Buruc Suresi 12-22. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ اِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ وَاللّٰهُ مِنْ وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ بَلْ هُوَ قُرْاٰنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ

18.

Şüphesiz, Rabbinin yakalaması çok çetindir.

Diyanet İşleri

13.

Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrarlar.

14.

O, çok bağışlayandır, çok sevendir.

15.

Arş'ın sahibidir, şanı yüce olandır.

16.

Dilediğini mutlaka yapandır.

17-18.

(17-18) Orduların, Firavun ve Semud'un haberi sana geldi mi?

19.

Hayır, inkar edenler, hala yalanlamaktadırlar.

20.

Oysa Allah, onları arkalarından kuşatmıştır.

21.

Hayır, o (yalanlamakta oldukları kitap) şanı yüce bir Kur'an'dır.

22.

O, korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz'da)dır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

12- Şüphesiz ki Rabbınʹın tutup kahretmesi çok şiddetlidir.

13- Doğrusu O, önce yoktan başlatıp var kılar; sonra da öldürüp yeniden geri çevirir.

14- O, çok bağışlayandır, çok sevilen ve sevendir.

15- Yüce, şerefli, şanlı Arşʹın sâhibidir.

16- İrâde ettiğini kusursuz yapandır.

17-18- Firʹavn ve Semûd askerlerinin haberi sana geldi ya..

19- Hayır, hayır; o küfredenler durmadan (Hakkʹı) yalanlamakta.

20- Allah ise onları arkalarından kuşatmıştır.

21- Hayır, (gerçek onların iddiâ ettiği gibi değildir), bu (Kitap), çok şanlı, şerefli Kurʹân’dır.

22- Levh-i Mahfûz’dadır.

CENÂB-I HAKKʹIN ZALİMİ YAKALAMASI PEK ANİ VE ŞİDDETLİ OLUR

«Şüphesiz ki Rabbınʹın tutup kahretmesi çok şid­detlidir. »

Küfür, zulüm, azgınlık ve ahlâksızlık gemi azıya alır da hiçbir hak ve vecîbe gözetmeden ilerlerse, belirlenen çizgiye gelinceye kadar onları iş­leyenlere mühlet verilir. Bu çizgi, sünnetullah’tır ki, İlâhî adâletin tecel­lisini yansıtır ve O’nun kahretme sınırıdır. Kâfir, zorba, fitneci müşrik o sınıra gelip dayanınca İlâhî hüküm iner ve artık onun için kurtuluş çaresi kalmaz ve o hükmü geri çeviren bir kuvvet bulunmaz.

İlâhî kahrın yaklaşması birtakım uyarı sinyallerini beraberinde taşır ve inkârcı sapık, zalim zorba dönüş yapar diye uyarılar verilir. Buna rağmen uyanma ve dönüş olmazsa Cenâb-ı Hak «kahhar sıfatı»yla tecelli eder ve o kahra müstehik olanı şiddetle ve ani olarak yakalar. Nitekim Firʹavn ve bir de Semûd Kavmini sözü edilen sınırda yakalayan İlâhî kahr, hükmünü icra etmiş ve sözü edilen iki kavim de kendilerinden sonra gelecek olan millet ve kavimlere ibretli misal teşkil etmişlerdir. Âhiretteki ceza ve ikap ise çok daha elîm ve ıstıraplı olacaktır. Zira Cenâb-ı Hak, önce yoktan başlatıp var kılan; sonra öldürüp yeniden yaratıp geri çevirendir. Aynı za­manda dünyada, bitkiler dahil canlıları öldürüp mislini var kılandır. O’nun koyduğu bu kanunu durdurmak mümkün değildir. 11 ve 12. âyetlerle bu gerçeğe ve inceliğe işâret edilmekte ve kusursuz tecelli eden kudretinin te­zahürlerini görüp secdeye kapanmamız dolaylı şekilde istenmektedir.

Öyle ki, canlı bir hücreyi olsun yaratmaya gücü ve kudreti yetmiyen insanoğlunun artık o yegâne yaratıcı olan Allah’ın her şeye gücünün yet­tiğini bilmesi ve inanması gerekmiyor mu?

ALLAH ÇOK BAĞIŞLAYANDIR VE ÇOK SEVİLENDİR

«O, çok bağışlayandır, çok sevilen ve sevendir. »

Cenâb-ı Hak, inkâr, zulüm ve ahlâksızlıkta belirlenmiş sınıra gelip da­yananları nasıl şiddetle yakalayıp kahredense, o sınıra gelmeden dönüş ya­pıp Hakk’a teslimiyetle bağlanan kulları hakkında o nisbette bağışlayan, seven ve affedendir. Aynı zamanda O, bu ve diğer sıfatlarının insanlardan yana tecellisi itibariyle de sevilmeye çok daha lâyık bulunuyor.

Âyette anılan «Gafûr» ve «Vedûd» sıfatları, gerçeği anlayıp idrâk ede­bilen mü’minlerin en büyük ümit kaynağı ve ruhlarını doyuran sonsuz gı­dalarıdır. Şüphesiz kendilerini bu iki sıfatın tecellisine mazhar olma düze­yine getiren günahkâr kullardan daha mutlu ve bahtiyar kim olabilir. Çün­kü bir fâni için dünyada da, âhirette de, cennette de en güzel iltifat, Ce­nâb-ı Hakk’ın onu sevmesidir.

Hakk’ı yalanlayıp inkâr ve sapıklığında, inat ve tuğyanında ısrar eden­leri ise, O, her yanından kuşatmıştır. Öyleki, dünyada iken, sözünü etti­ğimiz sünnetullah çizgisine gelince onları şiddetle yakalayıp kahretmek suretiyle sahneden alaşağı eder. Âhirette ise amel defterlerini arkaların­dan sol ellerine vermek suretiyle nereye varacakları, nasıl bir azaba tabi tutulacaklarını bildirir.

KUR’ÂN, ÇOK ŞANLI, ŞEREFLİ VE FEYİZLİDİR

«Hayır, (gerçek onların iddia ettiği gibi değildir); bu (kitap), çok şanlı, şerefli Kur’ânʹdır. Levh-i Mahfûzʹdadır. »

Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ı red ve inkâr edenlerin vaki yalanlamalarının akıl, idrâk, insaf ve ilim dışı olduğunu açıklayarak Kur’ân’ın iki özelliğini belirtiyor :

a) Kur’ân ismini «Mecîd» sıfatına izafe şeklinde okursak şu mana ortaya çıkar: «Bu (kitap) O çok şanlı, feyiz ve bereket kaynağı, çok şe­refli ve üstün olan Allahʹın Kurʹânʹıdır. »

«Mecîd»i, Kur’ân’ın sıfatı şeklinde okursak şu mana ortaya çıkar: «Bu (kitap) çok şanlı, şerefli feyiz ve bereketli olan Kurʹânʹdır. »

Her iki kıraate göre de, hiçbir inkârcı nankörün, maksatlı maddecinin Kur’ân’ın kadrini, şan ve şerefini düşüremiyeceği; onun hep şan ve şerefle, feyiz ve bereketle aklını, bilgisini dosdoğru kullanan kavim ve milletleri aydınlatacağını ve reddi mümkün olmayan o yüksek kudretin eseri oldu­ğunu her çağda isbât edecektir. Nitekim günümüze kadar geçen 15 asır süresince o hep bunu isbatlamıştır.

b) Aynı zamanda o kitabın aslı, orijinali Levh-i Mahfûz’da yazılıdır ve korunmaktadır. Orada yazılı bulunduğu gibi, değiştirilmeden elfaz ve maanisi alınıp önce «Semâ-i dünya»ya, sonra da yeryüzüne, Hz. Muham­medʹin (A. S. ) pâk ve nûrânî kalbine indirilip ilka edilmiştir. Levh-i Mah­fuz’da korunduğu gibi, dünyada da mushaflarda ve hafızların hafızasında korunmaktadır. Nitekim Hicr Sûresi 9. âyetle bu hakikat şöyle açıklan­maktadır: «Şüphesiz ki Kurʹân’ı biz indirdik ve elbette biz onu koruyanlarızdır. »

«Levh-i Mahfuz» ismi sadece Kur’ân’ın konumuzu oluşturan 22. âye­tinde geçmektedir. Yâsîn Sûresi 12. âyette ise buna «İmamin Mübîn», Râd Sûresi 39 ve Zuhruf Sûresi 4. âyette «Ümmüʹl-Kitap» denilmektedir.

«Levh-i Mahfuz»un sözlük mânası, «korunan levha» demektir.

«İmamin Mübîn» ise «apaçık imam» demektir.

«Ümmu’l-kitap» ise, «ana kitap» demektir ki, bunların hepsi «Levh-i Mahfuz»la ilgili sıfatlar veya o kaynağın bir başka adıdır.

Çünkü hem apaçık kitap, hem ana kitap bütünüyle Levh-i Mahfuzʹdadır ve orada korunmaktadır.

Büruc Sûresi’ne, dört önemli olaya yemin edilerek başlandı ve inkâr­cı zâlimlerin eninde sonunda İlâhî hışma uğratılacaklarına işâretle mi­sal verildi; sonra da kâinatı, hilkati, hilkatin hikmetini ve iki hayatın proğramlanmasının sebebini açıklayan o çok şerefli ve şanlı Kurʹân’ın, inkâr­cılar istemese bile kıyâmete kadar insanlığı aydınlatmaya devam edece­ği, hiç bir kimsenin onu değiştirmeğe gücünün yetmiyeceği bildirilerek sûre noktalandı.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-u senâlar; Allahʹtan aldığı vahyi aynen koruyup ümmetine noksan­sız teblîğ eden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.