MEÂLİ:
21- Bunların hepsi Allah’ın huzuruna çıkıp toplanırlar; zayıflar, o büyüklük taslayıp (Allahʹa imânı) gururlarına yediremiyenlere derler ki: «Doğrusu bizler size uymuştuk (uydunuz olmuştuk). Allah’ın azâbından az bir şey olsun savıp bizi ondan koruyabilir misiniz? » Onlar, «ne yapalım, Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de sizi doğru yola eriştirirdik. Şimdi artık bizler sızlansak da, sabretsek de birdir. Bizim için kaçıp sığınacak bir kurtuluş yoktur» derler.
22- İş olup bitince, ilâhî hüküm yerine gelince, şeytan der ki: «Doğrusu Allah size gerçek bir vaʹdde bulunmuştu, ben de size söz vermiştim, ama sözümden döndüm, (döneklik yaptım). Zaten üzerinizde bir sultam ve nüfuzum da yoktu, sadece sizi dâvet ettim, siz de olumlu karşılayıp bana geldiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ben feryâdınıza koşup sizi kurtaramam; siz de benim feryâdıma koşup beni kurtaramazsınız. Aslında beni daha önce Allahʹa ortak tutmanızı da tanımamıştım. »
Şüphesiz ki zalimlere elem verici azâp vardır.
CEHENNEMʹDEN BİR TABLO
Toplum içinde halk tabakasını yönlendirme düzeyinde olan ülkenin okumuşları, ileri gelenleri doğru yolda değillerse; imanı gururlarına, camiyi nefislerine, zikri dillerine, Kur’ânʹı ellerine ve ağızlarına yakıştıramıyorlarsa; buna rağmen ahlâk ve faziletten, hukuk ve adâletten söz edip kendilerinde ahlâk ve faziletten eser bulunmuyorsa, vay o ülkenin haline! Çoban tam hıyânet içindeyse, vay güttüğü sürünün akıbetine!.
İyi ama mal ve makam, bilgi ve kültür bakımından zayıf olanlar neden bunlara uyarlar? Bu sorunun cevabı açıktır: Ciddi şekilde eğitilmeyip kimi bilgisiz, kimi az okumuş, kimi de yarım aydın kalmış ve bunun da ötesinde kendilerine şahsiyet kazandıran gerçek dindarlık potasında biçimlendirilmemiş bir toplum her zaman, mal ve makam için o güçlerin uydusu olmaya bir bakıma mahkûmdurlar. Ancak imânını, aklını ve idrâkini birleştirip nereye adım attığını iyice düşünebilenler bu genellemenin dışındadırlar.
Bir de halk tabakasının sağlam bir imânı, gelişmiş vicdanları, olgunlaşmış ruhları yoksa durum daha da kötüleşir ve uyduluk engel tanımaz boyutlara ulaşır.
İşte bunun içindir ki tarihin hemen her devir ve döneminde köşe başlarını ele geçiren, ekonomik bakımdan güçlü, ama inancı bozuk kişiler hem çevrelerindeki insanları sömürmüşler, hem de mevcut ahlâk ve fazîlet kurallarını çiğnemişlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ilgili âyetlerle, Mekke’nin ileri gelen kurtlarına yem olan zayıf halk tabakası uyarılırken inanan her toplum ve millete seslenilmekte ve gerçekleri iyi anlamaları ilhâm edilmektedir.
Şüphesiz ki, ülkelerini bir sürü sömürücülerin istilasına terkeden, halkı kemirip tüketen parazitlere göz yuman, makam ve rahatları uğruna adâlet, ahlâk ve fazîleti çiğneyen, dinî ahlâkı bir tarafa iten güçlülerin ve onların kurbanları olan zayıfların Cehennemʹde tekrar bir araya getirilecekleri mukadderdir. Ceza amelin cinsinden olduğu bir defa daha o adâlet gününde tecelli edecektir.
Tablo çok uyarıcı:
Güçsüzlerle güçlüler arasında cereyan edecek konuşma oldukça dikkat çekicidir. Şöyle ki:
Güçsüzler: Biz size uyduk, bir bakıma uydunuz olduk. Bugün bizi Allah’ın adâleti gereği verdiği bu azâptan kurtarabilir misiniz? Zira siz hem kendinizi, hem de bizi doğru yoldan alıkoydunuz, diyecekler.
Güçlüler: Allah bizi doğru yola eriştirseydi, elbette biz de sizi doğru yola iletirdik. Ne yapalım ki O, hidâyet vermedi, diyerek suçu Allahʹa yüklemeyi kurtuluş yolu olarak seçecekler ki, bu onların bir diğer küstahlığı olacak ve aklını, idrâkini kötü yolda kullananların doğru yoldan nasıl saptıklarını belgeleyecektir.
Sonra güçlüler gerçeği biraz daha anlayacak ve başlarına gelen azâbın kendilerini her taraftan kuşattığını görerek şöyle diyecekler:
- Artık sızlansak da, sabretsek de aynı şey. Bizler için kurtuluş yok. Çünkü o yolları dünyada iken (kendimize) kapadık.
İlâhî hüküm yerine gelip iş bitince bu defa güçlüler, güçsüzler ve İblis biraraya getirilerek birbirleriyle hesaplaşma dönemi başlatılacak ki, asıl rüsvaylığın bir beteri de bu olacaktır. İblîs onlara şöyle diyecek: «Allah size dosdoğru iman ve iyi amel karşılığında Cennetʹi ve bir de hoşnutluğunu vaʹdetti. O’nun va’di haktır. Siz İlâhî buyrukları dinlemek istemediniz, o yüzden âhireti inkâr ettiniz. Ben size Kıyâmet, Cennet, Cehennem, hesap, terazi ve azâp yok diye va’dettim; kalplerinize durmadan bu hususta sinyal gönderdim; ama hep yalan söyledim. Hem benim sizin üzerinizde -vesvese vermek dışında- hiçbir sultam yoktu ve olamazdı da. Buna rağmen sizin niyetiniz bozuk, şehvetiniz galip idi. Sizi kötülüklere çağırdım, düşünmeden, neticesini hesaba katmadan geldiniz. O halde beni kınamaya hakkınız yok. Kendinizi kınamanız gerekir. Bugün, aklınızı, idrâkinizi iyi yolda kullanmadığınızın cezasını çekiyorsunuz. Artık ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni... Dünyada iken beni Allahʹa ortak koşacak kadar şaşkınlık gösterdiğinizde ben onu kabul etmedim. Hepimiz de kendimize yazık etmiş, haksızlıkta bulunmuşuzdur. Dünyanın üç günlük şatafatına aldandık. Bugün artık zalimler için elem verici azâp vardır. Onu geri çevirecek Allah’tan başka bir kuvvet ve kudret de yoktur. »
Böylece hak ve adâletin, arkasından İlâhî hükmün tecelli etmesiyle güçlüler güçsüzlerden daha güçsüz duruma düşecek, ayaklar altında kalıp ezileceklerdir.
İBLİSʹİN MAHİYETİ NEDİR?
Bu sorunun cevabını hem doyurucu, hem de öz ve özetli şekilde Müfessir Fahrüddîn Râzî, Mefatihü’l-Gayb adlı tefsirinde vermiştir. Onu özetliyerek naklediyoruz. Müellif diyor ki:
«Aklî taksime göre, Allah’tan başka olan varlıklar üç sınıftır. Birincisi: Cisim olup boşlukta bir yer kaplayandır. İkincisi: Bir yer kaplayan cisme hülûl eden (giren)lerdir. Üçüncüsü: Ne bir yer kaplayan, ne de ona hülûl edendir.
Bu üçüncü sınıf, «ruhlar» diye adlandırılır. Sözü edilen bu ruhlar pak ve mukaddes olup kutsal sayılan ruhlar âleminden iseler, onlara «melekler» denilir. Habîs iseler, insanları kötülüklere dâvet ediyorlarsa, onlar melek değil, şeytandırlar. O halde şeytan cisim değil ki bir bedenin içine girsin, yani canlı hayvanlar gibi ete, kemiğe bürünsün. O ruhanî bir cevherdir, fiili habîstir. Bütünüyle şerre ve insan nefsine yöneliktir. O bakımdan insan nefsinin cevherine (öz ve mayasına) çeşitli vesvese ve anlamsız, boş kuruntu sinyallerini gönderir. » (Mefatihü’l-Gayb: 5/344)
Böylece doğru yoldan sapan ileri gelenler ve onlara uyanların geleceği hakkında Kur’ân’ın tasvîr ettiği tablo ibret ve öğüt alınacak, aynı zamanda insanı derinden düşündürecek on beş madde halinde işlenip gözler önüne serilmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, ileri gelen sapıklar ve onlara şuursuzca uyanlar konu edildi. Tevbe edip dönüş yapmadan öldükleri takdirde âhirette kendilerini rüsvay edecek bir azâbın ve hesaplaşmanın beklediği hatırlatıldı. İnsanın özellikle yaratılıp dünyaya indirilmesinin çok yüce amaçlara yönelik bulunduğuna işâretle üç günlük makam ve servet hırsına âhireti feda etmenin akıllıca bir tutum ve düşünce olmadığı kapalı bir şekilde anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, yukarıdakilerin aksine hayatın anlam ve hikmetini bilip imân doğrultusunda iyi ve yararlı amellerde bulunanlara âhiret âleminde hazırlanan nîmetlerden söz ediliyor. Dünyadan selîm bir kalp ile ayrıldıkları için Cennet’te de iyilik temennilerinin «selâm» olacağı belirtiliyor. Güzel söz, kökü sağlam, yukarıya doğru dal-budak vermiş verimli bir ağaca benzetiliyor. Kötü söz ise, kökü kesilmiş kuru bir ağaca teşbihle imânla inkâr, iyi amelle kötü amel arasındaki farka dikkat çekiliyor.