Mü'minun Suresi

المؤمنون118 ayetTefsir
23/114
Türkçe anlamı
İnananlar
İsminin kaynağı
Özellikle ilk âyetlerinde kurtuluşa eren müminlerin ibadetlerinden, ahlâki yaşayışlarından ve nâil olacakları uhrevî nimetlerden bahsedildiği için
Hangi cüzde
18: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 74.
Diyanet 74.Eliaçık 86.Mustafa İslamoğlu 80.Mısır Resmi 74.Blachère 64.Câbirî 74.Derveze 74.Zeyveli 72.
  1. قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

    ḳad efleHa l-mu'minūne

    Mü'minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.

  2. اَلَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

    (e)lleƶīne hum fī Salātihim ḣāşiǔne

    Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.

  3. وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ

    ve(e)lleƶīne hum ǎni l-leğvi muǎ'riDūne

    Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.

  4. وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ فَاعِلُونَ

    ve(e)lleƶīne hum li z-zekāti fāǐlūne

    Onlar ki, zekatı öderler.

  5. وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ

    ve(e)lleƶīne hum li furūcihim HāfiZūne

    Onlar ki, ırzlarını korurlar.

  6. اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ

    illā ǎlā ezvācihim ev mā meleket eymānuhum fe innehum ğayru melūmīne

    Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.

  7. فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَ

    fe meni bteğā verā'e ƶālike fe ulāike humu l-ǎādūne

    Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır.

  8. وَالَّذِينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ

    ve(e)lleƶīne hum li emānātihim ve ǎhdihim rāǔne

    Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.

  9. وَالَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

    ve(e)lleƶīne hum ǎlā Salevātihim yuHāfiZūne

    Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler.

  10. اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ

    ulāike humu l-vāriṧūne

    İşte bunlar varis olanların ta kendileridir.

  11. اَلَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

    (e)lleƶīne yeriṧūne l-firdevse hum fīhā ḣālidūne

    Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedi kalacaklardır.

  12. وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ

    ve leḳad ḣaleḳnā l-insāne min sulāletin min Tīnin

    Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık.

  13. ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ

    ṧumme ceǎlnāhu nuTfeten fī ḳarārin mekīnin

    Sonra onu az bir su (meni) halinde sağlam bir karargaha (ana rahmine) yerleştirdik.

  14. ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

    ṧumme ḣaleḳnā n-nuTfete ǎleḳaten fe ḣaleḳnā l-ǎleḳate muDğaten fe ḣaleḳnā l-muDğate ǐZāmen fe kesevnā l-ǐZāme leHmen ṧumme enşe'nāhu ḣalḳan āḣara fe tebārake (a)llahu eHsenu l-ḣāliḳīne

    Sonra bu az suyu "alaka" haline getirdik. Alakayı da "mudga" yaptık. Bu "mudga"yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir!

  15. ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَ

    ṧumme innekum beǎ'de ƶālike le meyyitūne

    Sonra (ey insanlar) siz bunun ardından muhakkak öleceksiniz.

  16. ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ تُبْعَثُونَ

    ṧumme innekum yevme l-ḳiyāmeti tub'ǎṧūne

    Sonra yine muhakkak siz, kıyamet gününde (tekrar) diriltileceksiniz.

  17. وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ

    ve leḳad ḣaleḳnā fevḳakum seb'ǎ Tarāiḳa ve mā kunnā ǎni l-ḣalḳi ğāfilīne

    Andolsun, biz sizin üzerinizde yedi yol yarattık. Biz yarattıklarımızdan habersiz değiliz.

  18. وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَاَسْكَنَّاهُ فِي الْاَرْضِۗ وَاِنَّا عَلٰى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ

    ve enzelnā mine s-semāi māen bi ḳaderin fe eskennāhu fī l-erDi ve innā ǎlā ƶehābin bihi le ḳādirūne

    Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.

  19. فَاَنْشَأْنَا لَكُمْ بِهِ جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍ لَكُمْ فِيهَا فَوَاكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ

    fe enşe'nā lekum bihi cennātin min neḣīlin ve eǎ'nābin lekum fīhā fevākihu keṧīratun ve minhā te'kulūne

    Onunla sizin için hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bu bağ ve bahçelerde sizin için pek çok meyveler vardır ve siz onlardan yiyorsunuz.

  20. وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَاءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْاٰكِلِينَ

    ve şeceraten teḣrucu min Tūri seynā'e tenbutu bi d-duhni ve Sibğin li l-'ākilīne

    Yine o su ile Sina dağında biten bir ağaç (zeytin ağacı) yarattık ki hem yağ, hem de yiyenlere katık verir.

  21. وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِهَا وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ

    ve inne lekum fī l-en'ǎāmi le ǐbraten nusḳīkum mimmā fī buTūnihā ve lekum fīhā menāfiǔ keṧīratun ve minhā te'kulūne

    Hayvanlarda sizin için elbette bir ibret vardır. Onların içlerindeki sütten size içiririz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır ve onlardan yersiniz de.

  22. وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ

    ve ǎleyhā ve ǎlā l-fulki tuHmelūne

    Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.

  23. وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهِ فَقَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُ اَفَلَا تَتَّقُونَ

    ve leḳad erselnā nūHen ilā ḳavmihi fe ḳāle yā ḳavmi ǎ'budū (a)llahe mā lekum min ilāhin ğayruhu e fe lā tetteḳūne

    Andolsun biz, Nuh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Allah'a karşı gelmekten hala sakınmaz mısınız?" dedi.

  24. فَقَالَ الْمَلَؤُا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُرِيدُ اَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّلِينَ

    fe ḳāle l-meleū (e)lleƶīne keferū min ḳavmihi mā hāƶā illā beşerun miṧlukum yurīdu en yetefeDDele ǎleykum ve lev şā'e (a)llahu le enzele melāiketen mā semiǎ'nā bi hāƶā fī ābāinā l-evvelīne

    Bunun üzerine kendi kavminden inkar eden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."

  25. اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا بِهِ حَتّٰى حِينٍ

    in huve illā raculun bihi cinnetun fe terabbeSū bihi Hattā Hīnin

    "Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır. Öyle ise bir müddet onu gözetleyiniz."

  26. قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ

    ḳāle rabbi nSurnī bimā keƶƶebūni

    (Nuh), "Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.

  27. فَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ اَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَاِذَا جَاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ فَاسْلُكْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْ وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ

    fe evHaynā ileyhi eni Sneǐ l-fulke bi eǎ'yuninā ve veHyinā fe iƶā cā'e emrunā ve fāra t-tennūru fe sluk fīhā min kullin zevceyni ṧneyni ve ehleke illā men sebeḳa ǎleyhi l-ḳavlu minhum ve lā tuḣāTibnī fī (e)lleƶīne Zelemū innehum muğraḳūne

    Bunun üzerine Nuh'a, "Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre o gemiyi yap" diye vahyettik. "Bizim emrimiz gelip de tandır kaynamaya başlayınca, (sular coşup taştığında Nuh'a) dedik ki: "Her cins canlıdan (erkekli dişili) birer çift, bir de kendileri aleyhinde daha önce hüküm verilmiş olanlardan başka aileni gemiye al ve zulmeden kimseler hakkında bana hiç yalvarma! Şüphesiz onlar suda boğulacaklardır."

  28. فَاِذَا اسْتَوَيْتَ اَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي نَجّٰينَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

    fe iƶā steveyte ente ve men meǎke ǎlā l-fulki fe ḳuli l-Hamdu li (a)llahi elleƶī neccānā mine l-ḳavmi Z-Zālimīne

    Sen ve beraberindeki kimseler, gemiye bindiğiniz zaman: "Bizi zalim kavmin elinden kurtaran Allah'a hamd olsun" de.

  29. وَقُلْ رَبِّ اَنْزِلْنِي مُنْزَلًا مُبَارَكًا وَاَنْتَ خَيْرُ الْمُنْزِلِينَ

    ve ḳul rabbi enzilnī munzelen mubāraken ve ente ḣayru l-munzilīne

    Yine de ki: "Ey Rabbim! Beni bereketli bir yere kondur. Sen, konuk edenlerin en hayırlısısın."

  30. اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ وَاِنْ كُنَّا لَمُبْتَلِينَ

    inne fī ƶālike le āyātin ve in kunnā le mubtelīne

    Şüphesiz bu olayda ibretler vardır. Biz gerçekten (kullarımızı) imtihan ederiz.

  31. ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا اٰخَرِينَ

    ṧumme enşe'nā min beǎ'dihim ḳarnen āḣarīne

    Sonra onların (Nuh kavminin) ardından başka bir nesil yarattık.

  32. فَاَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُ اَفَلَا تَتَّقُونَ

    fe erselnā fīhim rasūlen minhum eni ǎ'budū (a)llahe mā lekum min ilāhin ğayruhu e fe lā tetteḳūne

    Onlara, kendilerinden, "Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur, hala O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" diye öğüt veren bir peygamber gönderdik.

  33. وَقَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَاءِ الْاٰخِرَةِ وَاَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ

    ve ḳāle l-meleu min ḳavmihi (e)lleƶīne keferū ve keƶƶebū bi liḳā'i l-āḣirati ve etrafnāhum fī l-Hayāti d-dunyā mā hāƶā illā beşerun miṧlukum ye'kulu mimmā te'kulūne minhu ve yeşrabu mimmā teşrabūne

    O peygamberin kavminden, Allah'ı inkar eden, ahireti yalanlayan ve bizim dünya hayatında kendilerine bol bol nimet verdiğimiz ileri gelenler şöyle dediler: "O da ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğiniz şeylerden yiyor, içtiğiniz şeylerden içiyor."

  34. وَلَئِنْ اَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ اِنَّكُمْ اِذًا لَخَاسِرُونَ

    ve le in eTaǎ'tum beşeran miṧlekum innekum iƶen le ḣāsirūne

    "Andolsun, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz mutlaka ziyana uğrarsınız."

  35. اَيَعِدُكُمْ اَنَّكُمْ اِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا اَنَّكُمْ مُخْرَجُونَ

    e yeǐdukum ennekum iƶā mittum ve kuntum turāben ve ǐZāmen ennekum muḣracūne

    "O, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman sizin tekrar mutlaka (diriltilip) çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?"

  36. هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ

    heyhāte heyhāte li mā tūǎdūne

    "Halbuki bu size vaad olunan şey, ne kadar da uzak!"

  37. اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ

    in hiye illā Hayātunā d-dunyā nemūtu ve neHyā ve mā neHnu bi meb'ǔṧīne

    "Hayat, bu dünya hayatından ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Biz tekrar diriltilecek değiliz."

  38. اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِنِينَ

    in huve illā raculun fterā ǎlā (a)llahi keƶiben ve mā neHnu lehu bi mu'minīne

    "Bu, Allah'a karşı yalan uyduran bir kimseden başkası değildir. Biz ona inanmayız."

  39. قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ

    ḳāle rabbi nSurnī bimā keƶƶebūni

    O peygamber, "Ey Rabbim! Yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.

  40. قَالَ عَمَّا قَلِيلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِمِينَ

    ḳāle ǎmmā ḳalīlin le yuSbiHunne nādimīne

    Allah, "Yakın zamanda mutlaka pişman olacaklardır!" dedi.

  41. فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَاءً فَبُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

    fe eḣaƶethumu S-SayHatu bi l-Haḳḳi fe ceǎlnāhum ğuṧā'en fe buǎ'den li l-ḳavmi Z-Zālimīne

    Derken onları o korkunç ses, kaçınılmaz olarak kıskıvrak yakalayıverdi de kendilerini çör çöp yığını haline getirdik. Zalimler topluluğu, Allah'ın rahmetinden uzak olsun!

  42. ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قُرُونًا اٰخَرِينَ

    ṧumme enşe'nā min beǎ'dihim ḳurūnen āḣarīne

    Sonra bunların arkalarından başka nesiller yarattık.

  43. مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ

    mā tesbiḳu min ummetin ecelehā ve mā yeste'ḣirūne

    Hiçbir ümmet, kendi ecelinin önüne geçemez, onu geciktiremez de.

  44. ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَا كُلَّ مَا جَاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضًا وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَادِيثَ فَبُعْدًا لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ

    ṧumme erselnā rusulenā tetrā kulle mā cā'e ummeten rasūluhā keƶƶebūhu fe etbeǎ'nā beǎ'Dehum beǎ'Dan ve ceǎlnāhum eHādīṧe fe buǎ'den li ḳavmin lā yu'minūne

    Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete kendi peygamberi geldikçe, onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından helak ettik ve onları birer ibretli hikaye yaptık. Artık inanmayan bir kavim, Allah'ın rahmetinden uzak olsun!

  45. ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ

    ṧumme erselnā mūsā ve eḣāhu hārūne bi āyātinā ve sulTānin mubīnin

    (45-46) Sonra Musa ve kardeşi Harun'u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.

  46. اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ

    ilā fir'ǎvne ve meleihi fe stekberū ve kānū ḳavmen ǎālīne

    (45-46) Sonra Musa ve kardeşi Harun'u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.

  47. فَقَالُوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ

    fe ḳālū e nu'minu li beşerayni miṧlinā ve ḳavmuhumā lenā ǎābidūne

    Bu yüzden, "Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız" dediler.

  48. فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ

    fe keƶƶebūhumā fe kānū mine l-muhlekīne

    Böylece ikisini de yalanladılar, bu yüzden de helak edilenlerden oldular.

  49. وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

    ve leḳad āteynā mūsā l-kitābe leǎllehum yehtedūne

    Andolsun, hidayete ersinler diye Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.

  50. وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُٓ اٰيَةً وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ

    ve ceǎlnā bne meryeme ve ummehu āyeten ve āveynāhumā ilā rabvetin ƶāti ḳarārin ve meǐynin

    Meryem oğlu İsa'yı ve annesini büyük bir mucize kıldık ve her ikisini de oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdik.

  51. يَاأَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا اِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ

    yā eyyuhā r-rusulu kulū mine T-Tayyibāti ve ǎ'melū SāliHen innī bimā teǎ'melūne ǎlīmun

    Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamamen bilirim.

  52. وَاِنَّ هٰذِهِٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ

    ve inne hāƶihi ummetukum ummeten vāHideten ve enā rabbukum fe tteḳūni

    Şüphesiz bu (İslam), tek bir din olarak sizin dininizdir. Ben de Rabbinizim. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının.

  53. فَتَقَطَّعُوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

    fe teḳaTTaǔ emrahum beynehum zuburan kullu Hizbin bimā ledeyhim feriHūne

    (İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.

  54. فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى حِينٍ

    fe ƶerhum fī ğamratihim Hattā Hīnin

    Ey Muhammed! Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!

  55. اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ

    e yeHsebūne ennemā numidduhum bihi min mālin ve benīne

    (55-56) Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar!

  56. نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ

    nusāriǔ lehum fī l-ḣayrāti bel lā yeş'ǔrūne

    (55-56) Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar!

  57. اِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ

    inne (e)lleƶīne hum min ḣaşyeti rabbihim muşfiḳūne

    Rablerinin azametinden korkup titreyenler,

  58. وَالَّذِينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ

    ve(e)lleƶīne hum bi āyāti rabbihim yu'minūne

    Rablerinin ayetlerine inananlar,

  59. وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ

    ve(e)lleƶīne hum bi rabbihim lā yuşrikūne

    Rablerine ortak koşmayanlar,

  60. وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا اٰتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ اَنَّهُمْ اِلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ

    ve(e)lleƶīne yu'tūne mā ātev ve ḳulūbuhum veciletun ennehum ilā rabbihim rāciǔne

    Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler,

  61. اُو۬لٰٓئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ

    ulāike yusāriǔne fī l-ḣayrāti ve hum lehā sābiḳūne

    İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.

  62. وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

    ve lā nukellifu nefsen illā vus'ǎhā ve ledeynā kitābun yenTiḳu bi l-Haḳḳi ve hum lā yuZlemūne

    Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar.

  63. بَلْ قُلُوبُهُمْ فِي غَمْرَةٍ مِنْ هٰذَا وَلَهُمْ اَعْمَالٌ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ

    bel ḳulūbuhum fī ğamratin min hāƶā ve lehum eǎ'mālun min dūni ƶālike hum lehā ǎāmilūne

    Ancak kafirlerin kalbleri bu Kur'an'a karşı bir gaflet içindedir. Onların bundan başka yapageldikleri birtakım (kötü) işleri de vardır.

  64. حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذْنَا مُتْرَفِيهِمْ بِالْعَذَابِ اِذَا هُمْ يَجْـَٔرُونَ

    Hattā iƶā eḣaƶnā mutrafīhim bi l-ǎƶābi iƶā hum yecerūne

    Nihayet refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar.

  65. لَا تَجْـَٔرُوا الْيَوْمَ اِنَّكُمْ مِنَّا لَا تُنْصَرُونَ

    lā tecerū l-yevme innekum minnā lā tunSarūne

    Boşuna feryat edip durmayın bugün. Zira bizden yardım görmeyeceksiniz.

  66. قَدْ كَانَتْ اٰيَاتِي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَ

    ḳad kānet āyātī tutlā ǎleykum fe kuntum ǎlā eǎ'ḳābikum tenkiSūne

    (66-67) Çünkü ayetlerim size okunurdu da siz buna karşı büyüklük taslayarak arkanızı döner, geceleyin toplanıp hezeyanlar savururdunuz.

  67. مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِرًا تَهْجُرُونَ

    mustekbirīne bihi sāmiran tehcurūne

    (66-67) Çünkü ayetlerim size okunurdu da siz buna karşı büyüklük taslayarak arkanızı döner, geceleyin toplanıp hezeyanlar savururdunuz.

  68. اَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ اَمْ جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ اٰبَٓاءَهُمُ الْاَوَّلِينَ

    e fe lem yeddebberū l-ḳavle em cā'ehum mā lem ye'ti ābā'ehumu l-evvelīne

    Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

  69. اَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ

    em lem yeǎ'rifū rasūlehum fe hum lehu munkirūne

    Ya da onlar henüz kendi peygamberlerini tanımadılar da o yüzden mi onu inkar ediyorlar?

  70. اَمْ يَقُولُونَ بِهِ جِنَّةٌ بَلْ جَاءَهُمْ بِالْحَقِّ وَاَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ

    em yeḳūlūne bihi cinnetun bel cā'ehum bi l-Haḳḳi ve ekṧeruhum li l-Haḳḳi kārihūne

    Yoksa "O cinnet getirmiş" mi diyorlar? Hayır o, onlara hakkı getirdi. Halbuki onların pek çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.

  71. وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ

    ve levi ttebeǎ l-Haḳḳu ehvā'ehum le fesedeti s-semāvātu ve l-erDu ve men fīhinne bel eteynāhum bi ƶikrihim fe hum ǎn ƶikrihim muǎ'riDūne

    Eğer hak onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şereflerini (Kur'an'ı) getirdik. Onlar ise bu şereflerinden yüz çeviriyorlar.

  72. اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ خَرْجًا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ

    em teseluhum ḣarcen fe ḣarācu rabbike ḣayrun ve huve ḣayru r-rāziḳīne

    Ey Muhammed! Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun (da inanmıyorlar)? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

  73. وَاِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

    ve inneke le ted'ǔhum ilā SirāTin musteḳīmin

    Şüphesiz sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.

  74. وَاِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ

    ve inne (e)lleƶīne lā yu'minūne bi l-āḣirati ǎni S-SirāTi le nākibūne

    Fakat ahirete inanmayanlar, ısrarla bu yoldan çıkmaktadırlar.

  75. وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

    ve lev raHimnāhum ve keşefnā mā bihim min Durrin le leccū fī Tuğyānihim yeǎ'mehūne

    Biz onlara merhamet edip başlarına gelen zararı giderseydik, yine de azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlardı.

  76. وَلَقَدْ اَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ

    ve leḳad eḣaƶnāhum bi l-ǎƶābi fe mā stekānū li rabbihim ve mā yeteDerraǔne

    Andolsun, biz onları azap ile kıskıvrak yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler ve O'na yalvarıp yakarmadılar.

  77. حَتّٰٓى اِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا ذَا عَذَابٍ شَدِيدٍ اِذَا هُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ

    Hattā iƶā feteHnā ǎleyhim bāben ƶā ǎƶābin şedīdin iƶā hum fīhi mublisūne

    Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de bakarsın onun içinde ümitsizliğe düşüvereceklerdir.

  78. وَهُوَ الَّذِي اَنْشَاَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ

    ve huve elleƶī enşee lekumu s-sem'ǎ ve l-ebSāra ve l-ef'idete ḳalīlen mā teşkurūne

    Halbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

  79. وَهُوَ الَّذِي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

    ve huve elleƶī ƶeraekum fī l-erDi ve ileyhi tuHşerūne

    O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Sadece O'nun huzurunda toplanacaksınız.

  80. وَهُوَ الَّذِي يُحْيِ وَيُمِيتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

    ve huve elleƶī yuHyī ve yumītu ve le hu ḣtilāfu l-leyli ve n-nehāri e fe lā teǎ'ḳilūne

    O, diriltendir, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takib etmesi de O'na aittir. Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?

  81. بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْاَوَّلُونَ

    bel ḳālū miṧle mā ḳāle l-evvelūne

    Hayır onlar, öncekilerin söyledikleri sözler gibi sözler ettiler.

  82. قَالُوا ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ

    ḳālū e iƶā mitnā ve kunnā turāben ve ǐZāmen e innā le meb'ǔṧūne

    Dediler ki: "Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?"

  83. لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا هٰذَا مِنْ قَبْلُ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ

    le ḳad vuǐdnā neHnu ve ābā'unā hāƶā min ḳablu in hāƶā illā esāTīru l-evvelīne

    Andolsun, biz de bizden önce atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu, öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir.

  84. قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ فِيهَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

    ḳul li meni l-erDu ve men fīhā in kuntum teǎ'lemūne

    De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Yer ve yerde bulunanlar kime aittir?"

  85. سَيَقُولُونَ لِلّٰهِ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

    se yeḳūlūne li (a)llahi ḳul e fe lā teƶekkerūne

    "Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?" de.

  86. قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

    ḳul men rabbu s-semāvāti s-seb'ǐ ve rabbu l-ǎrşi l-ǎZīmi

    De ki: "Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş'ın Rabbi kimdir?"

  87. سَيَقُولُونَ لِلّٰهِ قُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ

    se yeḳūlūne li (a)llahi ḳul e fe lā tetteḳūne

    "Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" de.

  88. قُلْ مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

    ḳul men bi yedihi melekūtu kulli şey'in ve huve yucīru ve lā yucāru ǎleyhi in kuntum teǎ'lemūne

    De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamaz olan kimdir?"

  89. سَيَقُولُونَ لِلّٰهِ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ

    se yeḳūlūne li (a)llahi ḳul fe ennā tusHarūne

    "Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?" de.

  90. بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

    bel eteynāhum bi l-Haḳḳi ve innehum le kāƶibūne

    Hayır, biz onlara gerçeği getirdik, fakat onlar kesinlikle yalancıdırlar.

  91. مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَ

    mā tteḣaƶe (a)llahu min veledin ve mā kāne meǎhu min ilāhin iƶen le ƶehebe kullu ilāhin bimā ḣaleḳa ve le ǎlā beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din subHāne (a)llahi ǎmmā yeSifūne

    (91-92) Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte başka hiçbir ilah yoktur. Öyle olsaydı, her ilah kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen alemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.

  92. عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

    ǎālimi l-ğaybi ve ş-şehādeti fe teǎālā ǎmmā yuşrikūne

    (91-92) Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte başka hiçbir ilah yoktur. Öyle olsaydı, her ilah kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen alemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.

  93. قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَ

    ḳul rabbi immā turīennī mā yūǎdūne

    (93-94) De ki: "Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlaka göstereceksen, beni o zalim milletin içinde bulundurma."

  94. رَبِّ فَلَا تَجْعَلْنِي فِي الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

    rabbi fe lā tec'ǎlnī fī l-ḳavmi Z-Zālimīne

    (93-94) De ki: "Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlaka göstereceksen, beni o zalim milletin içinde bulundurma."

  95. وَاِنَّا عَلٰٓى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ

    ve innā ǎlā en nuriyeke mā neǐduhum le ḳādirūne

    Bizim onlara yönelttiğimiz tehditleri sana göstermeye elbette gücümüz yeter.

  96. اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَ نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ

    idfeǎ' bi(e)lletī hiye eHsenu s-seyyiete neHnu eǎ'lemu bimā yeSifūne

    Kötülüğü, en güzel olan şeyle uzaklaştır. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri daha iyi biliriz.

  97. وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ

    ve ḳul rabbi eǔƶu bike min hemezāti ş-şeyāTīni

    De ki: "Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım."

  98. وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

    ve eǔƶu bike rabbi en yeHDurūni

    "Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım."

  99. حَتّٰٓى اِذَا جَاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ

    Hattā iƶā cā'e eHadehumu l-mevtu ḳāle rabbi rciǔni

    (99-100) Nihayet onlardan birine ölüm gelince, "Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım" der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.

  100. لَعَلِّي اَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا اِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

    leǎllī eǎ'melu SāliHen fīmā teraktu kellā innehā kelimetun huve ḳāiluhā ve min verāihim berzeḣun ilā yevmi yub'ǎṧūne

    (99-100) Nihayet onlardan birine ölüm gelince, "Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım" der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.

  101. فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءَلُونَ

    fe iƶā nufiḣa fī S-Sūri fe lā ensābe beynehum yevmeiƶin ve lā yetesā'elūne

    Sur'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.

  102. فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

    fe men ṧeḳulet mevāzīnuhu fe ulāike humu l-mufliHūne

    Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

  103. وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ فِي جَهَنَّمَ خَالِدُونَ

    ve men ḣaffet mevāzīnuhu fe ulāike (e)lleƶīne ḣasirū enfusehum fī cehenneme ḣālidūne

    Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır.

  104. تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ

    telfeHu vucūhehumu n-nāru ve hum fīhā kāliHūne

    Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar.

  105. اَلَمْ تَكُنْ اٰيَاتِي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ

    e lem tekun āyātī tutlā ǎleykum fe kuntum bihā tukeƶƶibūne

    Allah, "Ayetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?" der.

  106. قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْمًا ضَالِّينَ

    ḳālū rabbenā ğalebet ǎleynā şiḳvetunā ve kunnā ḳavmen Dāllīne

    Onlar da şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir toplum olduk."

  107. رَبَّنَا اَخْرِجْنَا مِنْهَا فَاِنْ عُدْنَا فَاِنَّا ظَالِمُونَ

    rabbenā eḣricnā minhā fe in ǔdnā fe innā Zālimūne

    "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (tekrar günaha) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz."

  108. قَالَ اخْسَؤُ۫ا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ

    ḳāle ḣseū fīhā ve lā tukellimūni

    Allah, "Aşağılık içinde kalın orada, artık benimle konuşmayın!" der.

  109. اِنَّهُ كَانَ فَرِيقٌ مِنْ عِبَادِي يَقُولُونَ رَبَّنَا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ

    innehu kāne ferīḳun min ǐbādī yeḳūlūne rabbenā āmennā fe ğfir lenā ve rHamnā ve ente ḣayru r-rāHimīne

    Kullarımdan, "Ey Rabbimiz! Biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın" diyen bir grup var idi.

  110. فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيًّا حَتّٰٓى اَنْسَوْكُمْ ذِكْرِي وَكُنْتُمْ مِنْهُمْ تَضْحَكُونَ

    fe tteḣaƶtumūhum siḣriyyen Hattā ensevkum ƶikrī ve kuntum minhum teDHakūne

    Siz ise onlarla alay ediyordunuz. O kadar ki onlar size beni anmayı unutturdu. Onlara hep gülüyordunuz.

  111. اِنِّي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُوا اَنَّهُمْ هُمُ الْفَائِزُونَ

    innī cezeytuhumu l-yevme bimā Saberū ennehum humu l-fāizūne

    Sabretmiş olmaları sebebiyle, bugün ben onları mükafatlandırdım. Şüphesiz onlar başarıya erenlerin ta kendileridir.

  112. قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْاَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ

    ḳāle kem lebiṧtum fī l-erDi ǎdede sinīne

    Allah, (inkarcılara) "Yeryüzünde kaç sene kaldınız?" diye sorar.

  113. قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْـَٔلِ الْعَادِّينَ

    ḳālū lebiṧnā yevmen ev beǎ'De yevmin fe seli l-ǎāddīne

    Onlar, "Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor" derler.

  114. قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَلِيلًا لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

    ḳāle in lebiṧtum illā ḳalīlen lev ennekum kuntum teǎ'lemūne

    Allah, şöyle der: "Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız."

  115. اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ

    e fe Hasibtum ennemā ḣaleḳnākum ǎbeṧen ve ennekum ileynā lā turceǔne

    "Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?"

  116. فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ

    fe teǎālā (a)llahu l-meliku l-Haḳḳu lā ilāhe illā huve rabbu l-ǎrşi l-kerīmi

    Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. O'ndan başka hiç ilah yoktur. O, şerefli ve yüce Arş'ın Rabbidir.

  117. وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَاِنَّمَا حِسَابُهُ عِنْدَ رَبِّهِ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ

    ve men yed'u meǎ (a)llahi ilāhen āḣara lā burhāne lehu bihi fe innemā Hisābuhu ǐnde rabbihi innehu lā yufliHu l-kāfirūne

    Kim, hakkında hiçbir delili olmadığı halde Allah ile birlikte başka bir ilaha taparsa, onun hesabı ancak Rabbi katındadır. Şüphesiz kafirler asla kurtuluşa eremezler.

  118. وَقُلْ رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ

    ve ḳul rabbi ğfir ve rHam ve ente ḣayru r-rāHimīne

    De ki: "Rabbim! Bağışla, merhamet et. Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!"