- Türkçe anlamı
- Kayalık / Hicr isimli bir yer adı
- İsminin kaynağı
- 80-84. âyetlerde Hicr'den bahsedildiği için
- Hangi cüzde
- 14: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 54.
الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُبِينٍ
Elif, Lâm, Râ tilke āyātu l-kitābi ve ḳur'ānin mubīnin
Elif Lam Ra. Bunlar, kitabın ve apaçık olan Kur'an'ın ayetleridir.
رُبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ
rubemā yeveddu (e)lleƶīne keferū lev kānū muslimīne
İnkar edenler, "Keşke müslüman olsaydık" diye çok arzu edeceklerdir.
ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
ƶerhum ye'kulū ve yetemetteǔ ve yulhihimu l-emelu fe sevfe yeǎ'lemūne
Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalayadursun. İleride (gerçeği) bilecekler.
وَمَا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ
ve mā ehleknā min ḳaryetin illā ve le hā kitābun meǎ'lūmun
Helak ettiğimiz her memleketin mutlaka bilinen bir yazısı (belli vakti) vardır.
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ
mā tesbiḳu min ummetin ecelehā ve mā yeste'ḣirūne
Hiçbir toplum ecelini geçemez ve ondan geri de kalamaz.
وَقَالُوا يَاأَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌ
ve ḳālū yā eyyuhā elleƶī nuzzile ǎleyhi ƶ-ƶikru inneke le mecnūnun
Dediler ki: "Ey kendisine Zikir (Kur'an) indirilen kimse! Sen mutlaka delisin!"
لَوْ مَا تَأْتِينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
lev mā te'tīnā bi l-melāiketi in kunte mine S-Sādiḳīne
"Eğer doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirsene!"
مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُوا اِذًا مُنْظَرِينَ
mā nunezzilu l-melāikete illā bi l-Haḳḳi ve mā kānū iƶen munZerīne
Biz, melekleri ancak hak ve hikmete uygun olarak indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmez.
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
innā neHnu nezzelnā ƶ-ƶikra ve innā lehu le HāfiZūne
Şüphesiz o Zikr'i (Kur'an'ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي شِيَعِ الْاَوَّلِينَ
ve leḳad erselnā min ḳablike fī şiyeǐ l-evvelīne
Ey Muhammed! Andolsun, senden önceki topluluklara da peygamber gönderdik.
وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
ve mā ye'tīhim min rasūlin illā kānū bihi yestehziūne
Onlar kendilerine gelen her peygamberle alay ediyorlardı.
كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ
ke ƶālike neslukuhu fī ḳulūbi l-mucrimīne
Aynı şekilde (onların tutumlarına uygun olarak) biz onu suçluların kalbine sokarız.
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّلِينَ
lā yu'minūne bihi ve ḳad ḣalet sunnetu l-evvelīne
Önceki milletlerin (helakine dair Allah'ın) kanunu geçmiş iken onlar buna (Kur'an'a) inanmazlar.
وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فِيهِ يَعْرُجُونَ
ve lev feteHnā ǎleyhim bāben mine s-semāi fe Zellū fīhi yeǎ'rucūne
(14-15) Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkmaya koyulsalar, yine "Gözlerimiz döndürüldü, biz herhalde büyülenmiş bir toplumuz" derlerdi.
لَقَالُوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ
le ḳālū innemā sukkirat ebSārunā bel neHnu ḳavmun mesHūrūne
(14-15) Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkmaya koyulsalar, yine "Gözlerimiz döndürüldü, biz herhalde büyülenmiş bir toplumuz" derlerdi.
وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ
ve leḳad ceǎlnā fī s-semāi burūcen ve zeyyennāhā li n-nāZirīne
Andolsun, biz gökte burçlar yaptık ve onu, bakanlar için süsledik.
وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ
ve HafiZnāhā min kulli şeyTānin racīmin
Onu kovulmuş her şeytandan koruduk.
اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ
illā meni steraḳa s-sem'ǎ fe etbeǎhu şihābun mubīnun
Ancak kulak hırsızlığı eden olursa, onu da parlak bir ateş takip etmektedir.
وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ
ve l-erDe medednāhā ve elḳaynā fīhā ravāsiye ve enbetnā fīhā min kulli şey'in mevzūnin
Yeri de yaydık, ona sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü (bir biçimde) her şeyi bitirdik.
وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ
ve ceǎlnā lekum fīhā meǎāyişe ve men lestum lehu bi rāziḳīne
Orada hem sizin için, hem de sizin rızık vermediğiniz kimseler için geçimlikler meydana getirdik.
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
ve in min şey'in illā ǐndenā ḣazāinuhu ve mā nunezziluhu illā bi ḳaderin meǎ'lūmin
Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.
وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ
ve erselnā r-riyāHa levāḳiHa fe enzelnā mine s-semāi māen fe esḳaynākumūhu ve mā entum lehu bi ḣāzinīne
Rüzgarları da aşılayıcı olarak gönderip yukarıdan su indirerek sizi onunla suladık. Onu toplayıp depolayan da siz değilsiniz.
وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْيِ وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ
ve innā le neHnu nuHyī ve numītu ve neHnu l-vāriṧūne
Hiç şüphesiz biz diriltir, biz öldürürüz ve biz (her şeye gerçek) varisleriz
وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِرِينَ
ve leḳad ǎlimnā l-musteḳdimīne minkum ve leḳad ǎlimnā l-muste'ḣirīne
Andolsun biz, sizden önce gelip geçenleri de biliriz, sonraya kalanları da.
وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْ اِنَّهُ حَكِيمٌ عَلِيمٌ
ve inne rabbeke huve yeHşuruhum innehu Hakīmun ǎlīmun
Şüphesiz senin Rabbin onları diriltip bir araya getirecektir. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ
ve leḳad ḣaleḳnā l-insāne min SalSālin min Hamein mesnūnin
Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık.
وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ
ve l-cānne ḣaleḳnāhu min ḳablu min nāri s-semūmi
Cinleri de daha önce dumansız ateşten yaratmıştık.
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ
ve iƶ ḳāle rabbuke li l-melāiketi innī ḣāliḳun beşeran min SalSālin min Hamein mesnūnin
(28-29) Hani Rabbin meleklere, "Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin" demişti.
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
fe iƶā sevveytuhu ve nefeḣtu fīhi min rūHī fe ḳaǔ lehu sācidīne
(28-29) Hani Rabbin meleklere, "Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin" demişti.
فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَ
fe secede l-melāiketu kulluhum ecmeǔne
Bunun üzerine bütün melekler saygı ile eğildiler.
اِلَّٓا اِبْلِيسَ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ
illā iblīse ebā en yekūne meǎ s-sācidīne
Ancak İblis, saygı ile eğilenlerle beraber olmaktan kaçındı.
قَالَ يَاإِبْلِيسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ
ḳāle yā ibliysu mā leke ellā tekūne meǎ s-sācidīne
Allah, "Ey İblis! Saygı ile eğilenlerle beraber olmamandaki maksadın ne?" dedi.
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ
ḳāle lem ekun li escude li beşerin ḣaleḳtehu min SalSālin min Hamein mesnūnin
İblis dedi ki: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insan için saygı ile eğilemem."
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَجِيمٌ
ḳāle fe ḣruc minhā fe inneke racīmun
(34-35) Allah, "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lanet senin üzerinedir" dedi.
وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدِّينِ
ve inne ǎleyke l-leǎ'nete ilā yevmi d-dīni
(34-35) Allah, "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lanet senin üzerinedir" dedi.
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْنِٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
ḳāle rabbi fe enZirnī ilā yevmi yub'ǎṧūne
İblis: "Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver" dedi.
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ
ḳāle fe inneke mine l-munZerīne
(37-38) Allah da, "O halde, sen vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin" dedi.
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
ilā yevmi l-veḳti l-meǎ'lūmi
(37-38) Allah da, "O halde, sen vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin" dedi.
قَالَ رَبِّ بِمَا اَغْوَيْتَنِي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعِينَ
ḳāle rabbi bimā eğveytenī le uzeyyinenne lehum fī l-erDi ve le uğviyennehum ecmeǐyne
(39-40) İblis, "Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlasa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım" dedi.
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ
illā ǐbādeke minhumu l-muḣleSīne
(39-40) İblis, "Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlasa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım" dedi.
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ
ḳāle hāƶā SirāTun ǎleyye musteḳīmun
(41-42) Allah, "İşte bu bana ulaştıran dosdoğru yoldur. Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur" dedi.
اِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ
inne ǐbādī leyse leke ǎleyhim sulTānun illā meni ttebeǎke mine l-ğāvīne
(41-42) Allah, "İşte bu bana ulaştıran dosdoğru yoldur. Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur" dedi.
وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَعِينَ
ve inne cehenneme le mev'ǐduhum ecmeǐyne
Şüphesiz cehennem, onların hepsinin buluşacağı yerdir.
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ
lehā seb'ǎtu ebvābin li kulli bābin minhum cuz'un meḳsūmun
Onun yedi kapısı vardır ve her kapıya onlardan bir grup ayrılmıştır.
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
inne l-mutteḳīne fī cennātin ve ǔyūnin
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, cennetler içinde ve pınarlar başındadır.
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِنِينَ
udḣulūhā bi selāmin āminīne
Onlara, "Girin oraya esenlikle, güven içinde" denilir.
وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ
ve nezeǎ'nā mā fī Sudūrihim min ğillin iḣvānen ǎlā sururin muteḳābilīne
Biz, onların kalplerindeki kini söküp attık. Artık onlar sedirler üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı otururlar.
لَا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ
lā yemessuhum fīhā neSabun ve mā hum minhā bi muḣracīne
Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz, onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.
نَبِّئْ عِبَادِي اَنِّٓي اَنَا۬ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
nebbi' ǐbādī ennī enā l-ğafūru r-raHīmu
(49-50) Ey Muhammed! Kullarıma, benim elbette çok bağışlayıcı, çok merhametli olduğumu, azabımın da elem dolu azap olduğunu haber ver.
وَاَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الْاَلِيمُ
ve enne ǎƶābī huve l-ǎƶābu l-elīmu
(49-50) Ey Muhammed! Kullarıma, benim elbette çok bağışlayıcı, çok merhametli olduğumu, azabımın da elem dolu azap olduğunu haber ver.
وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰهِيمَ
ve nebbi'hum ǎn Deyfi ibrāhīme
Onlara İbrahim'in misafirlerinden de haber ver.
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا قَالَ اِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ
iƶ deḣalū ǎleyhi fe ḳālū selāmen ḳāle innā minkum vecilūne
Hani misafirler İbrahim'in yanına girmiş ve "Selam" demişlerdi. O da, "Gerçekten biz sizden korkuyoruz" demişti.
قَالُوا لَا تَوْجَلْ اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ
ḳālū lā tevcel innā nubeşşiruke bi ğulāmin ǎlīmin
Onlar, "Korkma, biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz" dediler.
قَالَ اَبَشَّرْتُمُونِي عَلٰٓى اَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ
ḳāle e beşşertumūnī ǎlā en messeniye l-kiberu fe bi me tubeşşirūne
İbrahim, "Bana yaşlılık gelip çatmış iken beni mi müjdeliyorsunuz? Bana neyi müjdeliyorsunuz?" dedi.
قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِطِينَ
ḳālū beşşernāke bi l-Haḳḳi fe lā tekun mine l-ḳāniTīne
"Biz sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizlerden olma" dediler.
قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّهِ اِلَّا الضَّالُّونَ
ḳāle ve men yeḳneTu min raHmeti rabbihi illā D-Dāllūne
Dedi ki: "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?"
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
ḳāle fe mā ḣaTbukum eyyuhā l-murselūne
İbrahim, "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi.
قَالُوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ
ḳālū innā ursilnā ilā ḳavmin mucrimīne
Şöyle dediler: "Şüphesiz biz suçlu bir millete gönderildik.
اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَعِينَ
illā āle lūTin innā le muneccūhum ecmeǐyne
(59-60) Lut'un ailesi başka (Onlar suçlu değillerdir). Lut'un karısı dışında onların hepsini kurtaracağız. Biz, onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.
اِلَّا امْرَاَتَهُ قَدَّرْنَا اِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِرِينَ
illā mraetehu ḳaddernā innehā le mine l-ğābirīne
(59-60) Lut'un ailesi başka (Onlar suçlu değillerdir). Lut'un karısı dışında onların hepsini kurtaracağız. Biz, onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.
فَلَمَّا جَاءَ اٰلَ لُوطٍ الْمُرْسَلُونَ
fe lemmā cā'e āle lūTin l-murselūne
(61-62) Elçiler (melekler) Lut'un ailesine gelince, Lut onlara, "Gerçekten siz tanınmayan kimselersiniz" dedi.
قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ
ḳāle innekum ḳavmun munkerūne
(61-62) Elçiler (melekler) Lut'un ailesine gelince, Lut onlara, "Gerçekten siz tanınmayan kimselersiniz" dedi.
قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا فِيهِ يَمْتَرُونَ
ḳālū bel ci'nāke bimā kānū fīhi yemterūne
Dediler ki: "Evet, fakat biz sana (kavminin) şüphe etmekte olduğu azabı getirdik."
وَاَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ
ve eteynāke bi l-Haḳḳi ve innā le Sādiḳūne
"Biz, sana gerçeği getirdik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz."
فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَاتَّبِعْ اَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ
fe esri bi ehlike bi ḳiT'ǐn mine l-leyli ve ttebiǎ' edbārahum ve lā yeltefit minkum eHadun ve mDū Hayṧu tu'merūne
"Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından git. Hiçbiriniz arkaya bakmasın. Emrolunduğunuz yere (doğru) geçin gidin."
وَقَضَيْنَا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ
ve ḳaDeynā ileyhi ƶālike l-emra enne dābira hā'ulā'i meḳTūǔn muSbiHīne
Ona şu durumu kesin olarak bildirdik: "Sabaha çıkarken onların sonu kesilmiş olacak."
وَجَاءَ اَهْلُ الْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ
ve cā'e ehlu l-medīneti yestebşirūne
Şehir halkı sevinerek geldiler.
قَالَ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ضَيْفِي فَلَا تَفْضَحُونِ
ḳāle inne hā'ulā'i Deyfī fe lā tefDeHūni
Lut, dedi ki: "Şüphesiz bunlar benim misafirlerimdir. Sakın beni rezil etmeyin."
وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ
ve tteḳū (a)llahe ve lā tuḣzūni
"Allah'a karşı gelmekten sakının, beni utandırmayın" dedi.
قَالُوا اَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ
ḳālū e ve lem nenheke ǎni l-ǎālemīne
Onlar, "Biz seni insanlarla ilgilenmekten men etmemiş miydik" dediler.
قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَاتِي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ
ḳāle hā'ulā'i benātī in kuntum fāǐlīne
Lut: "İşte kızlarım. Eğer yapacaksanız (onlarla evlenebilirsiniz)" dedi.
لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ
le ǎmruke innehum le fī sekratihim yeǎ'mehūne
(Melekler, Lut'a:) "Ömrüne andolsun ki onlar (şehvetten) gözleri dönmüş halde, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar (Bu durumda asla seni dinlemezler)" dediler.
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ
fe eḣaƶethumu S-SayHatu muşriḳīne
Derken güneşin doğuşu sırasında, o korkunç uğultulu ses onları yakalayıverdi.
فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ
fe ceǎlnā ǎāliyehā sāfilehā ve emTarnā ǎleyhim Hicāraten min siccīlin
Hemen onların altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ
inne fī ƶālike le āyātin li l-mutevessimīne
Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır.
وَاِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ
ve innehā le bi sebīlin muḳīmin
O şehrin kalıntıları hala mevcut olan bir yol üstünde duruyor.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten li l-mu'minīne
Şüphesiz bunda inananlar için bir ibret vardır.
وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِمِينَ
ve in kāne eSHābu l-eyketi le Zālimīne
"Eyke" halkı da şüphesiz zalim idiler.
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُبِينٍ
fe nteḳamnā minhum ve innehumā le bi imāmin mubīnin
Onlardan da intikam aldık. İkisi de (Lut kavminin yaşadığı Sodom ile Şu'ayb kavminin yaşadığı Eyke) belirgin bir anayol üzerinde idiler.
وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَلِينَ
ve leḳad keƶƶebe eSHābu l-Hicri l-murselīne
Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı.
وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ
ve āteynāhum āyātinā fe kānū ǎnhā muǎ'riDīne
Biz, onlara ayetlerimizi vermiştik de onlardan yüz çevirmişlerdi.
وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا اٰمِنِينَ
ve kānū yenHitūne mine l-cibāli buyūten āminīne
Onlar güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ
fe eḣaƶethumu S-SayHatu muSbiHīne
Onları da sabaha çıkarlarken o korkunç uğultulu ses yakalayıverdi.
فَمَا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
fe mā eğnā ǎnhum mā kānū yeksibūne
Kazanmakta oldukları şeyler kendilerine bir fayda vermedi.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ
ve mā ḣaleḳnā s-semāvāti ve l-erDe ve mā beynehumā illā bi l-Haḳḳi ve inne s-sāǎte le ātiyetun fe SfeHi S-SafHa l-cemīle
Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları ancak hakka ve hikmete uygun olarak yarattık. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörü ile muamele et.
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ
inne rabbeke huve l-ḣallāḳu l-ǎlīmu
Şüphesiz, Rabbin hakkıyla yaratanın (ve her şeyi) bilenin ta kendisidir.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظِيمَ
ve leḳad āteynāke seb'ǎn mine l-meṧānī ve l-ḳurāne l-ǎZīme
Andolsun, biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve büyük Kur'an'ı verdik.
لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِهِ اَزْوَاجًا مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ
lā temuddenne ǎyneyke ilā mā metteǎ'nā bihi ezvācen minhum ve lā teHzen ǎleyhim ve ḣfiD cenāHake li l-mu'minīne
Kafirlerden bir kısmını faydalandırdığımız şeylerde sakın gözün kalmasın. Onlara karşı mahzun olma ve mü'minlere (şefkat) kanadını indir.
وَقُلْ اِنِّٓي اَنَا النَّذِيرُ الْمُبِينُ
ve ḳul innī enā n-neƶīru l-mubīnu
De ki: "Gerçekten ben, apaçık bir uyarıcıyım."
كَمَا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِمِينَ
ke mā enzelnā ǎlā l-muḳtesimīne
Nitekim biz kendi kitaplarını parçalara ayıranlara da (kitap) indirmiştik.
اَلَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِضِينَ
(e)lleƶīne ceǎlū l-ḳurāne ǐDīne
Ki onlar, (bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar ederek) Kur'an'ı da parça parça edenlerdir.
فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَعِينَ
fe ve rabbike le neselennehum ecmeǐyne
(92-93) Rabbine andolsun, onların hepsine yapmakta olduklarını mutlaka soracağız.
عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
ǎmmā kānū yeǎ'melūne
(92-93) Rabbine andolsun, onların hepsine yapmakta olduklarını mutlaka soracağız.
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ
fe Sdeǎ' bimā tu'meru ve eǎ'riD ǎni l-muşrikīne
Ey Muhammed! Şimdi sen, sana emrolunanı açıkça ortaya koy ve Allah'a ortak koşanlara aldırış etme.
اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِءِينَ
innā kefeynāke l-mustehziīne
(95-96) Şüphesiz biz, Allah ile beraber başka ilah edinen alaycılara karşı sana yeteriz. İlerde bilecekler.
اَلَّذِينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
(e)lleƶīne yec'ǎlūne meǎ (a)llahi ilāhen āḣara fe sevfe yeǎ'lemūne
(95-96) Şüphesiz biz, Allah ile beraber başka ilah edinen alaycılara karşı sana yeteriz. İlerde bilecekler.
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ
ve leḳad neǎ'lemu enneke yeDīḳu Sadruke bimā yeḳūlūne
Andolsun, onların söyledikleri şeylerden dolayı göğsünün daraldığını biliyoruz.
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ
fe sebbiH bi Hamdi rabbike ve kun mine s-sācidīne
O halde, Rabbini hamd ile tesbih et (yücelt) ve secde edenlerden ol.
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
ve ǎ'bud rabbeke Hattā ye'tiyeke l-yeḳīnu
Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.