkmaktadır:

a) Ey insanlar! Sizler hilkat kanunu gereği birçok hal ve safhaları aşıp gelişmektesiniz. Önce nutfe, sonra kan pıhtısı görünümünde, sonra et parçası şeklinde, sonra da şekillenen bir cenîn olarak kademe kademe oluşmaktasınız.

b) Hayatın çeşitli kademe ve safhalarını aşacaksınız; sıkıntılı, neşeli; başarılı, başarısız; ümitli, ümitsiz günlerle ve durumlarla karşılaşıp yolu­nuza devam edeceksiniz.

c) Dünya hayatından, kabir âleminden ve safhalarından; kıyâmetin şiddetinden, hesabın düşündürücü ve korkutucu döneminden geçeceksi­niz.

Böylece hayatımızın kabre ve ikinci hayata uzanan yolunun düz olma­dığına işâret edilmekte ve bunu değiştirmenin mümkün olamıyacağına de­ğinilmektedir.

Âyette ayrıca insan hayatının çok farklı ve değişik kademelerle dolu olduğu; doğumla ölüm noktaları arasında birçok zıtların bulunduğu dolay­lı şekilde bildirilmektedir. Gelişip büyüme, okuyup olgunlaşma, zenginle­şip fakirleşme, yükselip alçalma, kazanıp kaybetme gibi karşıtların hep bu yol üzerinde bizleri beklediği bir gerçektir. Şüphesiz bunların hepsi de bizi Allah’a çağırmakta ve iki hayat arasında sağlam bir köprü kurmamızı ilhâm etmektedir.

Zira her safha bütün özelliğiyle mutlâk kudretin proğramını yansıt­makta ve her şeyin «Allah! » dediğini fısıldamaktadır. Yeter ki anlayan kalp­ler, akleden ve düşünen kafalar, idrâk eden gönüller bulunsun..

20, 21, 22. âyetlerle insanın bu yeteneklerine işâretle inkârın makul bir yanı ve dayanağı bulunmadığına atıf yapılıyor ve inkârcı nankörlerin tu­tumu hayretle karşılanıyor: «O halde onlara ne oluyor da inanmıyorlar?! »

KUR’ÂN’I OKUYUP ANLAMAK HAKK’A SECDEYİ GEREKTİRİR

«Kurʹân onların karşısın­da okunduğu zaman secde etmezler. Secde etmek şöyle dursun, küfre saplanıp kalanlar (Hakkʹı) yalanlamaya devam ediyorlar. »

Cenâb-ı Hak, insanoğlunun aklını harekete geçirip doğruya yöneltmek üzere iki önemli belgeye dikkat çekiyor: Biri, kâinattaki düzen, denge ve hesap; diğeri ise ilâhî kelâm olan Kur’ân’dır.

Kurʹân hem lafzı, hem de mânasıyla İlâhîdir. Her âyetiyle ve hük­müyle insanı iki âlemde mutlu ve bahtiyar kılacak özellik arzetmektedir. Taşıdığı sistem ve hükümlere, ahlâkî kurallara, ilmî esaslara, temel bilgi­lere ve ana fikirlere ihtiyaç devamlıdır. O bu yönleriyle de fizikle metafi­zik olayları birleştirip bütünleştirmekte ve insanoğluna hep doğruyu, iyi­yi, yararlı olanı telkîn edip fazîletin ve adâletin bütün yollarını açmaktadır. Böylece Kurʹân, insanın muhtaç bulunduğu bütün hüküm ve kuralları, mâ­nevî gıda ve ebedî feyiz ve rahmetleri beraberinde taşımakta kusursuz ve erişilmez bir kitaptır.

O bakımdan Allah’ın bu mükemmel ve her yönüyle insandan yana in­dirdiği kitabı okuyup da secde etmemek elde değildir. Ancak Hakkʹa ar­kasını dönüp katı inkâr ve tuğyan içinde bulunan maddecilerin bu paha biçilmez cevheri anlamaları pek düşünülemez.

Cenâb-ı Hak, kullarının selâmetinden yana kendi zât-i ulûhiyetine ya­kışanı yapmış ve bütün sebepleri harekete geçirerek onlara yardımcı ol­muştur. Gerisi insanın idrâk ve irfanına, insaf, izʹân ve vicdanına bırakıl­mıştır.

Artık kendini belirlenen imân ve irfan çizgisine getirmeyenler, şüphe­siz büyük bir haksızlığa kapı açmış durumdadırlar; kendi kendilerine zul­metmekte, kendi ruhlarını ilâhî feyiz ve rahmet gıdasından mahrûm bırak­maktadırlar. Dönüş yapmadıkları ve o vaziyette öldükleri takdirde ceza­ları, elim bir azaptır. 24. âyetle bu husus açıklanmakta ve son uyarılardan biri daha yapılmaktadır.

Sözünü ettiğimiz hakikatleri akıl ve ilim yoluyla idrâk edip Allahʹa dos­doğru imân düzeyinde sâlih amellerde bulunan ve her iki hayatın birbirini tamamladığında şüphe etmiyen mü’minlere gelince: Onlar için dünyada gönül huzuru ve yatışkanlığı; âhirette ise bitmez tükenmez hayırlar ve saa­detler vardır. Bu, bir vaadi İlâhîdir ki, mutlaka gerçekleşir. Çünkü o müʹ­minler İlâhî tâlimat dahilinde bir hayat sürmüş ve Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimizʹin sünnetine uygun yaşamışlardır.

25. âyetle insanlara bu müjde verilmekte ve sâlih amellerin Allah ya­nındaki üstün kıymetine işâret edilmektedir.

Unutmayalım ki, insanın yaratılmasının ve dünyaya getirilmesinin tek sebep ve hikmeti budur. Başka bir yol ve dayanak aramak boş ve anlam­sızdır. Allahʹtan başka güvenilip dayanılan şeyler de fâni ve neticesizdir. Mal, mülk, servet, makam, şöhret, fiziksel kuvvet hep eğretidir. Bunlar fa­zîlet çizgisinde tutulup ilâhî düzene göre kullanıldığı nisbette faydalıdır. Aksi halde bir yığın vebal hazırlamaktan başka bir şeye yaramaz..

Artık kim kendini hidâyet sınırına getirirse, Cenâb-ı Hak onu doğruya ve gerçeğe lâyık görür. Kim de bu sınırdan uzakta kalırsa, kendi heves ve şehevî duygularıyla başbaşa kalıp kısa bir süre eğlenip ömrünü tüketir. Tüketince de arkasında hiçbir fazîlet ve hayır izi bırakmadan, sırtında da kabûs misali ağır vebal ve günah yükü bulunduğu halde bütün nîmetleri, feyiz ve rahmetleri kaybetmiş olur.