BEYYİNE SÛRESİ
İbn Abbas (R. A. ) ve cumhura göre, tamamı Medineʹde; Yahya b. Sellâm’a göre ise, tamamı Mekke’de inmiştir.
Birinci âyetinde «beyyine»den söz edilmekte ve bu kelime aynı zamanda sûreye isim olmaktadır. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/138)
Allâme Zemahşerî’ye göre, bu sûre Talâk Sûresiʹnden sonra inmiştir. (Tefsirü’l-Keşşaf: 4/780)
Âyet sayısı: 8
Kelime »: 94
Harf »: 399 (Lübabu’t-te’vîl: 4/398)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Dinin aslından ayrılıp Tevhîd İnancı’nı değiştiren Yahudi ve Hıristiyanların ve bir de putları Allah’a ortak koşan müşriklerin küfre kapı açan tutumları konu ediliyor.
2- Kendilerine son peygamber vasıtasıyla açık ve kesin belge anlamında olan Kur’ân gönderildiği halde dalâlette ısrar edip kaldıklarına değiniliyor.
3- İndirilen son İlâhî kitabın kendisinden önceki semavî kitapların aslını tasdîk edip yapılan tahriflerden bazılarını tashîh ettiğine işâret ediliyor.
4- Musevî ve İsevîlikte de İsrâil oğullarına şu hususları yerine getirmelerinin emredildiği açıklanıyor:
a) Yalnız Allah’a kulluk edip Oʹna ibâdet ve taâtte bulunmaları,
b) Bâtıldan kopup Hakkʹa dönmeleri,
c) Namaz kılmaları,
d) Zekât vermeleri..
5- Bu esas ve prensipleri emreden ve en âdil, en sağlam hükümleri taşıyan bir dinin, hakikî din olduğu haber veriliyor.
6- Kitap Ehli’nden ve müşriklerden küfrü ve sapıklığı seçenlerin, yaratılmışların en kötüsü, en şerlisi olduğuna; bunların aksine imân edip sâlih amellerde bulunanların da yaratılmışların en hayırlısı bulunduğuna dikkat çekiliyor.
7- Sonra da bu ikinci grupta yer alanlara hazırlanan uhrevî mükâfattan söz edilerek ferahlatıcı müjdeler veriliyor.
MEÂLİ:
1-3- Kitap ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) ve müşrikler (Allahʹa ortak koşanlar)dan küfre sapanlar, kendilerine açık ve kesin delil; içinde en âdil, en sağlam hükümler bulunan tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygamber gelinceye kadar (küfürden) ayrılmış olmadılar.
4- Kitap (Tevrat ve İncil) verilenler ise, kendilerine ancak bu açık kesin delil geldikten sonra bölünüp ayrıldılar.
5- Halbuki onlar ancak dini O’na (Allahʹa) has ve hâlis kılmakla; bâtıldan uzak, Hakkʹa yönelerek Allah’a kulluk etmekle, namaz kılmakla, zekâtı vermekle emrolunmuşlardı. İşte en âdil, en sağlam hükümler taşıyan din budur!
6- Kitap Ehliʹnden ve müşriklerden inkâra sapanlar var ya, elbette onlar, içinde devamlı kalacakları Cehennemʹdedirler. İşte onlar yaratılanların en kötüsüdürler.
7- İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar ise, işte onlar yaratılanların en iyileridirler.
8- Onların elbette ki Rabları yanında mükâfatı, altlarından ırmaklar akan, içinde devamlı kalacakları Adn Cennetleri’dir. Allah onlardan râzı, onlar da Allahʹtan râzıdırlar. Bu (mükâfat ve rıza mertebesi) Rabbından saygı ile korkup eğilen kimseyedir.
İLGİLİ HADÎSLER
Enes b. Mâlik (R. A. ) anlatıyor:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Ubey b. Kâb’e şöyle buyurdu: «Şüphesiz Cenâb-ı Hak, LEM YEKUNİLLEZÎNE KEFERÛ MİN EHLİ’L-KİTABI sûresini sana okumamı emretti. » Bunun üzerine Ubey b. Kâb (R. A. ) sordu: «Cenâb-ı Hak benim ismimi andı mı? » Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Evet.. » diye cevap verince Hz. Ubey fazlasıyla duygulandı, heyecanlandı ve sevinç göz yaşları döktü. » (Buharî/tefsîr: 98, menakıb: 16- Müslim/fezâil-i sahabe: 121, 122)
İbn Merduye (veya Merdeveyh)in Hz. Âişe (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, LEM YEKUNİLLEZÎNE KEFERÛ sûresi Mekkeʹde inmiştir. Ebû Nuaym’in el-Maʹrifeʹde tahricine göre, İsmâil b. Ebî Hakem el-Müzenî, Hz. Fazlʹın (R. A. ) Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden şöyle işittiği rivâyet ediliyor: «Doğrusu Cenâb-ı Hak, LEM YEKUNİLLEZÎNE KEFERÛ sûresi okununca dinler ve şöyle buyurur: «Kulum sana müjde olsun! İzzet Ve celâlim hakkı için razı olacağın kadar sana Cennet’te mutlaka mekân ve imkân vereceğim. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/473 (İbn Kesir bu hadîsin garip olduğunu belirtmiştir).)
AÇIK VE KESİN DELİL VE BELGEDEN SONRA KÜFÜRDE ISRAR
«Kitap Ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) ve müşrikler (Allah’a ortak koşanlar)dan küfre sapanlar, kendilerine açık ve kesin delil; içinde en âdil, en sağlam hükümler bulunan tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygamber gelinceye kadar (küfürden) ayrılmış olmadılar.. »
Altı asra yakın süren fetret devrinde Tevhîd İnancı ciddi yaralar almış, tek tanrı inancı birçok bölge ve ülkede çok tanrılı sisteme dönüştürülmüştü. Tevrat ve İncilʹe lâyıkıyla sahip çıkmayıp dinin bazı hükümlerini kendi arzu ve çıkarları doğrultusunda değiştirerek İlâhî sözün aslını bozan Yahudi ve Hıristiyanlar da bu şuursuzca tutumlarıyla küfrün ayrı bir çeşidini benimseyerek haktan sapmışlardı. Kitap Ehli olmayan müşrikler ise kendi anlayış ve duyuşlarına göre put imal ederek Cenâb-ı Hakk’a açıktan ortak koşuyor; âhiret, hesap ve ceza diye bir kavram tanımıyorlardı.
Şüphesiz küfrün değişik şubelerine mensup olan Kitap Ehli ile müşrikler İlâhî dini sapasağlam ayakta tutacak, Tevhîd İnancı’nı yeniden yeşertecek çok açık ve kesin belge, delil ve hüccet olmaksızın, tutumlarından ve yanlış inançlarından vazgeçecek değillerdi. Çünkü Kur’ân’ın beyânıyla, «Hak geldi, bâtıl yok olup gitti», yani hak gelmeyince bâtıl gitmez. Aynı zamanda Kitap Ehli asırlarca Tevrat ve İncil’de vasıf ve özellikleri yazılı bulunan Son Peygamber’in zuhurunu sabırsızlıkla bekliyor ve ancak Onun gelmesiyle Allah’ın dininin ihyâ olacağını, gerçek hüviyetini kazanacağını ısrarla söylüyor; aynı zamanda o peygamberin birtakım sıfatlarını dillerden düşürmüyorlardı.
Ne yazık ki, Son Peygamber gönderilip Son Kitap indirilince, Yahudi ve Hıristiyanlar kıskanmaya ve dinlerinden yana aşırı taassup göstermeğe başladılar. Derken bu taassuplarını katı bir inkâr çizgisine vardıracak kadar hakkı göremez ve işitemez oldular.
Putperest müşrikler ise, kendi bozuk inanç sistemlerini bütünüyle değiştirecek ve putları birer değersiz, anlamsız, şuursuz cisim sayıp kutsallıklarını reddedecek İslâmiyete karşı çıkmakla kalmadılar, mü’minlere her türlü saldırı ve işkenceyi mubah sayacak kadar hırçınlaştılar.
Böylece bütünüyle Hak’tan gelen ve yalnız hakkı temsîl eden İslâmiyet ile sözü edilen küfür ehli arasında çetin mücadeleler baş gösterdi. Yahudîler semavî kıstaslara ters düşecek düşünce ve tavırlar ortaya koydular; Cenâb-ı Hakk’ı İsrâil oğullarından yana millileştirecek kadar ileri gittiler. Kendilerini Allah’ın en yakınları ve yegâne dostları saydılar. (Bilgi için bak: Mâide Sûresi: 18. âyetin tefsiri) Müşebbihe inancına kayarak Tevhîd’in aslından ve mayasından uzaklaştılar. Hıristiyanlar, İsa’nın (A. S. ) tek kurtarıcı ve hâşâ Allah’ın biricik oğlu olduğunu hararetle savundular. Teslis (üç ilâh) inanç sistemine sıkı sıkıya bağlandılar. Müşrikler putlarının kendilerini Allah’a yaklaştıran ilâhlar olduğunu iddia edip hakka ve gerçeğe aslâ iltifat etmediler.
Âyette geçen «münfekkine» sıfatını «hâlikîn» yani yok oluncaya kadar mânasına yorumlayanlara göre, birinci âyetin mânası şöyledir: «Kitap Ehli ve müşriklerden küfre sapanlar, delil ve belge ortaya konulmadan azâp edilmediler ve helâk olmadılar. » Son Peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) risâlet göreviyle gönderilip Son Kitap indirilince, onlara her türlü mazeret kapısı kapanmış oldu. Bu durumda karşılarına çıkarılan bu İlâhî beyyineyi ya akıl ve insaf gözüyle görüp imân ederler de ebedî azâptan ve helâktan kurtulurlar, ya da inkârda ısrar edip körükörüne kendilerini felâket çukuruna itmiş olurlar.
Böylece «fetret devri»ni geçirenler, Son Peygamber gönderilinceye kadar bir bakıma mâzur görülebilirlerdi. Zira Yahudîler hem Tevratʹın ahkâmını tahrife uğratmış, hem bazı bölümlerini kaybedip koruyamamışlardı. İnsan eliyle ve sözüyle bu kadar değiştirilen ve İlâhî vasfı zedelenen bir kitapla şirkin karşısına çıkıp Tevhîd İnancı’nı yeniden ihyâ etmeleri beklenemezdi. Aynı zamanda bu millet kendi ölçüleri çerçevesinde millî bir din havası oluşturup yayılma amacından uzak kalmış bulunuyordu. Daha doğrusu onların dün de, bugün de bir yayılma politikası ve misyonu olmamıştır.
«Nasârâ» denilen Hıristiyanlara gelince: Onlar da «Tevhîd İnancı»ndan kopup teslîs akidesini kurmuş ve bu açıdan hareketle Allah’a ortak koşan bir çeşit müşrik olmuşlardı. Hem Hz. Muhammed (A. S. ) gönderilinceye kadar onlar da ciddi anlamda bir yayılma ve misyoner yetiştirme siyaseti gütmemiş; daha çok kilise ve manastırlara kapanarak ruhanî bir hava içinde kalmayı tercîh etmişlerdi. Oysa Cenâb-ı Hak onları rehbaniyete yönelmekle mükellef tutmamış, yani bu hususta onlara bir vecibe yüklememişti. (Bilgi için bak: Hadîd Sûresi: 27. âyetin tefsiri) Son Peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) risâlet göreviyle ortaya çıkınca Nasârâ da kıskançlık duygusuna kapılarak dinlerine daha çok sahip çıkmaya başladılar ve yayılma istidadı taşıyan, aynı zamanda kısa bir süre içinde birçok kavimleri Allah’ın varlığını ve birliğini, son peygamberin hak üzere gönderildiğini tasdîk düzeyine getiren İslâmî faaliyete mukabil bir faaliyet gösterme gayretine düştüler. Böylece onlarda misyon ruhu gelişti ve misyoner yetiştirme hevesi doğdu.
Sözü edilen ortam ve şartlar doğrultusunda «Fetret Devri»nde Tevhîd İnancı’nı kim ayakta tutup savunacak ve kim onu aslına uygun şekilde yaymaya çalışacaktı?
Nitekim Şurâ Sûresi 14. âyetle Kitap Ehliʹnin o günkü durumu ve tavrı tasvîr edilirken şöyle buyurulmaktadır: «Onlar ancak kendilerine (Cenâb-ı Hak, kitap, peygamber ve âhiretle ilgili) bilgi geldikten sonra -sırf aralarındaki kin ve ihtiras yüzünden- tefrikaya düştüler. »
Diğer yandan Cenâb-ı Hak, Kitap Ehli’nin o asırdaki perişan halini misal vererek son dinin müntesibi olan mü’minlerin, İslâmiyeti indirildiği gibi korumalarını dolaylı şekilde isteyerek şöyle buyurmaktadır: «Ancak ne var ki kitap verilenler kendilerine açık belgeler geldikten sonra aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. » (Bakara Sûresi: 213)
«Kendilerine açık belgeler geldikten sonra bölünüp ayrılanlar, tartışıp ayrılığa düşenler gibi olmayın! İşte onlar için büyük bir azap vardır. » (Âl-i İmrân Sûresi: 105)
Meâlini naklettiğimiz bu iki âyet, Beyyine Sûresi 1-4. âyetleri açıklamakta ve tamamlayıcı bilgi vermektedir.
TERTEMİZ SAHİFELER OKUYAN RESÛL
«İçinde en âdil, en sağlam hükümler bulunan tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygamber gelinceye kadar (küfürden) ayrılmış olmadılar.. »
Hakikat şu ki, Allah her bakımdan kusursuzdur ve O’nun sözü de kusursuz ve mükemmeldir. Cenâb-ı Hak nasıl hatâdan, tutarsızlıktan, yanılmaktan ve boş, anlamsız şeylerden beri ve münezzehse, Oʹnun kelâmı da bu gibi noksanlıklardan beridir. Yeter ki O’nun sözü indiği gibi korunsun, insan sözüyle ve fikirleriyle karıştırılmamış olsun..
Tevrat ve İncil indiği gibi korunmadığı bazı maksatlı eller ve sözler ona karıştığı için, ilk kusursuzluğunu kaybetmiş durumdadır. Böylece bu iki kitabın aslındaki safiyet ve mükemmellik zedelenmiş; yalnız mâna ve hükümlerinin değiştirilmesiyle de kalınmamış, lâfız yönünden daha büyük tahrifata mâruz bırakılmış ve önemli sayılacak bölümleri, hükümleri İlâhî olma özelliğini yitirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm ise Allahʹın bütün insanlara kıyâmete kadar tek ve son mesajı olma özelliğini ve kudretini taşıdığı için -İlâhî inâyet ve tecelliyle- indirildiği gibi yazılmış ve korunmuş; içine insan sözünün karıştırılmasına hiçbir zaman imkân verilmemiştir. O bakımdan Kur’ân’a «Suhûf-i-Mutahhara», yani «Tertemiz Sahifeler» denilmektedir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, Vâkıâ Sûresi 79. âyette, lafzıyla, manâsıyla İlâhî olan Son Kitab’a kimlerin dokunabileceğini belirtirken şöyle buyurmaktadır: «Ona (Kur’ânʹâ) ancak arınıp temizlenmiş olanlar dokunabilir. »
Levh-i Mahfuz’dan Semâ-i Dünyaʹya indirilen ve oradan da parça parça Resûlüllah’ın (A. S. ) pak ve nezîh kalbine ilka olunan Kelâmullah, bâtıldan, yalandan, hatâdan, düzensizlikten, insan sözünün karışmasından pâk ve yücedir ve beridir. Her âyet ve cümlesi İlâhî üslûp ve ahengi kemal derecesinde yansıtmaktadır. Her yanı ve yönüyle insan sözünden ayrılmaktadır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in en fasîh Arapça konuşan bir kişi olmasına rağmen, mübarek ağzından çıkan hadîsleri, Kur’ânʹda hâkim olan üslûp ve ahenkten, ondaki üstün fesahat ve belâğatten kesinlikle ayrılmakta; biri «Ben Allah sözüyüm», diğeri «Ben insan sözüyüm» diye fısıldamaktadır.
Sonra da konumuzu oluşturan âyetle, Hz. Muhammed’in (A. S. ) «Resûl» olarak gönderildiği ilân edilmekte ve buna muhalif bütün yorum ve görüşler reddedilmektedir.
KUR’ÂN-I KERÎM EN ÂDİL, EN SAĞLAM HÜKÜMLER MECMUASIDIR
«İçinde en âdil, en sağlam hükümler bulunan.. »
Âyette «kütübün kayyıme» tabiri kullanılmıştır. Allâme Zemahşerî, «kütüb» kelimesini «mektubat» yani «yazılı hükümler ve kıssalar» olarak; «kayyıme»yi ise, «müstakim, hakkı ve adâleti nâtık» olarak yorumlamıştır. Bu mânayla da Kur’ân’ın tamamının, inşanın her iki hayatını düzen ve dengede, adâlet ve hakkaniyet ölçülerinde tutan yazılı hükümler ihtivâ ettiği; gereksiz ve yararsız bir hüküm taşımadığı ortaya çıkıyor.
İnsanı yaratıp kâinatın hikmet ve cevheri kılan ve görebildiğimiz, anlayabildiğimiz her şeyi onun hizmetine ve yararına veren Cenâb-ı Hak, kendi mülkünde kurduğu hayat düzenine göre insanoğlunun yaşamasını emretmekte; plândaki yerinden ve hilkatinin hikmetinden ayrılmamasını istemektedir. Öyle ki, Kurʹân bütünüyle insan hayatının proğramını vermekte ve dengeli bir hayat sürmenin müfredatını sergilemektedir. Artık bu her türlü kusur ve noksanlıktan, tutarsızlık ve uyumsuzluktan beri olan tertemiz sahifelerdeki hükümlere uyanlar hem dünya, hem de âhiret hayatlarını huzur, güven, denge ve düzene kavuşturma şansına erişirler.
KİTAP EHLİNİN TEFRİKAYA DÜŞMESİ
«Kitap (Tevrat ve İncil) verilenler ise, kendilerine ancak bu açık-kesin delil geldikten sonra bölünüp ayrıldılar. »
Son Resûl risâlet göreviyle gönderilmeden önce Kitap Ehli, Tevrat ve İncilʹde bazı önemli vasıf ve özellikleri yazılı bulunan Hz. Muhammed (A. S. ) hakkında bir fikir ve görüş ayrılığı izhar etmemişlerdi. Hepsi de Onun zuhurunu sabırsızlıkla bekliyordu. Derken vakit geldi ve Son Resûl en sağlam, en âdil hükümleri taşıyan Kur’ân’la gönderilince, Kitap Ehli bu olayı şaşkınlıkla karşıladı ve azı imân ederken çoğu bu konuda farklı görüş ortaya koydu; Tevrat’taki belgeleri kendilerine göre yorumlarken kimi o belgelerde yer alan kelimelerin yerlerini değiştirdi; kimi başka kelimeler getirip yerleştirmek suretiyle İlâhî sözü aslından uzaklaştırdı. Hz. Muhammed’in (A. S. ) geleceğini haber vermekle kalmayıp en az yirmiye yakın yerinde Onun isminden, sıfatlarından ve bazı özelliklerinden bahseden Bernaba (Barnabas) İncil’ini yasak kitaplar arasına soktular. Diğer dört İncilʹdeki bazı belgeleri tercüme ederken kasıtlı şekilde kısmen veya tamamen değiştirdiler. Böylece bölünme, görüş ayrılığı ve farklı fikirler ortaya çıktı. (Bu konuda geniş bilgi için bak: En’âm Sûresi: 114, 115. âyetlerin tefsîri/Cilt: 4, sahife: 1986, 1987 - A’raf Sûresi: 155 - 157. âyetlerin tefsîri/Cilt: 5, Sahife: 2239 - 2242)
Yukarıdaki âyetle bu tarihî tahriflerin sebebine işâret ediliyor ve Kitap Ehliʹne uyarıda bulunularak böylesine açık delil ve isbatlayıcı belge karşısında haktan sapmanın hiçbir zaman mâzur gösterilemiyeceği haber veriliyor. Aynı zamanda yalnız Allah’ın varlığına inanmanın yeterli olmayacağı, gönderilen Son Peygambere ve indirilen Son Kitaba inanmanın şart ve gerekli bulunduğu belirtiliyor. Aksi halde Resûlüllah’ı (A. S. ) ve Kur’ân’ı red ve inkâr etmenin küfür kabul edileceği ve bu çizgide ısrar edenlerin hiçbir amelinin Allah yanında makbul tutulmayacağı dolaylı şekilde anlatılıyor.
Konumuzu oluşturan âyette ayrıca Resûlüllah’a (A. S. ) teselli işareti vardır. Şöyle ki: Kitap Ehli’nin tutumu Senin kusur ve ihmalinden değil, kendi kıskançlık, kin ve ihtiraslarından kaynaklanmaktadır. O bakımdan Sen, emrolunduğun gibi teblîğ ve irşada devam et. Senin görevin, doğru yolu apaçık göstermektir. Hidâyet, yani doğru yola kavuşturmak Allah’a aittir.
Bu anlam çerçevesinde sûrenin birinci ve ikinci âyetiyle, Kitap Ehli’nin İslâmiyete karşı nasıl katı bir tavır ve tutum içinde olduklarının kalın çizgileri çizilmekte; Son Resûl hakkında imân ve irfan çağrısına gönül kapısını açmadıkları; İlâhî davete yanaşmadıkları için de küfrü tercîh ettiklerine işâret olunmaktadır.
DOĞRU VE HALİS DİN
«Halbuki onlar ancak dini Oʹna (Allahʹa) has ve hâlis kılmakla; bâtıldan uzak, Hakkʹa yönelerek Allahʹa kulluk etmekle, namaz kılmakla, zekâtı vermekle emrolunmuşlardı. İşte en âdil, en sağlam hükümler taşıyan din budur! »
İlâhî dinlerin özü ve mayası aynıdır, değişmez. Ancak füruâtta, sosyal gelişmeye paralel olarak az veya çok farklı hükümler söz konusudur. İslâmiyet ve Kurʹân, bir tek ümmet ve millete, sadece bir aşrın insanlarına değil, kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanlara ve çağlara hitap etme kudretini taşıdığından yepyeni, kalıcı, denge ve düzen sağlayıcı hükümleri ihtiva etmektedir. Tevrat ile İncil, sadece İsrâil oğulları’na gönderildiğinden, o milletin sosyal hayatına göre birtakım hükümler ve ahlâkî kurallar içermekteydi. Dinî esaslar ise temelde aynı şeylerden ibaret bulunuyor. Ne var ki, İslâmiyet bu esasları daha detaylı ve belirgin bir anlam ve ölçüde yansıtmakta ve füruatta da değişmeyen hükümler taşımaktadır. Böylece Kur’ân gerek dinî esaslarda, gerekse füruâtta en âdil, en sağlam ve en kalıcı olanını, en doyurucu ve rahatlatıcı kabul edilenini getiren son kitap olarak bulunuyor.
Semavî dinlerin ortak bulunduğu önemli noktalar:
1- Dini Allah’a has ve hâlis kılmak,
2- Yalnız Allahʹa ibâdet edip O’na ortak koşmamak,
3- Dini ve dindarlığı bâtıldan uzak tutup bütünüyle Hakkʹa yönelik bulundurmak,
4- Namaz kılmak,
5- Zekât vermek...
Ne yazık ki bu beş esas ve prensip Tevrat ve İncil’de şekil ve muhteva değişikliğine uğratılmış; o bakımdan bu iki kitapta namaz ve zekât kavramları tamamiyle silinmiştir. Aynı zamanda Son Peygamberle ilgili belgelerin çoğu -Barnabas İncilʹi hâriç- anlaşılmaz hale getirilmiştir.
Cenâb-ı Hak semâvî dinin vasıflarını beş maddede özetlerken, «İşte eh âdil, en sağlam hükümler taşıyan din budur! » buyurarak, mü’minlere bu konuda kıyâmete kadar değişmiyecek bir kıstas veriyor.
Haram kılındığı halde fâizi mubah sayan; emredildiği halde namaz ve zekâtı terkedip başka milletleri ve kavimleri sömürmeyi ibâdet kabul eden Yahudilerin (Bilgi için bak: Nisâ Sûresi 161. âyetin tefsiri) böylesine sakat ve çarpık dinî anlayışlarıyla İslâmiyetin bağdaşması, uyum sağlaması elbette düşünülemez. Tevhîd İnancı’nı bütün safiyetiyle teblîğ edip savunan İsa Peygamberʹin (A. S. ) namaz ve zekâtla da emrolunduğu (Geniş bilgi için bak: Meryem Sûresi: 31. âyetin tefsiri) halde Hıristiyanların Onu Allahʹın biricik oğlu sayarak üç ilâh akidesini savunmaları; namaz ve zekâtı bütünüyle terkedip İncil’de yapılan tahrifatla, ilgili emirlerin belirsiz hale sokulması, onları İslâmiyete yaklaştıracak olan köprüyü tahrib etmiş bulunuyor.
ALLAHʹIN SON UYARI VE SON MÜJDESİ
«Kitap Ehli’nden ve müşriklerden inkâra sapanlar var ya, elbette onlar, içinde devamlı kalacakları Cehennemʹdedirler. İşte onlar yaratılanların en kötüsüdürler. »
Hemen hatırlatalım ki, tevbe kapısı şu iki hal dışında herkese hep açıktır:
1- Daha önce imân etmeyip ölüm ile burun buruna gelinerek maddî ve zâhirî bütün ümitlerin kesildiği zaman,
2- Kıyâmetʹin en büyük alâmetinden biri kabul edilen Güneşʹin batıdan doğduğu zaman..
Bunun için Cenâb-ı Hak altıncı âyetle, Kitap Ehliʹnden, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) risâletini red ve inkâr edenleri; İsa Peygamberi (A. S. ) ilâh kabul edip üç ilâh inancını savunanları ve bir de elleriyle yapıp şekillendirdikleri putları Allah’a ortak koşanları -geniş rahmeti gereği- uyarmakta ve ölmeden önce hâlis dine uymalarında sayısız faydaların bulunduğuna işâret etmektedir. Aksi halde onların yaratılanların en kötüleri durumuna düşecekleri bildiriliyor.
Unutmamak gerekir ki, hayvanlardan hemen her tür, plândaki yerini alıp proğramlandığı şekilde iç güdüsüyle hayatını ya tamamen hatasız, ya da az hatayla sürdürmektedir. İnsana gelince, plândaki yerini belirleyip hayatını az bir hata ile sürdürmesi için kendisine, diğer canlılara verilmeyen akıl, irâde, hafıza ve benzeri yetenekler verilmiş ve o bu özellikleriyle varlık âleminin hikmeti ve cevheri olarak sahneye çıkarılmıştır. Buna rağmen o bu üstün özelliklerini plândaki yerine ve hılkatındaki hikmete yönelik kullanmayacak olursa, fahiş hatalar yapmakla kalmaz, bulunduğu insanlık mertebesinden aşağı iner.
Altıncı âyetin son cümlesiyle bu hususa işâret edilirken, A’raf, Bakara ve En’âm sûrelerinde şu açıklama yapılmaktadır:
«Şanıma and olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık; kalpleri vardır, onunla (hakkı) anlamazlar; gözleri vardır, onunla (hakikati) görmezler; kulakları vardır onunla (doğruyu) işitmezler. İşte bunlar (bu şuursuzlar) hayvanlar gibidir, belki daha da sapık ve şaşkındırlar. İşte gâfiller ancak bunlardır. » (A’raf Sûresi: 179)
«Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (doğru yola) dönmezler. » (Bakara Sûresi: 18)
«İnkâra sapıp küfür üzere kalanların durumu, bağırıp İ çağırmaktan başka bir şey işitmeyen (ve tıpkı davarlara seslenen çoban) gibidir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledip anlayamazlar. » (Bakara Sûresi: 171)
«Âyetlerimizi yalanlayanlar ise, karanlıklar içinde bir sürü sağırlar ve dilsizlerdir. » (En’âm Sûresi: 39)
Ayrıca İsrâ 97. âyetle, dünyada kendilerini insanlık mertebesinden düşüren inkârcı nankörlerin âhirette de hayvanlar gibi haşredilecekleri şöyle haber verilmektedir:
«Kıyâmet gününde ise, onları yüzükoyun körler, dilsizler, sağırlar olarak kaldırıp hesap alanına sevkedeceğiz.. »
İMÂN VE SÂLİH AMEL
«İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar ise, işte onlar yaratılanların en iyileridirler. »
Cenâb-ı Hak, «insan» denilen üst düzeydeki canlıyı münhasıran iki şey için yaratmış ve yarattığı birçok şeyi onun istifadesine sevketmiştir:
1- İmân,
2- Sâlih amel.
İşte insanı gerçekten insanlık şeref mertebesine yükselten ve Yüce Yaratan’la onun arasındaki mesafeyi kısaltan; sonra da onu kalıcı mutlu bir hayata lâyık düzeyde tutan iki değişmeyen ve eskimeyen âmil..
İmân, aydınlatıcı bir nur olarak ruh selâmetine, kalp temizliğine, vicdan arınmışlığına yol açarken; sâlih ameller bu cevherin en tabii ve en tatlı meyvası olarak iç ve dış dünyamızı süsleyip renklendirir. Bu iki âmilin birleşmesiyle nankörlüğe uzanan yollar kapanır. Dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprü oluşturulur.
İşte insan bu iki nîmetle, yaratılanların en hayırlısı ve en iyisi olma payesine eriştirilir. Cenâb-ı Hak, böyle bir ortam içine giren kulunu sevmeğe başlar; sevince de onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı ilâhî rıza doğrultusunda gerçekleşir. Kur’ân’ın tabiriyle artık o «hayrüʹl-beriyye» mertebesinde Allah ile görür, Oʹnunla işitir, Oʹnunla verip alır, O’nunla yürür. Uhrevî mükâfatı ise, sekizinci âyette ifadesini bulan «sonsuzluk vaadeden cennet» olur.
Sonra da Cennet’ten daha üstün, daha güzel olan iki nîmetten söz edilmektedir: Cennet’te ebedilik ve İlâhî hoşnutluk.. Artık Cenâb-ı Hakk’ın geniş rahmetiyle kulunu bu mutlu sonuca ulaştırması, elbetteki kulun hoşnutluğuna da vesîle olur. Böylece Cennetʹte karşılıklı rıza havası içinde cennetlikler ebediyen bahtiyar olurlar.
Yaratılanların en hayırlısı olma payesi, tahkikî imân ile onun mahsulü olan sâlih amele dayandırılırken, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu payenin bazı tezahürlerini şöyle belirtmiştir:
«Size yaratılanların en hayırlısını haber vereyim mi? » Ashab-ı Kirâm da: «Evet, Ya Resûlellah! » deyince, buyurdu ki: «Allah yolunda atın dizginini tutup ürpertici bir ses, bir nâra duydukça atının üzerinde doğrulan (Allah için vuruşmaya hazır olan) adam.. »
«Yine size yaratılanların en hayırlısını haber vereyim mi? » diye sordu. Ashab-ı Kirâm da: «Evet, Ya Resûlellah! » deyince, buyurdu ki: «Davar sürüsüyle (meşgul olup) namazını kılan ve zekâtını veren adam.. Size yaratılanların en şerlisini haber vereyim mi? Allah adına isteyen, fakat Allah adına vermeyen kimse.. » (Müsned-i Ahmed: 2/306)
Sonuç olarak Cenâb-ı Hak, imân ve sâlih amelin uhrevî mükâfatını müjdelerken, bunu «haşyetullah»a bağlamakta ve böylece imânın tahkîk derecesine ulaşmasının, sâlih amelin de her türlü gösterişten uzak, Cenâb-ı Hakk’a karşı saygı ile dolu bir korkuyla yerine getirilmesinin lüzumuna işârette bulunmaktadır.
Çünkü saygıyla bütünleşen korku, ilme, geniş dinî kültüre dayanır; aynı zamanda kalp yatışkanlığıyla içiçedir. Kâinatta gerek afakta, gerekse enfüste İlâhî kudretin ve sanatın solmayan rengini, kaybolmayan izini ilim ve irfan gözüyle gören âlimlerin, o kudretten daha çok saygıyla korkacakları tartışılmaz. Nitekim Fâtır Sûresi 28. âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: «Allah’tan ise, O’nun kullarından en çok ilim sahipleri saygı ile korkarlar. »
Nâziât Sûresi 26. âyette ise, Fir’avn olayından söz edilirken, bu tarihî misalden daha çok Allah’tan saygı ile korkanların öğüt ve ibret alacağı şöyle ifade edilmektedir: «Şüphesiz ki bu hâdisede Allahʹtan saygı ile korkanlara ibret ve öğüt vardır. »
Beyyine Sûresi ile Zilzal Sûresi arasındaki münasebet:
Beyyine Sûresiyle, Kitap Ehliʹnin ve müşriklerin Son Peygamber ve Son Kitaba karşı olumsuz tavır ve tutumları tasvîr edildi. Sonra da imân edenlerle etmiyenlere -İlâhî rahmetin ayrı bir tezahürü olarak- seslenildi: Son Peygambere ve Son Kitab’a inanmadan ölenlere âhirette hazırlanan elîm azaba dikkat çekildi. Mü’min olduğu halde hayatını sâlih amellerle süsleyip öylece âhirete göç edenlere verilecek uhrevî mükâfattan söz edilerek sûre noktalandı.
Zilzal Sûresiyle, kıyâmet olayı tasvîr ediliyor ve arkasından dünya hayatında işlenen en küçük iyilik ve kötülüğün âhiret gününde mutlaka karşılıksız kalmayacağı haber verilerek, ölmeden önce imân ve sâlih amel çizgisine gelinmesinin lüzumu ve faydası belirtiliyor.