Leyl Suresi 14-21. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَاَنْذَرْتُكُمْ نَارًا تَلَظّٰى لَا يَصْلٰيهَٓا اِلَّا الْاَشْقٰى اَلَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلّٰى وَسَيُجَنَّبُهَا الْاَتْقٰى اَلَّذِي يُؤْتِي مَالَهُ يَتَزَكّٰى وَمَا لِاَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزٰى اِلَّا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْاَعْلٰى وَلَسَوْفَ يَرْضٰى

19.

Sizi alevler saçan ateşe karşı uyardım.

Diyanet İşleri

15-16.

(15-16) O ateşe, ancak yalanlayıp yüz çeviren en bedbaht kimse girer.

17-18.

(17-18) Temizlenmek için malını hayra veren en mutteki (Allah'a karşı gelmekten en çok sakınan) kimse o ateşten uzak tutulacaktır.

19-20.

(19-20) O, hiç kimseye karşılık bekleyerek iyilik yapmaz. (Yaptığı iyiliği) ancak yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar).

21.

Elbette kendisi de hoşnut olacaktır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

14- Sizi, köpürüp dalga dalga alevleri yükselen ateşle uyardım.

15- Ona, ancak en şaki (bedbaht) olan varıp girer.

16- O bedbaht ki (Hakkʹı) yalanlayıp arkasını dönmüştür.

17-18- (Allahʹtan) saygı ile korkup (fenalıklardan) en çok sakınan ve arınmak için malını (Allah yolunda) veren de o ateşten uzaklaştırılır.

19- O’nun yanında hiç birine, karşılığı verilecek bir nîmeti (minnet borcu) yoktur.

20- Ancak karşılığını sırf o çok yüce Rabbın’dan bekleyerek yap­tığı (iyilik) mükâfatlandırılır.

21- Ve elbette (böylesi) ileride râzı olacaktır.

İLÂHÎ UYARI VE TEHDİTTE DE RAHMET SİNYALİ VARDIR

«Sizi, köpürüp dal­ga dalga alevleri yükselen ateşle uyardım. Ona, ancak en şaki (bedbaht) olan varıp girer. »

Dünya hayatındaki zıtların sürtüşme ve çarpışması ile hareket ve canlılık kazanan insanoğlu bu sürtüşmenin dayandığı hikmeti ve hangi amaca yönelik bulunduğunu bilmediği sürece, gerçek anlamda dünyada yaşadığının farkına varamaz. İçinde taşıdığı birbirine karşıt iki mânevî gücün kaynağını ve doğuracağı sonuçları idrâk etmediği müddetçe o ken­di mahiyet ve hakikatini anlayamaz. Bu durumda da Yüce Yaratan’ı ya hiç bilmez, ya da lâyıkıyla kalbine sindiremez.

Bundan dolayıdır ki, Kur’ân insanın iç yapısındaki iki karşıt güce ay­rı ayrı seslenmekte ve ikisini hidâyet çizgisinde yönlendirmeyi amaçla­maktadır. Aşağı âlemden olan nefsanî duyguları, âhiret âleminde kurulup hazırlanan iki zıd konaktan biriyle korkutup tehdît etmekte; yüce âlem­den olan ruhu sonsuz nîmetlerle müjdelemekte ve böylece birinci gücü frenleyip meşru sınıra çekmemizi; ikinci gücü menşei’ne lâyık bir düzey­de tutmamızı ilhâm etmektedir.

Unutmayalım ki, İlâhî mesajı yansıtan Kur’ân-ı Kerîm’in bu iki ayrı seslenişinde mutlak surette rahmet ışığı bulunmakta ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin insanlara yönelmiş bulunduğunu ortaya koymaktadır. İlâhî tebşiratta nasıl rahmet ve inâyet, gufran ve feyiz havası mevcutsa, İlâhî uyarı ve tehditte de aynı havanın inzarla kılıflanmışı vardır.

Yukarıda konumuzu oluşturan âyet de, Cehennem ateşinin alev alev köpürmesi konu edilirken bütünüyle bu manâyı taşımakta ve o rahmetin havasını estirmektedir.

İlâhî uyarı ve tehdide sebep olan iki tavır ve olay:

Âyette tehdîde sebep olarak kişinin iki tavrı gösteriliyor: Biri, hakkı yalanlaması; diğeri, Hakk’ın çağrısına arkasını dönüp kulaklarını tıkamasıdır. Birincisi, küfür ve putperestlikle şartlanmanın ve aklı duygunun em­rine vermenin; İkincisi, gurur ve bencilliğe mağlup olup onu haktan üstün tutmanın belirtisidir.

İlâhî olan dinlerin hepsi insanı bu iki yanlışlıktan kurtarma bilgi ve metoduyla teblîğ ve irşadını sürdürmüş ve son din İslâmiyetle bu bilgi ve metod son çizgisine ulaşarak ilmi ve aklı değişmeyen muhatab olarak seç­miştir.

KALBÎ, BEDENÎ VE MALÎ İBÂDETİ BİRLEŞTİRENLER

«(Allahʹtan) saygı ile korkup (fenalık­lardan) en çok sakınan ve arınmak için malını (Allah yolunda) veren de o ateşten uzaklaştırılır. »

Nefsi, ateşe yaklaştırıcı fiil ve düşünceden uzaklaştırıp ruhun imânla gelişen havasına sokmak için üç şeye ihtiyaç vardır:

1- Tahkikî imân düzeyinde kalbî ibâdet,

2- Tahkikî imân düzeyinde bedenî ibâdet,

3- Tahkikî imân düzeyinde malî ibâdet..

Kalbî ibâdet burada takvâ ile ifade edilmiştir. Zira Allah’tan saygı ile korkmanın en çok belirtisi, her iş ve sözde, her davranış ve düşüncede Cenâb-ı Hakk’ın ismini anıp O’nun üzerimizde murakıp bulunduğuna inanmamızdır. İşte bu inanç kalbî ibâdetin aslını oluşturur ve bedenî ibâde­tin lüzumunu zevk ve heyecanıyla kalp ve kafada doğurur. Böylece insan kendi istediği yoldan değil, Allah’ın düzenleyip koyduğu yoldan Mevlâsına kavuşmaya özen gösterir. Farz ibâdetleri belirlendiği anlam ve ölçüde ve tayin edilen vakitlerde yerine getirmekte kusur etmemeye çalışır.

Bu iki ibâdetin birleşmesiyle üçüncü ibâdete süratle yönelme arzusu belirir ve malî ibâdetin önemi, Müslümanlardan yana lüzumu kişinin ben­liğini sarar da zekât ve sadakadan tutun da Allah yolunda hakkıyla cihada kadar Hak’tan yana olan her türlü fedakârlık ve ferağat-i nefis onun şahsî çıkarının önünde yürür.

Allahʹın izniyle kendini bu noktaya getiren kimsenin kalbinde ve vic­danında köklü bir arınma başlar; geçen yıllarda sözünü ettiğimiz üç ayrı ibâdeti ihmalinden dolayı biriken mânevî kirler temizlenmeye tabi tutulur.

Cenâb-ı Hak bu gerçeğe değinerek, konuyu iki kısa cümleyle çok ve­ciz bir anlatım uslûbu çerçevesinde kalp ve kafalara şöyle işlemektedir: «Allahʹtan saygı ile korkup, (fenalıklardan) en çok sakınan ve arınmak için malını (Allah yolunda) veren kimse ise o ateşten uzaklaştırılır. »

Nitekim hayatının düzenini bu üç ibâdetle değerlendiren Ebû Bekir Sıddîk’ın (R. A. ) her mü’mine misal teşkil edecek davranışlarından birinin, bu âyetlerin inmesine sebep olduğunu siyercilerle müfessirler şöyle nakletmişlerdir:

Atâ’ ve Dahhak’ın İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre: Mek­keʹde putperest müşrikler Habeşli Bilâl’a (R. A. ) işkence ediyorlar ve Bilâl da her defasında «Ahad, ahad! » diye karşılık veriyor; aynı zamanda «Tevhîd İnancı»nı ilân ediyordu. Şüphesiz o, bu sözüyle Allah’ın bir olduğu­nu, ortağının bulunmadığını ifadeye çalışıyordu. O sırada Hz. Peygamber (A. S. ) işkence olayına ve Bilâl’ın «Ahad, ahad! » sözlerine şâhit oldu ve ona seslenerek şöyle buyurdu: «Ya Bilâl! Ahad seni kurtaracaktır. » Sonra Resûlüllâh (A. S. ) Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) ile karşılaştı. Ona: «Ya Ebâ Be­kir! Şüphesiz Bilâl, Allah yolunda, O’nun dini uğrunda işkenceye mâruz kalmaktadır. » Ebû Bekir (R. A. ), Resûlüllahʹın (A. S. ) ne demek istediğini anladı ve hemen ayrılıp evine döndü; az sonra bir miktar dînar ve dirhem alarak Umeyye b. Halefʹe geldi ve Bilâl’ı ondan satın alıp Allah rızasını umarak hürriyetine kavuşturdu. Bunun üzerine müşrikler: «Ebû Bekir’in o Habeşli köleye herhalde bir minnet borcu vardı ki onu satın alıp azat etti» diyerek birtakım yersiz yorum ve tahminlerde bulundular.

Bunun üzerine 17-21. âyetler inmiştir. (el-Câmi’u Li-Ahkâmiʹl-Kurʹân: 20/88’den özetlenerek)

Böylece ilgili âyet iki şekilde yorumlanmıştır: Birincisi, meâl kısmında belirttiğimiz şekildir ki, «indehu»daki zamirin Allah’a râci’ olması söz ko­nusudur. İkincisi, ise, zamirin Ebû Bekir Sıddîk’a (R. A. ) râci’ olmasıdır ki, iniş sebebiyle birleşmektedir.

Birinci yoruma göre, Cenâb-ı Hakk’ın hiç kimseye minnet borcu yok­tur. Zira her şey, her nîmet ve mülkün tamamı O’na aittir. İkinci yoruma göre, Ebû Bekir Sıddîk’ın (R. A. ) o asil davranışı bir minnet, bir ödeşme borcundan değil, sadece Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğundan kaynaklanıp İs­lâmiyet adına bir hizmettir. Nitekim yirminci âyetle bu husus açıklanmak­ta ve mükâfatının da ileride gerçekleşeceği müjdelenmektedir.

Sonuç olarak konuyu şöyle özetliyebiliriz:

Kalbî, bedenî ve mâlî ibâdetleri tahkikî imân doğrultusunda yerine getiren mü’min için râzı olacağı iki mükâfat vardır: Biri dünyada, diğeri âhirettedir. Dünyadaki mükâfatı, isminin hayır ile anılması ve kalıcı bir misal teşkil etmesidir. Âhiretteki mükâfatı ise, ilâhî rıza havasında ebedî saadet yurdunda mutlu ve bahtiyar olmasıdır.

Leyi Sûresiʹne, gece ve gündüzde kendini gösteren ilâhî proğramın insanlardan yana fayda ve hikmetine yemin edilerek başlandı ve Hak rı­zası için amel ve ibâdette bulunan mü’minler ilâhî rızayla müjdelenerek sûre noktalandı.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-u senâlar; kalbî, bedenî ve malî ibâdetin sevâp ve mükâfatını, fe­yizli sonuçlarını bize günlük hayatından örnekler vererek anlatan Resûlül­lâh (A. S. ) Efendimiz’e salât-ü selâmlar olsun.