MEÂLİ:
15- Ey insanlar! Sizler hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise ganiy (hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlak varlıklı)dır. Övülmeğe çok lâyıktır.
16- Dilerse sizi (sahneden) alıp götürür de yeni bir halk topluluğu getirir.
17- Bu da Allahʹa göre güç değildir.
18- Hiçbir günahkâr diğer bir günahkârın günahını taşımaz. Yükü ağır olanın da, taşıması için -yakını bile olsa- yükünden hiçbir şey başkası tarafından taşınmaz. Sen ancak Rabbından gıyabında saygı ile korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın. Kim kendini (günah kirlerinden) pâk tutarsa, o ancak kendi lehine pâklanmış olur. Varış ancak Allahʹadır.
CANLI-CANSIZ HER ŞEY ALLAHʹA MUHTAÇTIR
«Ey insanlar! Sizler hepiniz Allahʹa muhtaçsınız. Allah ise ganiy (hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlak varlık)dır. Övülmeğe çok lâyıktır. »
Varlık âleminin niçin yaratıldığı, kurulan sağlam düzenin kimler için hazırlandığı, köpürüp taşan İlâhî nîmetlerin insanlardan yana nasıl teshîr edildiği açıklandıktan sonra, her şeyin muttasıl İlâhî kudret kaynağından çıktığı konu edilerek kâinatta yer alan her canlının mutlak surette Allah’a muhtaç bulunduğu haber veriliyor. Bu, şımarıp böbürlenen, kaynakların nasıl bir kudret tarafından hazırlanıp hizmete sevkedildiğini bilmeyen, dünya nîmetlerini hayatın tek gayesi olarak gören ve elde ettiği servetten dolayı kendini çok başarılı sanan zenginleri uyarmaya; fakir ve muhtaçları sabır ve teselliye yönelik bir seslenme ve bilgi vermedir. Zira Allah mutlak anlamda ganiydir ve bu bakımdan da en güzel övgülere ancak O lâyıktır.
O halde her çeşit nîmeti insanın hizmetine sevkeden Cenâb-ı Hak, her canlının rızık kaynağı ve tek umut kapısıdır. O bir an verdiğini çekip alacak olsa, hayat bütünüyle durur ve biter. Bu nedenle de her şey, özellikle insanlar O’na devamlı surette muhtaçtırlar.
DİLERSE, İNSANLARI HAYAT SAHNESİNDEN ALAŞAĞI EDİP İNDİRİR
«Dilerse sizi (sahneden) alıp götürür de yeni bir halk topluluğu getirir. »
Cenâb-ı Hak mutlak anlamda ganiy olduğu, en güzel övgülere lâyık bulunduğu için hiç kimsenin ibâdet ve duâsına; imân ve irfanına muhtaç değildir. Zira ihtiyaç sonradan yaratılanlara has bir arızadır. Allah ise öncesiz ve sonrasızdır; varlığı kendindendir.
O halde kim bu gerçeği idrâk ederek şükrederse, kendi lehine iyi bir yol seçmiş olur; kim de nankörlük ederse, kendi aleyhine bir sonuç hazırlamış olur. Eğer Cenâb-ı Hakkʹın insanların şükür ve ibâdetine ihtiyacı olsaydı, şükretmiyen, ibâdette bulunmayan kullarını yeryüzünden giderirdi de yerlerine şükredip ibâdette bulunan insanları getirirdi. Oysa nankör inkârcı toplum ve milletler zulüm ve azgınlığa sapmadıkları takdirde Allah onlara mühlet vermekte ve cezalarını âhirete bırakmaktadır. Zulüm ve ahlâksızlığın son kertesine gelen toplum, kavim ve milletleri ise, dünyada da cezalandırmakta ve onları sonra gelenlere öğüt ve ibret kılmaktadır.
Bu uygulamadan anlıyoruz ki, Cenâb-ı Hak, fert, aile, toplum ve milletler hakkında koyduğu kanunları, çizdiği plânı, onlar azıtıp zulme ve tuğyana gitmedikçe değiştirmemekte ve sünnetullah gereği bu hususta kurduğu düzen devam etmektedir. Azıp sapıtan zâlimleri ise, sünnetinin bir diğer tecellisiyle cezâlandırır.
HİÇBİR GÜNAHKÂR, DİĞER GÜNAHKÂRIN GÜNAHINI TAŞIMAZ
«Hiçbir günahkâr diğer bir günahkârın günahını taşımaz. Yükü ağır olanın da, taşıması için -yakını bile olsa- yükünden hiçbir şey başkası tarafından taşınmaz. »
Hem sapıtan, hem de başkalarını saptıran kimselere, hem kendi günahları ve veballeri, hem de saptırdıkları kimselerin edindikleri günah ve veballerin bir misli yüklenir. Ama hiç kimse başkasının günahını taşımaz. Çünkü kıyâmet gününde dostluk, hısımlık, yardımlaşma, işleri rüşvetle, aracıyla yürütme diye bir olay söz konusu değildir. O gün bütünüyle hesap, ceza ve mükâfat günüdür. Herkesin kendisine yetecek kadar meşguliyeti olacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın şefaat için izin vereceklerinin dışında, hiç kimse, en yakını bile olsa başka biri hakkında af isteğinde bulunma yetki ve cesaretine sahip olamıyacaktır. Hem o gün hısımlık bağları kopar, aynı çatı altında bir ömür geçiren âile fertleri bile birbirlerine yardımcı ve şefaatçi olamazlar. Böylece o gün her kişi dünyadan beraberinde taşıyıp götürdüğü niyet ve ameliyle, inanç ve irfanıyla başbaşa kalır.
KİMLER UYARIDAN FAYDALANIR?
«Sen ancak Rabbından gıyabında saygı ile korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın.. »
Cenâb-ı Hakk’ın hayat ve mutluluk va’deden buyruklarıyla kimleri uyarmak olumlu sonuç verir? Elbette ki Cenâb-ı Hakk’ın doğru yolu bulmayı nasip kılmadığı inkârcı zâlimleri uyarmakta fazla bir yarar düşünülemez. Daha çok şu iki önemli sıfatı kendinde taşıyan mü’minleri uyarmak müsbet sonuç verir:
1- Gaybe inanıp Rablarından saygı ile korkanlar,
2- Bu şuur içinde namazı vakitlerinde yerine getirenler..
Gaybe imân; aklın, idrâkin, irfanın ve açık basiretin ürünüdür. Allah’tan saygı ile korkmak, sağlam imânın tezahürüdür. Namaz her zaman için kulluğun belirtisidir. Kendini bu düzeye getirenleri sık sık uyarmak ve müjdelemek şüphesiz ki imân ve irfanlarının artmasına sebep olur; aynı zamanda günahtan daha çok sakınmalarını ilhâm eder. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Din, güzel, yararlı öğüttür» buyurarak bu cümleyi üç defa tekrarlamıştır. İnkârcıları uyarmak ise, yararı olsun olmasın ayrı bir görevdir. Böylece imân temeli üzerinde namaz ibâdetiyle yükselen kimse, kendini günah kirlerinden arındırmış olur. Bunun faydası ise, Allah’a değil, kişinin kendisinedir. Çünkü Cenâb-ı Hak mutlak surette ganiydir ve her zaman en güzel övgülere lâyıktır.
İnsan, eninde sonunda nereye döndürüleceğini biliyorsa, geliş yolunu anlamış, gidiş yolunu seçmiş ve kendini bu yolculuğa hazırlamış demektir. «Varış ancak Allah’adır» cümlesi bu açıdan kalplere neşter vurmaktadır. Çünkü her şey Oʹnun kudretinin eseridir ve ancak o kudrete dönmek zorundadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk’ın hiç kimsenin kulluğuna, duâ ve ibâdetine muhtaç olmadığı konu edildi. Hazırlanma dönemi olarak belirlenen dünyada birtakım kirli işlere bulaşmanın akılla ve sağduyuyla bağdaşır tarafı bulunmadığına işâretle, şunun bunun için günaha girmenin de bir anlam ve yararı olmayacağı hatırlatıldı. Böylece kıyâmet gününde hiç kimsenin bir başkasının günahını yüklenip taşımıyacağı haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, görmeyenle görenin, karanlıkla aydınlığın, serin gölgelikle sıcağın bir olamıyacağı misal verilerek, görmeyen, anlamayan, karanlık içinde bocalayan gezer ölülere hakkın sesini duyurmanın zorluğuna işâret ediliyor. Sonra da Hz. Muhammedʹin (A. S. ) görevinin sınırları çizilerek mü’minler aydınlatılıyor. Toprağı ve aldığı su aynı olmakla beraber yerden muhtelif renklerde ve desenlerde bitkilerin yeşerip çıkması, dağların renk renk bir görünüm arzetmesi; ayrıca insanların farklı ve değişik cilt renginde yaratılması İlâhî kudrete delil olarak gösteriliyor. Arkasından ilim adamlarına takdîr sunularak onların kadr-u kıymeti yükseltiliyor. Kesada uğramayan bir ticareti umanların vasıfları sıralanarak, dünya hayatında nasıl davranılması gerektiği üzerinde duruluyor.