Maide Suresi 109. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَا اُجِبْتُمْ قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

109.

Allah'ın, peygamberleri toplayıp "siz(den sonra davetiniz)e ne derece uyuldu?" diyeceği, onların da, "Bizim hiçbir bilgimiz yok. Gaybleri hakkıyla bilen ancak sensin" diyecekleri günü hatırlayın.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

109- Allah, peygamberleri biraraya getirip toplayacağı günde, «Si­ze ne cevap verildi? » diyecek. Onlar da «bizim hiçbir bilgimiz yok, gaybları bilen şüphesiz ki sensin sen!. » diyecekler.

İLGİLİ HADÎS

«Ayakta durduğum bir sırada tanıdığım bir grup insana gözüm ilişti. Benimle onlar arasında bir adam (melek) çıkıp onlara, haydi geliniz! dedi. Nereye? diye sorduğumda, vallahi cehenneme gidiyoruz, diye cevap ver­di. Bunların durumları nedir? diye sordum. Senden sonra bunlar dinlerin­den dönüp gerisin geriye gittiler, dedi.

Sonra bir başka topluluğa daha gözüm ilişti ki onları da tanıdım. Be­nimle onlar arasından bir adam (melek) çıkıp, haydi geliniz!. dedi. Nereye gidiyorsunuz? diye sorduğumda, vallahi cehenneme gidiyoruz, diye cevap verdi. Peki bunların durumu nedir? sorduğumda, Bunlar da senden sonra dinlerinden dönüp gerisin geriye gittiler, dedi. »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz devamla buyurdu ki:

«Bunlardan kurtulacak olanları pek göremiyorum, ancak çobansız ka­lan deve sürüsünden birkaç tanesinin yolunu şaşırıp ayrılanlar misali bir­kaç tanesi kurtulabilir. » (Sahîh-i Buharî/rikak: 53 - Ahmed: 3/18, 39)

KUR’ÂNʹDA UYGULANAN İLÂHÎ METOT

Kur’ân’da uygulanan İlâhî metot gereği, konudan konuya geçişler, di­ğer bir tabirle sık sık konuyu değiştirmeler çok belirgindir. Tarihî bir ola­yın özü ve ibretli noktaları sergilenirken hemen sonra dikkatler varlık âle­minde hükümran olan İlâhî kudrete çekilir ve hemen sonra ruhlara can­lılık veren âhirete çok duyarlı bir kapı açılarak sorumluluğun sınırı belir­lenir. Sonra da şer’î hükümlerin bir bölümü işlenir, derken bunların amaç ve hikmeti yüksek ahlâk ve fazîlet düzeyinde bir komprime biçiminde su­nulur.

Yukarıda meâlini yazdığımız âyetin inişi de bu metot doğrultusunda­dır. Dinî hükümlerden birkaç konu açıklandı, hikmetine kısmen dokunul­du ve hemen sonra kafalar ve kalbler âhiretin o ürpertici tablosuna dön­dürüldü. Böylece hukukla ahlâk, hukukla sorumluluk, sorumlulukla fazîlet, hukukla adâlet içiçe nadide bir örtü misali işlendi. Bıkkınlık vermeden İlâ­hî hikmet, perde perde gönüllere sunulurken akıl, irâde, zekâ, duygu ve başta hafıza olmak üzere diğer yetenekler mükemmel bir motorun ahenkli parçaları gibi çalışıp birbirini tamamlayıp durdu.

İnsan ürünü olan hiçbir eserde böylesine çekici, düşündürücü, bağ­layıcı, bütün yetenekleri sistematik olarak harekete geçirici, bir anda yük­sek ahlâkın ölçü ve anlamını, fazîletin ışığını ruha ve vicdana işleyici bir parça ya da bölüm bulmak mümkün müdür? Hangi eser iki üç defadan fazla okunabilir?

İşte Kur’ânʹın yüceliği, İlâhî olma özelliği bu noktada da kendini çok açık biçimde ortaya koyar.

PEYGAMBERLERE VERİLEN CEVAPLAR

«Allah, peygamberleri bir araya geti­rip toplayacağı gün, «Size ne cevap verildi? » diyecek. »

Peygamberler yüksek edep ve terbiyenin bütün inceliklerini, kuralları­nı kendilerinde taşırlar. Özellikle İlâhî hitaba mazhar oldukları anlarda bu edep ve terbiye, doruğuna yükselir ve hiçbir kıyas kabul etmez.

Kur’ân, ilgili âyetle hem peygamberlerle ümmetleri arasındaki ilginin gerçek ölçü ve sonuçlarını ortaya koymakta, hem de bunun için âhiret saf­halarından müstesnâ bir tablo oluşturup gözler önüne sermektedir. Pey­gamberlerin İlâhî huzurda, ümmetleriyle kendi aralarında teblîğ görevi ve ona karşılık takınılan tavır hakkında varılan sonuçlar açıklanırken nasıl bir terbiye ve nezaket içinde bulunacakları sergileniyor. «Size ne cevap ve­rildi? » sorusu, her ümmetin peygamberinin çağrısına verdiği cevabın bir defa daha belirlenip ortaya konulmasına ve itirazların kalkmasına yöne­liktir. Ama gizli-açık her şeyi hakkıyla bilen Yüce Kudretin huzurunda ön­ce bilgiyi Allahʹa izafe etmek, «Ümmetimiz hakkında Senin bildiğini bile­meyiz» demek, elbetteki peygamberlik mertebesine yakışan bir terbiye kuralıdır.

Bu, bir bakıma müʹminlere büyüklerinin huzurunda nasıl konuşmaları gerektiğine de işârette bulunup yol göstermektir. Nitekim Ashab-ı Kirâm’­ın Peygamber (A. S. ) Efendimizin huzurundaki davranışları böyle idi.

Diğer bir husus da, kıyâmetin o kalbleri yerinden oynatıp dehşete sok­tuğu, seslerin kısıldığı, gözlerin tek noktaya dikilip kaldığı safhası karşı­sında peygamberlerin de bir ara bir şeyler hatırlıyamaz olacakları düşü­nülebilir. Belki de âyette, «Size ne cevap verildi? » sorusuna, peygamber­lerin böylesine muhteşem bir tablo karşısında, «Bizim hiçbir bilgimiz yok» demekten başka bir şey düşünemiyecekleri hatırlatılıyor.

Başka bir yorumla, her peygamber kendisinden sonra ümmetinin ne­ler yaptığını, hangi yollara saptığını yeterince bilemez. Oysa ameller son durumuyla ölçülür. Aynı zamanda insanların gönlünden nelerin geçtiğini, içleri dışlarına uyup uymadığını en iyi bilen Allah’tır. Bunun için kendileri­ne yöneltilen soruya karşılık: «Bizim hiçbir (sıhhatli) bilgimiz yok» diye­rek ilmi Allah’a nisbet edeceklerdir. Nitekim ilgili hadîste bu husus gayet açık biçimde belirtilmiştir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetle kıyâmet gününde peygamberlerle ümmetleri arasında teblîğ, dâvet ve buna karşı olumlu ya da olumsuz verilen cevap­ların belgelendirilerek açıklanacağı belirtildi.

Aşağıdaki âyetle yine aynı hususa temas ediliyor; Hz. İsâʹyı ilahlaştıranları uyarmak için o gün İsâ Peygamberin hüviyetinin açıklanacağı, ona ve annesine olan İlâhî nîmetlerin yüceliğinin bir bir belirtileceği, Havarîlerin imân doğrultusundaki tutum ve isteklerinin bir bir ortaya dökülece­ği haber veriliyor.