MEÂLİ:
16- Şanıma and olsun ki, gökte burçlar yarattık ve onları seyredenler için süsleyip (çekici görünümde) donattık.
17- Hem onları kovulmuş her şeytandan koruduk.
18- Ancak kulak hırsızlığıyla bir şeyler çalmak isteyenleri parlak bir ateş parçası izleyip kovalar.
19- Yeryüzünü de yaydık, orada ağırlığı olan sâbit dağlar koyduk ve orada ölçülmüş (miktar ve özelliği belirlenmiş) her şeyi yetiştirdik.
20- Yine yeryüzünde size ve sizin rızık veremiyeceğiniz kimselere (canlılara) geçimlikler meydana getirdik.
İLGİLİ HADÎSLER
«Allah gökte bir buyruğunun yerine getirilmesini irâde ettiğinde, melekler, sert bir kayaya çarpan zincir misali kanatlarını çırparak İlâhî emre eğilip saygı gösterirler. İçlerinden o saygı dolu korku kalkınca, «Rabbimiz ne buyurdu? » diye sorarlar. «Rabbiniz hakkı buyurdu. O çok yüce ve çok büyüktür» derler. » (Buharî/tevhîd: 32, tefsîr: 15, 34- Tlrmizî/tefsîr: 34- İbn Mâce/mukaddeme: 13)
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir grup arkadaşıyla birlikte Ukaz Panayırı’na giderken şeytanlarla gök haberleri arasına perde (engel) geriliyor. Göğe çıkmak isteyenin üzerine parlak bir ateş (şihap) gönderiliyor. » (Buharî/tefsîr: 15, 34- İbn Mâce/mukaddeme: 13, 35)
Ansardan bir zat anlatıyor:
«Bir gece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile birlikte (açık havada) oturuyorduk, derken bir yıldız kaydı ve parlak bir ışık verdi. Bunun üzerine Efendimiz (A. S. ) bize sordu: «Cahiliye devrinde böyle bir yıldız kayması olayı meydana gelip ışık saçtığında onu nasıl yorumlardınız? » Ashab-ı Kirâm da, «Bu gece büyük bir adam doğdu veya öldü diye yorumda bulunurduk» şeklinde cevap verdiler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu ki: «Yıldız ne birinin ölümü, ne de doğumu için kayar. Ancak ismi yüce ve mübarek olan Rabbimiz bir emrinin yerine gelmesini irâde ettiğinde, Arş’ı kaldıran melekler tesbîh ederler, sonra da onu izleyen gökteki melekler tesbîh ederler de tâki bu dünya semasına gelip ulaşır. Sonra da Arş’a yakın semada olanlar Arş’ı kaldıran meleklere: «Rabbimiz ne buyurdu? » diye sorarlar. Onlar da Allah’ın neler buyurduğunu onlara haber verirler. Böylece gök ehli sırasıyla birbirlerinden sora sora dünya semasına kadar gelip ulaşır. Cinler kulak hırsızlığı yaparak onu dost ve yaranlarına, içine fazlalık katarak aktarmaya çalışırlar, derken bir şihap onları izler. (İşte yıldız kayması bundan dolayı meydana gelir). » (Sahîh-i Müslim - Hâfız Taberânî)
BURÇLAR
«Şanıma and olsun ki, gökte burçlar yarattık ve onları seyredenler için süsleyip (çekici görünümde) donattık. »
Burç: Burçlar kuşağında bulunan on iki takım yıldızlarından her biri. Bunlar: Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık burçları diye adlandırılır.
Bu isimler, her takım yıldızlarının bunlardan birine benzetilmesi sonucu halk tarafından konulmuş ve yaklaşık 2000 veya 2500 yıldan beri sürüp günümüze kadar gelmiştir. Kurʹân-ı Kerîm’de bunlardan söz edilmesi, bizi daha doğruya, gerçeğe yöneltmek, hurafeden uzak tutup İlâhî kudret ve saltanatın gökteki tezahürlerinden birine dikkatimizi çekmek içindir. Nitekim zamanla halk bu burçları doğdukları ayı itibar ederek fal kapsamına sokmuş ve birtakım hükümler çıkartmaya başlamışlardır. İlgili âyetle, burçlardan ahkâm çıkarılamıyacağı, onların da birer cisim oldukları, dünyamızı süslemek ve kâinattaki dengeye bağlı kalıp İlâhî kudreti yansıtmak için düzenlendiklerine işâret edilerek onlarla kader çizgisini belirlemeğe kalkmanın yanlış bir inanç olduğu belirtilmek isteniyor.
GÖK HABERLERİ ŞEYTANLARDAN KORUNMUŞTUR
«Hem onları kovulmuş her şeytandan koruduk. »
Çıplak gözle de sık sık görülebilen ve «yıldız kayması» şeklinde yorumlanan parlak bir cismin çok parlak bir çizgi çizip kaybolması üzerinde birtakım varsayımlar ileri sürülmüştür ki onları tefsîrimize nakletmeyi gerekli görmüyoruz. Bilinen tek şey, o da kâinatta meydana gelen birçok olayların iç yüzünü, bize kapalı kalan tarafını bilmediğimizdir. Kurʹân «yıldız kayması» diye yorumladığımız ışık kaymasını, parlak bir ateşin, gök haberini dinlemek isteyen bir şeytan veya cinni recmetmesi, taşlayıp geri çevirmesi şeklinde açıklıyor. O halde biz bunlara İlâhî roketler de diyebiliriz. Üzerinde dikkatle durup kâinatın mutlak anlamda İlâhî tasarruf altında belli bir plân ve proğrama göre yürütüldüğünü düşünürsek, bunun garipsenecek bir yanı olmadığını anlamakta gecikmeyiz. (Bilgi için bak: Hicir: 18, Saffat: 10, Cin: 8, 9, Enbiyâ: 30. âyetlerin tefsiri)
Düzeni kusursuz kuran ve sağlıklı bir plâna göre ayakta tutan mülkün yegâne sâhibi Allah, her şeyi birtakım faydalar ve hizmetler için yaratmıştır. Boşuna yaratılan veya gereksiz değişimlere uğrayan hiçbir şey yoktur. Ne var ki, insanoğlunun bilgi ve araştırması bunların henüz pek azını çözüp anlayabilmiştir. Mahiyetini kendi bilgi ve aklımızla çözemediğimiz, anlayamadığımız bir olayın arkasındaki hikmeti reddetmeğe de hakkımız yoktur.
Burada Cenâb-ı Hak, yıldız kayması gibi görünen ve ş i h a b (parlak ateş) ismini verdiği olayın esrar ve hikmetini bize açıklıyor. Fiziksel yönünü ve astronomi ile ilgili yanını araştırmayı biz insanlara bırakıyor. Sonra da bu konuda temel bilgi verirken önemli bir hususu da bize öğretiyor. O da şudur: Cin ve şeytanlar istedikleri gibi kâinatta cirit atamazlar. Onlar da insanlar gibi, yerküreye yerleştirilmişlerdir. Dünya sınırlarını aşmak isteseler de buna imkân bulamazlar. Onlar için de belirlenmiş sınırlar vardır. Aşmak istedikleri zaman İlâhî roketlerle püskürtülürler.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki, kâinatta ne varsa hiçbir şey hilkat kanununu aşamamakta, belirlendiği sınırı geçememektedir. Hattâ en büyük melek Cebrâîl bile, Miʹrac gecesi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize refakat edip kendisi için belirlenmiş sınıra kadar yükselmiş ve daha ileri geçemiyeceğini Resûlüllah’a (A. S. ) bildirmiştir.
Müfessir Kurtubî diyor ki:
«Cin ve şeytanlar vahiy, ya da herhangi gökle ilgili bir haberi duymaya çok heveslidirler. Cenâb-ı Hak göğü, gök haberlerini onlardan korumuştur. Ancak kulak hırsızlığı ile bir şeyler duymaya çalışanlarından göğü tamamıyla korumamıştır. Vahyin dışındaki bazı haberleri kulak kabartıp duyabilirler, vahiyden ise hiçbir şey duyamazlar. Çünkü onlar vahiy hususunda bilgi edinmekten uzak tutulmuşlardır. Şeytanlar gök haberlerinden bir şey duyunca, onu göz açıp kapamadan daha süratli olarak kâhinlere ulaştırmaya çalışırlar, derken arkalarından bir şihap (parlak ateş) onları izler de ya öldürür ya da sakat bırakır. » (Tefsîr-i Kurtubî: 10/10, 11’den özetlenerek)
Diğer bazı müfessirler ilgili âyeti te’vîl ederek gökten şihabın atılması, Peygamber düşmanlarının her defasında başarısızlığa uğratıldıklarına işârettir, derler. Böylece ruhanî hakikatlerin tabii kanunlar dairesinde meydana gelen olaylara uygun biçimde gerçekleştiğini söylerler. Allah daha iyisini bilir.
Gök haberlerini dinlemek isteyen şeytanlardan söz edilirken sıfat olarak «recîm» kullanılmıştır. Bu kelime birbirine yakın, hattâ birbirini tamamlayan bir kaç mânaya delâlet eder:
a) Lânetlenmiş, İlâhî rahmetten kovulmuş,
b) Taşlanıp cezalandırılmış,
c) Mele-i Aʹlâ haberlerinden uzaklaştırılıp kovulmuş..
İlgili âyette ise, daha çok (b) ve (c) maddesiyle ilgili mâna yansıtılmaktadır. (Gök haberleriyle ilgili geniş bilgi için bak: Cin ve Saffat sûrelerinin tefsirine)
ALLAH’IN VARLIĞINA DELÂLET EDEN BELGELER
«Yeryüzünü de yaydık, orada ağırlığı olan sâbit dağlar koyduk ve orada ölçülmüş (miktar ve özelliği belirlenmiş) her şeyi yetiştirdik. »
Yerküreyi insanların ve diğer canlıların yaşamalarına elverişli düzende yaratan, orada kesin bir plân ve proğram uygulayan mutlak bir kudretin tecellisi söz konusudur.
Görüldüğü gibi yeryüzü denizleriyle, ırmaklarıyla, dağ ve ovalarıyla, ormanlık ve çölleriyle hayat fışkırtan ve harekete geçiren büyük bir laboratuvardır. Dünyada yer alan her şey ve meydana gelen her olay bir diğerini tamamlamakta ve hayatın akışını sağlamaktadır. Dünyayı dağlardan ayırın, geriye dümdüz bir arazi kalır, o yüzden hava değişir, su kaynakları yetersiz kalır, canlılardan çoğunun yaşaması imkânsızlaşır. Dünyayı denizlerden ayrı düşünün, ay gibi kupkuru bir çöl halini alırdı.
YERYÜZÜNDE HER ŞEYİN BELLİ BİR PROĞRAMA GÖRE YARATILMASI
Yeryüzündeki bitkilerin sayısını kesin olarak belirleyip ortaya koymak zor. Çiçekli, çiçeksiz bitki türleri de değişik kısımlara ayrılır ve böylece çok zengin çeşitleriyle bitki tabakası dünyamızı süsler. Sadece süslemekle kalmaz, gıdasından ilâcına, proteininden vitaminine kadar besleyici, şifa verici özellikleriyle canlılara hayat sunar. Kur’ân’ın ilgili âyetiyle açıklandığına göre, her bitki belli bir ölçüde var kılınmıştır. Tabiat kendiliğinden var olsaydı, herhalde bu derece plânlı, ölçülü, dengeli ve yararlı olamazdı; aynı zamanda birbirlerini tamamlayan bunca yararlı nesneleri biraraya getiremezdi. Bir an düşünelim ki, dünyada sadece bir, iki tür bitki vardır. Durum ne olurdu? Hemen söyleyelim ki, hayat cılız, ilim kısır, akıl dar bir çerçeve içinde kalırdı. Yeterli beslenme ve gelişme imkânları olmaz ve o yüzden bu günkü bayındır manzara hayal olurdu
Gerçi ilim botanik açıdan bize biraz olsun bitkilerin yarar ve ölçüsünü tesbit etmiştir; ama çoğunun henüz yarar ve ölçüsünü, azlığının, ya da çokluğunun, bir bölgeye sıkışıp kalmasının, birçok bölgelere yayılmasının nedenlerini henüz tamamıyla keşfedememiştir. Oysa Kur’ân, bu düzenlemede mutlak surette hâkim olan bir plân ve proğramın söz konusu olduğunu haber veriyor. Bu bir ana fikir, temel bilgidir. İlim adamlarına hareket noktasını belirlemektedir.
CANLILAR ÂLEMİ
Yalnız böcek türlerinin milyonları aştığı, sayılarının milyarları bulduğu bir gerçektir. Bitkiler gibi diğer canlıların da sayısını kesin olarak bilemiyoruz. Ancak ortada bir gerçek varsa, o da her canlı kendine has bir kanuna bağlı olarak yaratılmış ve hilkatinin özelliğine, amacına göre, kendisine hayat kapısı açık tutulmuştur. Öyle ki, her biri nasıl üreyeceğini, neler yiyip besleneceğini, neslini nasıl devam ettireceğini bilmektedir. Buna ister içgüdü diyelim, ister ilâhî kudretin verdiği zekâ ve yetenek diyelim, netice aynı yola varır.
Cenâb-ı Hak canlıların rızıklarını hazırlayıp vermeyi bize bırakmamış, yüce kudretinin, ezelî ilminin eşsiz plânıyla bizzat kendisi düzenleyip proğramlamıştır. Öyle olmasaydı, canlıların yaşama şansı kalmaz ve biz de çok hareketsiz bir dünyada yaşardık. Kur’ân bilhassa dikkatlerimizi bu noktaya çekerek İlâhî kudretin mutlak anlamda hikmet sâhibi olduğunu, her şeyi yerli yerince, belli bir amaca göre yarattığını vurguluyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına, kudretinin eşsizliğine delâlet eden delil ve belgelere yer verildi. İnsan aklını hakka, doğruya ve iyiye çevirmek için gereken temel bilgiler, ana fikirler açıklandı. Sonra da Allahʹın mutlak tasarruf sahibi bulunduğuna, kâinatta meydana gelen ve fakat bizim müşahede ve tecrübe sınırlarımızı aşan olayların birtakım sır ve hikmetlerinin söz konusu olduğuna atıflar yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, kâinatta var olan her şeyin belli bir ölçü ve proğrama göre yaratıldığı, gelişigüzel, ölçüsüz, hesapsız, kitapsız hiçbir şeyin varlık alanına getirilmediği açıklanıyor. Sonra rüzgârların hem yağmurun habercileri, hem çiçek tozlarını taşımak suretiyle aşılama hizmetlerini sürdürdüğü misal olarak veriliyor. Arkasından her şeyde mutlak tasarrufa sahip olan Allahʹın yine belirlediği ölçü ve proğrama göre, insanları öldürdükten sonra onları ikinci fakat sonsuz bir hayat için diriltip kaldıracağı hatırlatılıyor.