Buruc Suresi 10-11. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ

10.

Şüphesiz mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence edip, sonra da tövbe etmeyenlere; cehennem azabı ve yangın azabı vardır.

Diyanet İşleri

11.

İman edip salih ameller işleyenlere gelince; onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük başarıdır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

10- O kimseler ki, inanan erkek ve kadınlara (dinlerinden dönme­leri için) işkencede bulunup fitne çıkardılar; sonra da (bu yaptıklarından dolayı) tevbe etmediler; onlar için Cehennem azâbı vardır; o çok yakıcı azâp onlar içindir.

11- Şüphesiz ki, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara, altla­rından ırmaklar akan Cennetler vardır. İşte bu, büyük bir kurtuluştur.

İLGİLİ RİVÂYET

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

«Cenâb-ı Hakkʹın Levh-i Mahfuz’a yazdığı ilk şey şu olmuştur: «Şüp­hesiz ki ben Allahım, benden başka ilâh yoktur. Muhammed de benim resûlümdür. Kim benim kaza ve hükmüme teslimiyet gösterir, belâma karşı sabreder ve nimetlerime şükrederse, onu «Sıddîk» olarak yazarım ve ken­disini sıddîklerle birlikte ikinci hayata kaldırırım.

Kim de kaza ve hükmüme teslimiyet göstermez, belâma karşı sabret­mez ve nimetime şükretmezse benden başka bir ilâh edinsin. » (el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 19/298, 299)

MÜʹMİNLERİ İMANLARINDAN DÖNDÜRMEYE ÇALIŞANLAR

«O kimseler ki, inanan erkek ve kadınla­ra (dinlerinden dönmeleri için) işkencede bulunup fitne çıkardılar.. »

Küfür, imânın karşıtıdır. Biri bâtıl, diğeri haktır. İman, hakkı bulup seç­menin ve hakka teslîm olmanın yolu ve belirtisidir. Küfür ise, hakkı giz­leyip örtmenin, onu reddetmenin, yalan saymanın ve her vesîleyle bâtılı savunmanın yolu ve belirtisidir. Böylece kâinatta hemen her şey çift ya­ratıldığı, yani her şeyin zıddının bulunduğu gibi imânın da zıddı küfür ola­rak belirlenmiştir.

Kâfirlerin, bâtılı seçip savundukları ve hakkı reddettikleri için sağlam hiçbir dayanakları, inandırıcı hiçbir delil ve belgeleri yoktur. Olmayınca da konuyu saptırma, şiddete baş vurma, ortalığı karıştırıp bulandırma, mü’minler üzerinde caydırıcı baskı uygulama ihtiyacını duyarlar. Hakk’a inanıp bağlanmanın her iki hayatta da mutluluk, huzur ve güven, kardeşlik ve gerçek dostluk vaadettiğini anlayamadıklarından dinden ve gerçek din­dardan korkar ve her vesileyle endişe duyarlar. Bunun için durmadan on­ları meflûç hale sokmak için fitne, baskı, işkence, terör havasını estire­rek din ve vicdan hürriyetine imkân vermek istemezler.

İslâm’ın ilk yıllarında Mekkeli müşriklerin, imân cephesine karşı tutum ve uygulamaları bunun açık misallerinden biridir. Tarih boyunca hak ile bâtıl mücadelesinin seyri hep bu metodun sahnede tutulmasıyla devam edegelmiştir. Bugün hâlâ birçok ülkelerde mevcut müslümanları dinlerin­den, imânlarından ve öz değerlerinden koparmak için ayni veya benzeri şiddet anlamında bir plân ve strateji uygulanmaktadır. Rusya, Bulgaris­tan ve son yıllarda Yunanistan’da cereyan eden olaylar bu gerçeği hep gündemde tutmaktadır.

Ancak Cenâb-ı Hak bu zıtların sürtüşmesini hemen makas atıp kesmemekte; inkârcı zâlimlerin gerçeği anlayıp hakka dönmelerini telkîn ve tavsiye ederek tevbe kapısının açık tutulduğunu bildirmektedir. Çünkü Oʹnun rahmeti hep gazabının önüne geçmekte ve sünnetullah gereği ıslâhı ifsada tercîh etmektedir.

Ne var ki, inkârcı sapıklar haddi iyice aşıp belli çizgiye gelince, İlâhî hüküm iner ve artık onu geri çevirecek bir kuvvet bulunmaz.

İMAN VE SÂLİH AMEL

«Şüphesiz ki, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara, altlarından ırmaklar akan Cennetler vardır. İşte bu, büyük bir kurtuluştur. »

İmân nîmeti kendi değeriyle orantılı olarak ferağat, fedakârlık, külfet, sıkıntı ve mihnet ister. Karşısına çıkan ve hiçbir vecibeye riâyet etmeyen küfürle ardı-arkası gelmeyen mücadelede bulunmak zorundadır.

Bu düzeyde bulunan gerçek mü’min sabrettiği, dayanma gücünü ser­gilediği ve teblîğ ile irşat görevini -şartlar ve ortam elverdiği nisbette- yü­rüttüğü takdirde yerini almış ve gerçek hüviyetini isbât etmiş olur. Bu çiz­gide onun mükâfatı elbette büyük bir kurtuluştur ki onun bir ucu Cennetʹe uzanır.

Kur’ân-ı Kerîm’de buna «el-fevzüʹl-kebîr» denilerek, mü’minlerin imân ve irfanlarını artırmaya yönelik bir müjde haberi verilmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, hakla bâtılın sürtüşme ve mücadelesi konu edi­lerek bilgi verildi. Kâfirlerin yaygaracı, şarlatan, iftiracı, fitneci ve bozgun­cu olduklarına dikkat çekildikten sonra imân temeli üzerinde sâlih amel­lerde bulunan mü’minlerin büyük kurtuluşa eriştirilecekleri bildirildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk’ın fitneci, bozguncu, zâlim inkârcı­ları -vakti saati gelince- yakalamasının çok ani ve şiddetli olacağı bildiri­liyor. Arkasından ilâhî kudretin yenilmezliğine işâretle Cenâb-ı Hakkʹın dört sıfatına atıf yapılıyor. Sonra da inkârcıları uyarmak, mü’minlere ümit ve teselli havası estirmek için Firʹavn ve Semûd kavimlerinin başına inen ilâhî hışma dikkatler çekiliyor. Kur’ân’ın ve dolayısıyla İslâmʹın kıyâmete kadar korunacağına işâretle, bu kitabın Levh-i Mahfûz’da korunduğuna değinilerek sûre noktalanıyor.