Alak Suresi 1-19. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ اَلَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ كَلَّا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰى اَرَاَيْتَ الَّذِي يَنْهٰى عَبْدًا اِذَا صَلّٰى اَرَاَيْتَ اِنْ كَانَ عَلَى الْهُدٰى اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰى اَرَاَيْتَ اِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰى كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ

1-2.

(1-2) Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak"dan yarattı.

Diyanet İşleri

3.

Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.

4-5.

(4-5) O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.

6-7.

(6-7) Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.

8.

Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.

9-10.

(9-10) Sen, namaz kıldığında kulu (bundan) engelleyeni gördün mü?

11-12.

(11-12) Ne dersin, ya o (engellenen kul) hidayet üzere ise; ya da takvayı (Allah'a karşı gelmekten sakınmayı) emrediyorsa?

13.

Ne dersin engelleyen, Peygamberi yalanlamış ve yüz çevirmişse!?

14.

O Allah'ın, her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?

15-16.

(15-16) Hayır! Andolsun, eğer vazgeçmezse, muhakkak onu perçeminden; o yalancı, günahkar perçeminden yakalarız.

17.

Haydi, taraftarlarını çağırsın.

18.

Biz de zebanileri çağıracağız.

19.

Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabbine yaklaş.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

ALÂK SÛRESİ

Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir. Müfessirlerin çoğuna göre, Kurʹân’dan ilk inen sûre bu olmuştur. Allâme Zemahşerî de aynı tesbit ve gö­rüştedir. Nitekim İbn Abbas (R. A. ), Ebû Musa el-Eşʹârî (R. A. ) ve Hz. Âişe (R. A. )dan yapılan sahîh rivâyetler de bu görüş ve tesbiti doğrulamakta­dır. Cumhurun da görüşü bu doğrultuda gerçekleşmiştir. (Bilgi için bak: Şevkanî/Fethülkadîr: 5/467)

Âyet sayısı: 19

Kelime »: 92

Harf » : 280 (Lübabu’t-te’vîl: 4/392)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Cenâb-ı Hakkʹın yegâne yaratan olduğu konu edilerek Oʹnun is­miyle okumamız emrediliyor.

2- İnsanın ana rahminde kan pıhtısına benzer bir oluşum safhası bulunduğuna veya asalak misali çok küçük canlı olan spermadan yaratıl­dığına dikkat çekiliyor.

3- Kalemin, dolayısıyla yazı yazmanın önemi üzerinde durularak in­sanın kalem tutacak, yazı yazacak yetenekte yaratıldığına işâret ediliyor.

4- İnsanoğlunun ilâhî hayat sistemi dışında kalınca azıp sapıtaca­ğına; biraz mal ve makam elde edince kendini müstağni görüp Allah’a muhtaç olmadığı vehmine kapılacağına değiniliyor.

5- Dine, diyanete engel koyanların; din hürriyetine tecavüz edenle­rin maddeci şaşkınlar olduğu belirtilerek, o gibiler Cehennem ile tehdît ediliyor.

6- Müʹminlere, imânlarından dolayı baskı yapan zorbalara, zalim şı­marıklara uyulmaması ve her hâl-ü kârda Cenâb-ı Hakk’ın daha kudretli olduğunu düşünerek yalnız O’na secde edilmesi emrediliyor.

MEÂLİ:

1- Yaratan Rabbinin adıyla oku!

2- O, insanı kan pıhtısı görünümünde olan (benzer bir) şeyden yarattı.

3- Oku! Rabbin karşılıksız iyilik ve ihsân sâhibidir.

4- O ki, kalem ile öğretti.

5- İnsana bilmediğini öğretip belletti.

6-7- Hayır, hayır; (Allah’a her an muhtaç bulunduğunu unutma). Doğ­rusu insan kendini zengin görünce azar.

8- Şüphesiz ki dönüş ancak Rabbınadır.

9-10- Namaz kılan bir kulu, ondan alıkoyanı gördün mü?

11- Baksan ya, bu (kul) doğru yol üzerinde bulunuyorsa,

12- Veya takvâ (Allah’tan saygı ile korkup kötülüklerden alıkoymak) ile emrediyorsa...

13- Baksan ya, o (alıkoymak isteyen) yalanlıyor ve arka çeviriyorsa;

14- Allahʹın (her şeyi) gördüğünü bilmiyor mu?

15-16- Hayır, hayır; o bu tutumundan vazgeçmezse, elbette onu al­nından, o yalancı günahkâr alnından tutup (Cehennemʹe) sürükleyeceğiz.

17- Artık o yandaşlarını çağırsın.

18- Biz de zebanileri çağıracağız.

19- Sakın ona uyma. Secde et ve yaklaş!.

KURʹÂN-I KERÎM İLK OLARAK «OKU» EMRİYLE İNMİŞTİR

«Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı kan pıhtısı görünümünde olan (benzer bir) şeyden yarattı. Oku! Rabbin karşılıksız iyilik ve ihsan sâhibidir. O ki, ka­lem ile öğretti; insana bilmediğini öğretip belletti. »

İLGİLİ HADÎSLER

Hz. Âişe (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, o, vahyin başlangıcını şöy­le anlatmıştır:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe ilk vahyin başlaması uykuda sâlih rüya ile olmuştur. O, hiçbir rüya görmezdi ki sabahın aydınlığı gibi açık ve net olarak ortaya çıkmasın.

Sonra Resûlüllah’a (A. S. ) yalnızlık, tenhalık sevdirildi; (yalnız kalmak­tan derin zevk almaya başladı). Derken Hıra Dağıʹndaki mağarada halvete çekildi. Ev halkına dönünceye kadar sayılı günlerde orada ibâdet ediyor; sonra ev halkına dönüyor ve azığını alıp tekrar o mağaraya gidiyordu. Sonra (azığı bitince) yine Hz. Hadice’ye dönüyordu ve bir o kadar sayılı günler için azık ediniyordu.

Bu hal, O Hıra Mağarası’nda bulunurken kendisine hak (Hakkʹın vah­yi) gelinceye kadar sürdü. Öyle ki, Melek Ona geldi ve «Oku! » dedi. Resû­lüllâh (A. S. ) ona: «Ben okumak bilmiyorum» diye cevap verdi. Bunun üze­rine Efendimiz (A. S. ) olayı şöyle anlattı: «Melek beni tutup gücüm kesilinceye kadar sıktıktan sonra beni bırakıverdi ve devamla bana «Oku! » dedi. Ben de ona: «Okumak bilmiyorum» dedim. O yine ikinci defa beni tutup gücüm kesilinceye kadar sıktıktan sonra beni bırakıverdi ve tekrar bana «Oku! » dedi. Ben yine ona: «Okumak bilmiyorum» dedim. Bunun üzerine o üçüncü defa beni tutup sıktıktan sonra bıraktı ve: «Yaratan Rabbinin adıyla oku... » dedi (ve beşinci âyete kadar okudu). »

Bu olaydan hemen sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in kalbi korkudan titrer bir halde Huveylid kızı Hadiceʹnin (R. A. ) yanına döndü ve: «Beni ör­tünüz, beni örtünüz! » dedi. Örttüler; tâki o korku ve titreme hali zâil oldu. Sonra Resûlüllâh (A. S. ) olup bitenleri Hadice’ye anlatarak «kendimden korktum» diye ilâve etti. Bunun üzerine Hz. Hadice (R. A. ) Ona: «Hayır, öy­le deme! Cenâb-ı Hakkʹa yemin ederim ki, Allah hiçbir zaman seni üzüp mahcup etmez. Zira sen akrabanla ilgi kurar, işini görmekten âciz olan­ların ağırlığını yüklenirsin; yokluk içinde kıvranana (bir şeyler verip) ka­zandırırsın; misafiri ağırlar, Hak yolunda ortaya çıkan olaylarda (insanlara) yardım edersin. »

Böylece Hz. Hadice (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle birlikte am­cazadesi Varaka b. Nevfel b. Esed b. Abdiluzzaʹya gittiler. Varaka, cahi­liyet döneminde Nasrânî (Hıristiyan) olmuştu. Aynı zamanda İbrânice yaz­masını bilir ve Incilʹden de Allahʹın dilediği kadar birşeyler yazardı. Varaka gözlerini kaybetmiş yaşlı bir zat idi. Hz. Hadice ona: «Amcamın oğlu! Kardeşinizin oğlunu dinle, bak neler söylüyor» dedi. O da ona: «Karde­şimin oğlu, neler görüyorsun? » diye sordu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gör­düklerini ona bir bir anlattı. Bunun üzerine Varaka Ona: «Bu, Allahʹın Mu­sa’ya (A. S. ) indirdiği Namus (Melek Cebrâil)dir. Keşke bu olayda genç olup (senin yanında) bulunabilseydim. Kavminin seni (Mekkeʹden) çıkaracakları zaman hayatta olmayı ne kadar isterdim. »

Bu haber üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona: «Onlar beni (Mek­keʹden) çıkaracaklar mı? » diye sordu. Varaka: «Evet.. Senin getirdiğin (semavî haberi) getiren hiç kimse yoktur ki düşmanlığa mâruz kalmış ol­masın. Eğer senin (teblîğ ve irşâd) gününe ulaşırsam sana elimden geldi­ğince yardım ederim. » (Buharî/bed-i vahiy: 3)

Bu olaydan sonra çok geçmeden Varaka vefat etti. Vahiy de kesin­tiye uğradı.

İbn Merduye (veya Merdeveyh)in İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâye­te göre, adı geçen şöyle demiştir: «Kur’ân’dan ilk inen âyetleridir» (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/467)

Taberânî ve Hâkim’in sahîhlediği Ebû Musa el-Eş’ârî (R. A. ) rivâyetinde adı geçen şöyle haber vermiştir: Alak, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) ilk inen sûredir» (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/467)

İbn Cerîr ve Hâkim’in tahrîc ettikleri; Beyhakî ve İbn Merdeveyhʹin sahîhlediği Hz. Âişe hadîsinde adı geçen şöyle demiştir: «Kur’ân’dan ilk inen sûre Alak’dır. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/467)

Böylece Kur’ân’dan ilk inen, Alâk Sûresi’nin başındaki beş âyettir ki bu, Allah’ın kullarına kapısını açtığı ilk rahmet, verdiği ilk nîmettir. Altı asra yakın geçen fetret devrinde bu rahmet ve nîmetin esintisi kesilmiş; katılaşan kalpler İlâhî vahyin hayat veren dâvetinden mahrûm kalmıştı.

Mâverdî’nin tesbitine göre, Hz. Âişe (R. A. ) ilk inen sûre hakkında şöy­le demiştir:

«Allah’ın kendi Resûlü (Muhammed A. S. ) üzerine indirdiği ilk sûre, Alâk Sûresiʹdir. Ondan sonra Nûn ve’l-kalem Sûresi, ondan sonra da Müddessir Sûresidir ve arkasından Duhâ Sûresi inmiştir. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/467 -Tefsîr-i Kurtubî: 20/118)

ALLAH ADIYLA OKUMAK

«Yaratan Rabbinin adıyla oku! »

Âdem’i (A. S. ) topraktan yaratıp kendi kudret ruhundan ona üfleyen Cenâb-ı Hak, yarattığı bu seçkin canlıyı akıl, idrâk, hafıza, duygu ve dü­şünce gibi yeteneklerle donatmakla kalmamış, muhtaç bulunduğu eşya ve nesnelerin ismini, dolayısıyla faydalarını da ona öğretmiş ve böylece insanoğlunun mevcut yeteneklerini kullanarak her şey ve olayda Yüce Yaratan’ın varlığına ve birliğine delâlet eden belgeleri görmesini ve her işe Allah adıyla başlamasını emretmiştir.

O bakımdan rahatlıkla diyebiliriz ki, ilk insan vahşi, şuursuz, idrâksiz değildi. Aynı zamanda ne yapacağını bilmeyen ibtidai bir hayat süren bir canlı hiç değildi. Adem (A. S. ), hazırlanıp döşenen yeryüzüne indirildiği gün kendisine insanlığına ve peygamberliğine yakışır şekilde yaşaması için gerekli bilgiler de verilmişti. Nitekim Bakara Sûresi 31-33. âyetlerle bu ger­çeğin ana çizgileri belirtilmekte ve bu konuda bilgi edinmek isteyenlere ana fikir verilmektedir.

Böylece insanın menşei hakkında araştırma yapan ilim adamlarının birtakım tahminler ve varsayımlar ileri sürmelerinin anlamsız olduğu orta­ya çıkıyor. Kur’ân bu konuda da onlara hareket noktası belirleyerek so­nuç çıkarmalarını ilham ediyor.

Gerçek bu olunca Allah adıyla okumanın buradaki anlamı nedir? Ce­nâb-ı Hak ilk indirdiği âyette kullarına neden böyle bir emir vermektedir? Konuyu dikkatle incelediğimizde karşımıza dört yorum çıkmaktadır. Şöyle ki:

1- Okuyup öğrenmek; yazıp bilgi vermek ve bilgi toplamak insan hayatının kopmaz parçasıdır; buna «lâzım-i gayr-i müfarik»de diyebiliriz. Zira dünya da, âhiret de ancak okuyup bilgi sâhibi olmamızla gerçek mut­luluğa dönüşebilir.

O bakımdan okuyup yazanla okumayanlar arasındaki fark, ölülerle diriler arasındaki fark gibidir.

Okuma, tutkuların en soylusudur. Bir ülkede okumaya karşı istek art­madıkça, gaflet ve bu gafletten doğacak felâket azalamaz.

Kâinat, okuyanlar için yaratılmıştır. Okuma zevkini öğrenip içine sin­diren kişi, mutlu bir insandır.

Okuma hiçbir hazineyle değiştirilemiyecek kadar kıymetlidir. Okumak, yetenekleri; deneyler de okumayı geliştirir.

Şüphesiz okumakla ilgili buna benzer birçok vecizeler söylenmiştir. Biz çeşni olsun diye sadece birkaç tanesini yazdık. Ancak okunacak şey Allah’ı hatırlattığı, O’nun üstün kudretini yansıttığı ve insanı doğruya, güzele, iyiye yönelttiği; aklı, zekâyı ve irfanı artırdığı nisbette faydalıdır ve hikmetine uygundur. Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) okuyup bilgi sâhibi olmayı teşvîk edip, ilmin vatanı olmadığına işârette bulunurken şu dört şeyden Allah’a sığınmıştır: «Allahım! Korkmayan kalpten, doymak bilme­yen nefisten, fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan duâdan sana sığınırım. » (Müslim/zikir: 73- Ebû Dâvud/vitr: 32- Tirmizî/daâvat: 68- Nesâî/istiâze: 13, 18, 21, 64- İbn Mâce/mukaddeme: 23, duâ: 2, 3- Ahmed: 2/167- 3/192- 4/371)

2- Okumaya, kitap yazmaya, öğrenmeye ve öğretmeye Allah’ın adı­nı anarak başlamamız, hem insan, hem de Müslüman olmamızın gereğidir. Zira Allahʹı anmaktan uzak ve kopuk bir okuma, aklı, zekâyı geliştirebilir ama kalbi ve ruhu cılız bırakır, vicdanı silik hale sokabilir. Böylece insanın iç yapısında meydana gelen dengesizlik, onun günlük hayatına da sirayet eder. Unutmamak gerekir ki, en faydalı insan, en dengeli yetişendir. Den­geli beslenmeye muhtaç olduğumuz kadar, dengeli eğitim ve öğretime de muhtacız.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu hususu şöyle belirtmiştir: «Anlamlı ve yararlı olan her söz ve işe Bismiʹllahi’r-Rahmâniʹr-Rahîm ile başlanmazsa, o noksandır, bereketsizdir. » (Süyûtî/Câmiussağîr: 2/92 (Süyûtî’nin tesbitine göre, hadîs zayıftır))

3- Her şey ve olayda Allah’ın kudretinin izini görüp satırlarını oku­mak; yaratılıp istifademize bırakılan şeylerden yararlanırken Cenâb-ı Hakk’ın yegâne rızık veren ve tek yaratan olduğuna inanmak, kul ile Rab­bisi arasındaki engelleri kaldırır ve böylece kulu Allah’a yaklaştırıp onu fazîletli bir düzeye getirir.

4- Hilkatin bütün safha ve kademelerinde Cenâb-ı Hakk’ın plân ve proğramını okumak suretiyle O’nun yegâne yaratan olduğunu idrâk etmek de «oku! » emrinin kapsamına girmektedir.

İNSANIN «ALÂK»DAN YARATILMASI

«O, insanı kan pıhtısı görünümünde olan (ben­zer bir) şeyden yarattı.. »

Çoğulu «alâk» olan «alâka» kelimesi (Tefsîrü’l-Keşşaf: 4/775) üzerinde daha çok son ya­rım asırda yetişen müfessirlerin durduğunu ve bu konuda Batılı ilim adam­larının embriyoloji üzerindeki araştırma ve bazı tesbitlerinin tesirinde ka­larak kelimenin «kan pıhtısı» anlamına gelmediğini iddia ettiklerini görüyoruz.

Önce şunu belirtelim ki, sözü edilen döllenme safhalarını inceleyen­ler Müslümanlar değil, gayr-i müslimlerdir. Onlar da Kurʹân’da «alâka»dan söz edildiği için böyle bir araştırma yapmış değillerdir. Sonra da «kan pıhtısı»ndan maksat, o görünümde, ona benzer bir oluşumdur. Zira Kurʹânʹda bu ve benzeri kelimelerin indiği çağda ne manaya delâlet ettiğini bilmeden veya dikkate almadan bazı bilimsel araştırmaların tesirinde kalıp kelimeyi asıl delâlet ettiği mânadan uzaklaştırmak doğru ol­maz. İlmî araştırma ve tesbitlerin bazısının isabetsiz olduğunu yine gelişen daha ciddi ve kapsamlı araştırmalar zaman zaman ortaya koymaktadır. Meselâ düne kadar domuz etinin tahrîm illeti olarak trişin ve benzeri pa­razitler ve kurtçuklar gösterilir ve bunların zararsız hale getirilmesi veya imha edilmesiyle tahrîm nedeninin ortadan kalkmasının lüzumu iddia edi­lirdi. Ama bu çok sürmedi; derken yine Batılı ilim adamlarının son birkaç yıl içinde yaptıkları daha ciddi ve etraflı bilimsel araştırmalarla domuz eti­nin her şeye rağmen başta kanser olmak üzere dokuz kadar tehlikeli has­talığa sebep olabileceği ortaya kondu. (Bilgi için bak: Mâide Sûresi: 3, En’âm Sûresi: 145, Nahl Sûresi: 115 ye Bakara Sûresi: 173. âyetin tefsiri)

Kaldı ki, ashab ve tabiîn de «alâka»yı kan pıhtısı görünümünde bir oluşum olarak anlamış ve ona göre âyeti açıklamışlardır. Sonra da sahîh hadîslerden, yumurta ile birleşip döllenen spermin üzerinden 40 gün ge­çince «alâka» durumuna geldiği anlaşılıyor. (Bilgi için bak: Müsned-i Ahmed: 1/374- Buharî/bed-i halk: 6, kader: 1, hayz: 17, enbiyâ: 1- Müslim/kader: 5, imân: 261) Yine ilmî tesbite göre, döl­lenme üzerinden 40 gün geçince cenîn 1,5 cm kadar oluyor ki, bu durum­da onun kan pıhtısı görünümünde, «mudğâ»ya, yani bir çiğnem ete yakın bir oluşumda görüntü verdiği bilinmektedir.

O halde bu konuda kesin konuşmanın doğru olmayacağını söyleme­mizde bir sakınca olmasa gerek.

Bununla beraber sözünü ettiğimiz kelimenin sözlük olarak üç manaya delâlet ettiğini de dikkatten uzak bulundurmamamız gerekir. Şöyle ki:

1- Yapışıp tutunmak, bir şeye asılıp kalmak,

2- Kan emen asalak (sülük),

3- Pıhtılaşmış kan parçası.. (Bilgi için bak: Râğıb/Mu’cemu müfredatı elfâzi’l-Kur’ân: alâk maddesi)

Klasik tefsirlerin hemen hepsinde «alâka», kah pıhtısı olarak tefsîr edilmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu döllenmenin 40. günündeki bir görünümdür ki, mudğaya yakın kan pıhtısını andıran bir oluşumu tas­vîr etmektedir.

Şüphesiz bu tefsîrde isabet vardır. Zira sahîh hadîslerde de «alâka» kelimesi bu mânada kullanılmıştır.

Aşılanan yumurtanın rahim yolu içinde rahmin iç tabakasına tutunması ise, birinci mananın isabetini ortaya koymaktadır. İkinci mânaya ge­lince: son yarım asır içinde yetişen müfessirlerden bir kısmı «alâka»yı, menide yer alan ve asalağa benzeyen canlı hayvancıklarla yorumlamış­lardır. Prof. Afif Abdülfettah Tabbara, Ruhu’d-Diniʹl-İslâm adlı eserinin ilim bölümünde bu yorumu desteklemiştir. (Celâl YILDIRIM tercümesi/Kur’ân ve Modern İlim: 92)

Sonuç olarak diyebiliriz ki, «alâka»nın delâlet ettiği bu üç mana da söz konusu olabilirse de, birinci ve üçüncü yorumlar ağırlık kazanmıştır. Ancak kesin bir hükümle ortaya çıkmanın sakıncalı olduğunu hatırlatma­mızda fayda vardır. Çünkü ileride bilimsel olarak daha ne gibi tesbitlerin yapılacağını bilemiyoruz.

Burada önemli olan, insanın bütün özelliklerinin yumurtayla birleşen hayvancıkta formüle edilmesidir. Böylesine bir mikro modelin tesadüfle­rin. biraraya gelmesi veya birbirlerini izlemesiyle gerçekleşmesi mümkün olmayan bir olaydır. «İnsan» denilen canlının, kendi türünün hususiyetleri doğrultusunda bir yanlışlığa meydan verilmeden en küçük modelinin ge­netik koda işlenmesi, şüphesiz çok üstün ve emsalsiz bir kudretin hilkat düzenlemesini isbât etmektedir.

KALEMLE YAZMAYI ÖĞRETEN RABBİMİZ KEREM SAHİBİDİR

«Oku! Rabbin, karşılıksız iyilik ve ihsan sâhibidir. O ki, kalem ile öğretti; insana bilmediğini öğretip belletti. »

Cenâb-ı Hak 3 ve 4. âyetle bir yandan okumayı, ama Rabbin adıyla okumayı emrederken, bir yandan da okuma imkânı sağlayan kalemden söz etmektedir.

Burada beş önemli husus üzerinde durularak müʹminlere en sağlam eğitim ve öğretim metodu verilmekte ve İslâm Dini’ne mensup olan kişile­rin en dengeli ve düzenli bir eğitim ve öğretim sisteminden geçirilmesinin lüzumuna işâret edilmektedir. Şöyle ki:

1- Okuma emri,

2- Rabbımızın isim ve sıfatı,

3- Rabbımızın «ekrem»lik özelliği,

4- Kalemle öğretme lütuf ve inâyeti,

5- İnsana bilmediğini öğretip belletme tecellisi..

Bu beş madde birbirini tamamlamakta ve bir bütünlük içinde en sağ­lam ve en kalıcı bir eğitim ve öğretim sisteminin temel bilgisini vermek­tedir.

Okuma emri, Rab sıfatıyla içiçedir. Çünkü Kur’ân’da dokuzyüzden faz­la yerde bu sıfat anılmakta ve her şeyi yaratıp vücuda getiren Cenâb-ı Hakk’ın zât-i ulûhiyetine göre eşyayı geliştirip kemale erdirdiğine işârette bulunulmaktadır. Aynı zamanda bu sıfatla bütün canlılara yönelindiği gi­bi, özellikle insana yönelinmekte ve her şeyden fazla onun eğitilip yetiş­tirilmeye ve olgunlaştırılmaya muhtaç olduğu ilhâm edilmektedir.

O halde gerçek eğitimin mayasını ve özünü, Allah’a dosdoğru imân oluşturmakta ve imânsız bir eğitimle kâmil anlamda sağlam bir nesil yetiştirilemiyeceği vurgulanmaktadır. Böylece eğitim, Allahʹa imânla bir­leştiği ve Rab sıfatıyla şekillendiği takdirde olgun, dolgun ve faydalı ne­siller yetiştirmede son derece başarılı sonuçlar verir. Dinden, imândan yoksun bir eğitimin amaca eriştirici, fazîletli nesiller yetiştirici olacağını iddia etmek, çölde serap peşinde koşup su umudu taşımak kadar aldatı­cıdır.

Rab sıfatından sonra «ekrem» sıfatının anılması ise, bizi bir diğer ha­kikate çevirmektedir. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak insanı, kâinatın hikmeti ve sebeb-i vücudu olarak yaratıp varlık alanına getirince, ona her bakımdan çok cömert yönelmiş; akıl, zekâ, idrâk, irâde, hafıza, düşünme ve konuş­ma gibi nîmetlerle onu donatmakla kalmamış, bir de yol gösterici olarak kitap indirmiş ve peygamber göndermiştir.

Şüphesiz Rab sıfatının gereği olan eğitme, geliştirip kemale erdirme hususunda nazım rol oynayan kitap ve peygamber aynı zamanda Rab ve Ek­rem sıfatının karşılıksız tecellisinden; iyilik ve ihsanından başkası değildir. O bakımdan inanan dindar eğitimcilerin de Cenâb-ı Hakkʹın «Ekrem» sıfa­tının tecellisine lâyık olabilmeleri için ferağat-i nefis içinde kendilerini ço­cukların sağlam karakterli ve inançlı yetiştirilmesine adamaları gerek­mektedir.

Eğitimi tamamlayan öğretimin de lüzumu belirtilirken bunun en be­lirgin araç ve gereci olan «kalem»den söz edilmektedir. Sonra da Cenâb-ı Hak, peygamberinin kalem anlamında olan aracına dikkat çekerek sema­vî kitaba işârette bulunmakta ve böylece peygamber ve kitap vasıtasıyla insana bilmediğini öğretip bellettiğini beyân etmektedir.

«Oku emri»nin tekrarı bir inceliğe işârettir; o da, okumayı tekrarla­manın her zaman faydalı olacağıdır. Aynı zamanda okuyan kimsenin edin­diği bilgilere yenisini katıp eser yazarak başkalarına okuma imkânı hazır­laması söz konusudur.

İNSAN KENDİNİ DOYGUN GÖRÜNCE AZAR

«Hayır, hayır; (Allah’a her an muhtaç bu­lunduğunu unutma). Doğrusu insan kendini zengin görünce azar. »

İNİŞ SEBEBİ

İbn Münzir’in Ebû Hüreyre (R. A. )den yaptığı rivâyete göre: İslâm’ın baş düşmanı Ebû Cehl, kendi yandaşlarına: «Muhammed’in (A. S. ) sizin aranızda yüzünü toprağa koyup onu yüzüne, gözüne bulaştırdığı (başını secdeye koyduğu) hiç oluyor mu? » diye soruyor. Ona: «Evet... » diye ce­vap verilince, şöyle and içiyor: «Lât ve Uzzâ hakkı için Onun böyle yap­tığını görürsem ayağımı boynunun üzerine basarım da yüzünü, gözünü iyice toprağa bulaştırırım! » Bunun üzerine ilgili âyet iniyor. (Süyûtî/Esbabu Nüzûli’l/Kur’ân: 121)

Müfessir Alâaddin Ali kendi tefsîrinde âyetin iniş sebebini şöyle açık­lamıştır:

«Ebû Cehl geniş çapta mal, binek ve servet elde etmiş bulunuyor­du. O, bu imkân ve servetine güvenerek her geçen gün azgınlık ve teca­vüzünü artırıyor (ve İslâmʹa karşı daha çok kin besliyordu. ) Derken yuka­rıdaki âyetler indi. » (Lübabu’t-te’vîl: 4/394)

Böylece âyet-i kerîme, geniş mal ve imkânı amaç edinen ve o se­beple Hakk’a karşı baş kaldırıp bu amaç uğrunda İlâhî sınırları, insan hak ve hürriyetini çiğneyen her azgın zorba, dengesiz zâlim hakkında bir uyarı ve bir kıstas olarak bulunuyor.

GEÇİCİ OLANI EBEDÎ OLANA TERCÎH ETMEK TUĞYAN SAYILIR

Tuğyan’ın en kısa tarifi şudur: «Haddi aşmak, Cenâb-ı Hakk’a karşı baş kaldırıp büyüklük taslamak.. » (Lübabu’t-te’vîl: 4/394)

Önce şunu belirtelim ki, insan yalnız dünya hayatı için yaratılmamış­tır. Öyle olsaydı dünyanın ölümsüz olması gerekirdi. Sonra dünya hayatı, insanın yaşama zevkini almasından, hilkatin hikmetini idrâk etmesinden, Yüce Yaratan’ı bilip sıfatlarıyla tanımasından yana bir tekâmül döne­midir.

İşte bu dönemi, diğer bir anlatımla intikal süresini hikmeti doğrul­tusunda değerlendirmek insanoğlu için son derece lüzumludur. Ezelî proğ­ram gereği onun içine yerleştirilen nefsanî duygu hayatına canlılık ver­mekte ve bir süre meşru sınırlar içinde dünya hayatını devam ettirmesin­den yana itici bir kuvvet olmaktadır. Bu kuvvet başı boş bırakıldığı, yani ilâhî hayat statüsüne göre yönlendirilmediği takdirde kişiyi tuğyana iter ve her vesileyle onu dünya hayatının gerçek hikmet ve gayesinden uzak­laştırır.

O bakımdan Cenâb-ı Hak insana; aklına, zekâsına, irâde ve idrâkine ışık tutacak ve onu tuğyandan koruyacak anlam ve muhtevada kitap in­dirmiş ve hidâyet yolunu gösteren peygamber göndermiştir.

Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «İki haris vardır ki, doymazlar: İlme tâlip olan ve dünyaya istekli bulunan. » (Dâremî/mukaddeme: 32)

Şüphesiz ilme tâlip olup onu Allah için insanlığa hizmet gayesiyle tah­sîl eden ve o yüzden ilme bir türlü doymayan kimse çok şerefli ve aydınlık bir yoldadır. Zira ilim insanı yalnız cehaletten kurtarmakla kalmaz, onu Allahʹına daha çok yaklaştırır ve hakikati öğrenmesine yardımcı olarak kalbinde «tahkikî imânı»n oluşmasını sağlar; gurur, kibir, azgınlık ve ben­zeri nefsânî ölçüsüzlüklere düşmekten korur.

Ancak ilmi sırf nefsini tatmin etme, toplum arasında üstünlük sağla­ma ve yalnız dünyalık elde etmeğe basamak yapma aracı haline getirirse, böylesine yanlış bir tutum ve anlayış kişinin tuğyan ve nankörlüğünü daha kurnazca ve daha ustaca artırmasından başka bir şeye yaramaz.

Dünya nîmetlerinin peşine takılıp onu, doymak bilmeyen nefsinden yana değerlendiren kimse hiçbir zaman tuğyan ve nankörlükten kurtulamaz. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet bahşettiği kimseler müstesnâ..

Bunun aksine, dünyaya ve dünyalığa, -Allah sözü daha yüce olsun diye- yönelip durmadan çalışarak ekonomik güç oluşturanlar ise dünya­yı hikmetine uygun değerlendirdiklerinden ötürü hem azıp sapıtmazlar, hem de Hakk’a karşı nankörlük etmezler.

Gerek ilme, gerekse dünyaya tâlip olup bunları Hakk’a kulluk doğ­rultusunda değerlendiren kimse, şüphesiz eninde-sonunda dönüşün Allah’a olacağını da bilir ve inanır ve artık kişi kendini bu çizgiye getirince, ilâhî hidâyet ışığı ona yönelir de kalbini ve dimağını aydınlatır. İşte gerçek ay­dınlar da bunlardır.

NAMAZ KILANA ENGEL OLANLAR

«Namaz kılan bir kulu, ondan alıkoyanı gördün mü?. »

Mekke’nin azgın müşrikleri İslâm’a karşı öylesine hasmane bir ta­vır aldılar ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in Kutsal Kâbe’nin yanında na­maz kılmasına bile tahammül edemez oldular. Nitekim Buharî’nin İbn Ab­bas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, Ebû Cehl’in şöyle dediği nakledilmiş­tir: «And olsun ki, Muhammed’i (A. S. ) Beytullah’ın orada namaz kılar bir halde görürsem mutlaka Onun boynu üzerine ayağımı koyup çiğnerim.

Fakat o bu yeminini hiçbir zaman yerine getiremedi. Durumdan Resû­lüllâh (A. S. ) haberdar edilince şöyle buyurdu: «Eğer o öyle bir fiile teşeb­büs etseydi, melekler mutlaka onu tutup engel olurlardı. »

Tirmizî aynı olayı naklederken şu kelimeyi de rivâyet etmiştir: «Me­lekler onu ayan beyân tutup engel olurlardı. »

Müslim ise, bu olayı biraz daha detaylı naklederek diyor ki:

«Ebû Cehl kendi arkadaşlarına sordu: «Muhammed (A. S. ) sizin ara­nızda yüzünü yere sürüyor mu? » Onlar da ona: «Evet... » diye cevap ve­rince, o şöyle and içiyor: «Lât ve Uzzâ hakkı için onu, yüzünü yere koy­muş bir vaziyette görürsem ayağımı boynunun üzerine basıp yüzünü iyi­ce toprağa sürterim. » (Müslim/münafikun: 38- Ahmed: 2/370)

Bir süre sonra Resûlüllâh (A. S. ) namaz kılmak üzere geldi. Ebû Cehl ayağını Onun boynunun üzerine koymak için ilerledi; derken ansızın gerisin geri tabanı üzere geriledi ve eliyle korunmaya çalışıyordu. Bunun üzerine ona: «Sana ne oldu? » diye sorulunca, o şu cevabı verdi: «Doğ­rusu benimle onun aramızda ateşten bir hendek, bir korku ve birtakım ka­natlar bulunuyordu!. » (Müslim/münafîkun: 38 - Ahmed: 2/370)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ise, bu olayı şöyle açıklamıştır:

«Eğer o bana yaklaşsaydı melekler onu kapıp organlarını birbirinden ayırarak (her organını bir tarafa atarlardı). » (Müsned-İ Ahmed: 2/370)

İşte bu olay sebebiyle ilgili 9 ve 10. âyetlerin indiği söylenir. (Tefsîrü İbn Kesîr: 4/529)

DİN VE İBÂDET HÜRRİYETİ

Konumuzu oluşturan âyetle, din ve ibâdet hürriyetine engel olanlar konu edilerek kınanıyor ve inkârcı sapıkların, maddeci şaşkınların bu ko­nuda başarıya erişemiyeceklerine işâretle sonlarının hüsran olacağı dolay­lı şekilde haber veriliyor.

Resûlüllah’ın (A. S. ) anlatımıyla, doğan her çocuk fıtrat üzere, yani Allah ve din duygusuyla gözlerini dünyaya açar. Sonra çocuğun aile ve çevresi onun bu fıtrî mayasını ya doğru istikamette geliştirirler veya kö­reltip yanlış bir inanç sistemine döndürürler.

O bakımdan dinsiz, inançsız aile ve topluma rastlanmamıştır. Hattâ kendini ateist olarak ilân eden fertlerin kalbinde ve ruhunda dönüp dola­şan ve kendilerini inanmaya iten bir duygu mevcuttur. Onlar o duyguyu alt etmek veya onun dürtüşlerinden kurtulmak için durmadan hakkı red ve inkâr etmeği bir ihtiyaç olarak hissederler.

Gerçek bu olunca, insanların ruhlarına enjekte edilen İlâhî mayayı küllemeğe çalışmak büyük bir zulüm ve insan haklarının en kutsal değe­rine tecavüzdür. Âdil olan hiçbir sistem böyle bir haksızlığa cevaz vere­mez.

Dine zorlama olmadığı gibi, dinsizliğe de zorlama olamaz. Hiç kim­seye bu hak ve yetki verilemez. Din insanın içini dolduran, kalbinde sönmemesiye ümit ışığı doğuran; ihtirasları frenleyen, günlük hayatı meşru çerçeve içine alan; nefsanî istekleri, haklara saygılı olma, ahlâksızlık ve azgınlıktan uzak kalma doğrultusunda kanalize eden; insana, insan olarak yaratılmasının hikmetini öğreten; insanla Yüce Yaratanı arasındaki engelleri kaldıran; yeryüzünde Hak adına hak ve adâlet kurmayı hem em­reden, hem de bunun bütün esas ve prensiplerini kusursuz anlamda ve­ren; insanların dalâlet ve kötülüklerden kurtulmasından yana en emîn ve en doğru yolu gösteren İlâhî sistemdir. İslâm bu sistemin en mükemmeli ve ilâhî beyânın en son mesajıdır.

Aile ve toplumları, kavim ve milletleri, en tabii hakları olan bu yüce nîmetten mahrûm etmeğe kalkışmak, insanlık adına işlenecek cinayetle­rin en âdisi ve fenası değil midir? Aklı başında, idrâki iki kaşının arasın­da, irfan ve iz’ânı gönlünde olan kimse böyle bir cinayete tevessül ede­bilir mi veya işlenen böyle bir cinayete cevâz verebilir mi?

Şüphesiz, sözünü ettiğimiz bu tür cinayet ve saldırıların çoğaldığı bir ülkede aile yıkılmaya, toplum kokuşmaya, güzel ahlâk silinmeye, fazîlet rezîlete dönüşmeye yüz tutar. Sonuç olarak behimî bir hayat tarzı başlar; bu anlamdaki istekler kalpleri istila edip maddeyi tek değer ölçüsü olarak devamlı gündemde tutar ve dönüş yapılmadığı takdirde, belli bir çizgiye gelinince İlâhî hüküm iner. Tabii bu hükmün hangi şekilde tezahür edeceğini, o millete nasıl bir cezâ vereceğini kestirmek çok zordur. Ancak tarihte bu yüzden felâkete uğrayan, yıkılıp yok olan, istiklâli ellerinden alınan bir­çok milletler vardır. Tarih tekerrür ettikçe İlâhî hüküm de tekerrür eder.

O bakımdan din ve ibâdet hürriyetini kısıtlamak veya ortadan kal­dırmak, insanları mânen katletmek veya meflûç hale getirmek demek­tir. Böylesine kaba ve zorbaca bir tutum ve sistem hiçbir zaman uzun sü­re yaşama şansına sâhip olamamış; ya dönüş yapmak zorunda kalmış, ya da baş aşağı gelmiştir.

Kaldı ki Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği son dini yine O’nun koruyacağı vaadedilmiş bulunuyor. Şüphesiz Allahʹın vaadi haktır; sırası gelince mutlak surette hükmünü yürütür ve onu durduracak bir kuvvet bulunmaz. Din düşmanları da hezimete ve hüsrana uğramaktan kendilerini kurtaramazlar. Nitekim böylesine sakıncalı bir yola giren Nemrut, Firʹavn ve Ebû Cehl’in sonu hüsran olmuştur.

Cenâb-ı Hak, maddeyi ilâhlaştırıp kutsal değerlere sırt çevirenleri ve dünyevî menfaat uğruna dine saldıranları, rahmetinin gereği olarak uyarmakta ve 15, 16. âyetlerle şu mesajı vermektedir: «Hayır, hayır; o bu tutumundan vazgeçmezse, elbette onu alnından, o yalancı günahkâr alnından tutup (Cehennem’e) sürükleyeceğiz.. »

VAHYİN İLK DÖNEMİNDE RESÛLÜLLAHʹIN (A. S. ) İBÂDETİ

«Baksan ya, bu (kul) doğru yol üzerinde bulunuyorsa veya takvâ (Allahʹtan saygı ile korkup kötülükler­den alıkoymak) ile emrediyorsa.. »

Bu iki âyetin açık delâletinden, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin henüz farz kılınmadan önce Melek Cebrâilʹin işâretiyle namaz kıldığı ve zaman zaman bu ve benzeri ibâdetini Kutsal Kâbe’nin yanında yerine getirdiği anlaşılıyor. Ancak bu namazı hangi vakitlerde ve kaç rek’at olarak kıl­dığına; namazda neler okuduğuna dair Kitap ve Sünnetʹte açıklayıcı bir ifade yoktur. İbn Âbidîn ve benzeri fakihler, Resûlüllah’ın (A. S. ) o dönem­de Hz. İbrahim’in (A. S. ) sünneti doğrultusunda iki rek’at sabah, iki rek’at da akşam üzeri kıldığını belirtmişlerse de bu konuda sağlam bir dayanak gösterememişlerdir.

Tefsîrde rivâyete en çok ağırlık veren İbn Cerîr ise, bu namazın kem­miyet ve keyfiyeti hakkında hiçbir rivâyet nakletmemiştir. Dirâyete ağır­lık veren Fahrüddîn Râzî de bu konuda bir görüş ve tesbit izhar etme­miştir. Bununla beraber ortada bir gerçek vardır; o da Resûlüllah’ın (A. S. ) vahyin ilk döneminde de namaz kıldığıdır.

İniş sebebiyle ilgili hadîs ve rivâyetlerden ise, Resûlüllahʹın kıldığı bu namazda başını toprak üzerine koyup secde ettiği rahatlıkla bilinmektedir. Nitekim Ebû Tâlib henüz hayatta iken Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin na­maz kıldığı, Hz. Ali’nin ona uyduğu ve olayı gören Ebû Tâlibi’n, diğer oğlu Cafer’e: «Haydi sen de amcanın oğlunun yanında yer alıp ona uy ve na­maz kıl» dediği siyer kitaplarında nakledilmektedir. Ebû Tâlib’in hicretten üç yıl önce vefat ettiğine bakılırsa, Resûlüllah’ın (A. S. ) kıldığı bu namazın, Mi’rac Gecesi’nde farz kılınan beş vakit namazdan çok önce gerçek­leştiği ortaya çıkar.

Ebû Hayyan bu döneme mahsus namazın öğle namazı olduğunu ri­vâyet etmişse de bu hususta sağlam bir kaynak verememiştir. Merhum Elmalı’lı Hamdi Yazır kendi tefsîrinde Ebû Hayyanʹın bu rivâyetini naklet­miş ve fazla bir şey ilâve etmemiştir.

Kırkıncı müslüman sayılan Hz. Ömer’in (R. A. ) İslâm’a girmesiyle na­mazın alenen kılındığını sahîh kaynaklarda görüyoruz. Hz. Ömerʹin (R. A. ) İslâmʹa girmesi ise, biʹsetin beşinci veya altıncı yılına rastlamaktadır.

KİŞİLERİ İSİM VE KÜNYELERİYLE DEĞERLENDİRMEK YANLIŞ OLUR

Sahîh rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz peygamberliğinin ilk yıllarında İslâm’a güç kazandıracak, yeni müslümanlara nefes alma im­kânı doğuracak iki kişiden birinin İslâmʹa girmesini Cenâb-ı Hakʹtan di­lemiş bulunuyordu. Biri, Ömer b. Hattab, diğeri Hişâm oğlu Ebûlhakem (Ebû Cehl) idi. Cenâb-ı Hak, Resûlünün bu duâsını Ömer b. Hattab (R. A. ) hakkında kabul buyururken, konumuzu oluşturan âyetlerle Ebû Cehlʹin İslâm’a azizlik kazandıracak bir ruh ve karakterde olmadığına işârette bulunmuştur. Şöyle ki : Başkası hakkında din ve ibâdet hürriyetini ortadan kaldırmaya çalışan; namaz kılmakta Allah’ın kulu Muhammed’e (A. S. ) engel olmaya yemin eden Ebû Cehlʹin İslâm’a girip ona güç kazandırması pek düşünülemezdi. Aynı zamanda «Ebûlhakem» künyesini taşıyan bu azgın müşrik hiçbir zaman bu künyesine uygun bir davranış içinde olmamıştır. Üstelik Rahmân olan Allah’a ibâdet ve taâtte bulunan bir peygamberi bun­dan alıkoymaya yönelen ve putlara secde etmeği izzet ve şeref sayan böylesine nankör ve şaşkın bir kişinin hakemlik ve hikmetten yoksun bulunduğu kesindir.

Fahrüddîn Râzîʹnin tesbitine göre:

Hz. Ali (R. A. ) bir bayram günü Müslüman Cemaatin namazgâhta namazdan önce (nafile) namaz kıldıklarını görünce hayret etti ve: «Re­sûlüllahʹın (A. S. ) böyle bir namaz kıldığını görmedim» dedi. Bunun üzerine ona: «Onları bundan men’etsen ya! » denilince, o da şu cevabı verdi: «Namaz kılan bir kulu ondan alıkoyanı görmedin mi? » âyetinin taşıdığı hükmün kapsamına girmekten korkarım. » (Mefatihü’l-gayb: 8/622)

ABD (KUL) SIFATI

Onuncu âyette bu sıfat kullanılmıştır. Şüphesiz şereflerin en üstünü, sıfatların en güzeli, Allahʹa kul olma vasfını taşımak ve bu vasfa lâyık amel içinde bulunmaktır. Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Kur’ân’ın yaklaşık dokuz yerinde «abd» (kul) olarak anılmıştır. (Cin Sûresi: 19, Alâk Sûresi: 10, Enfal Sûresi: 41, İsrâ Sûresi: 36, Necm sûresi: 10, Kehf Sûresi: 1, Furkan Sûresi: 1, Zümer Sûresi: 36, Hadîd Sûresi: 9) Ancak buradaki kulluk, Hakk’a ibâdetin tertemiz havasında gelişen kulluktur. Ayrıca Nuh, Eyyub, Dâvud ve Zekeriyya Peygamberlerin de bu sıfatla anıldığını gö­rüyoruz.

Şüphesiz Kur’ân’da yer yer Resûlüllahʹın, (A. S. ) bu sıfatla anılma­sının sebep ve hikmetlerinden biri de şudur: Oʹnu sevenlerin, sevgide ölçüyü kaçırarak ifrata sapmalarını ve Allah’ın kullarından bir kul olan o büyük peygamberi ilâhlaştırmalarını önlemektir. Nitekim Nasârâʹnın bu konuda ifrata kaçarak İsa Peygamberi ilâhlaştırmaları hâlâ devam etmek­tedir. Cenâb-ı Hak onların bu çok sakıncalı tutumunu yererken insan ak­lına şöyle seslenmektedir: «Mesih de, en yakın melekler de Allahʹa kul olmaktan çekinmezler. Kim Oʹna kulluktan çekinir de büyüklük taslarsa (unutmasın ki) Allah hepsini (kabirlerinden kaldırıp) huzurunda biraraya getirerek toplayacaktır. » (Nisâ Sûresi: 172)

Ayrıca İsâ (A. S. ) hakkında cereyan eden bu benzetmenin sakıncalı olduğu Mâide Sûresi 116. âyette şöyle beyân buyurulmaktadır:

«Hem Allah, «Ey Meryem oğlu İsâ! Sen mi insanlara, Allah’tan başka benimle annemi iki ilâh edinin? » demişti (diyecek) de İsâ, «Seni (ortaklar­dan, noksanlıklardan) tenzih ederim; bana hak olmayan bir sözü söyle­mek yaraşmaz. Eğer söylemişsem elbette Sen onu bilirsin. Nefsimde olup biten şeyi de bilirsin; ben ise Senin nefsinde (ilminde sübut bulan) şeyleri bilmem. Şüphesiz ki Sen, Sensin gaybları çokça bilen, diye cevap vermiş­ti (cevap verecek),

«Onlara sadece bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allahʹa kulluk ediniz! Onlar arasında bulunduğum sü­rece üzerlerine şâhit idim. Beni aralarından tutup aldığında, üzerlerinde denetleyici olarak (sadece) Sen kaldın; Sen her şeye yeterince şâhitsin. »

RESÛLÜLLAHʹIN (A. S. ) İKİ AYRI ÖZELLİĞİNDEN SÖZ EDİLİYOR

«Baksan ya, bu (kul) doğru yol üze­rinde bulunuyorsa veya takvâ (Allahʹtan saygı ile korkup kötülüklerden alıkoymak) ile emrediyorsa.. »

«Hüdâ» ve «takvâ» kavramları hayli geniş ve kapsamlıdır. Yer aldığı konu ve cümleye göre birtakım mânalara delâlet eder.

Hüdâ: Sözlük olarak, delâlet ve reşad mânasına olup dalâlet (sa­pıklık) ın karşıtıdır. Daha çok incelik ve zerafet ölçüleri içinde yol göster­mek manasında kullanılır.

Cenâb-ı Hakkʹın insana olan hidâyeti dört şekilde tezahür eder:

1- Genel anlamda olan hidâyet.

Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı her şeyi insanın hizmetine vermesi ve on­lardan yararlanma yetenek ve becerisini ona bahşetmesi, O’nun genel anlamdaki hidâyetidir. Nitekim Tâhâ Sûresi 50. âyette bu hidâyet şöyle belirtilmektedir: «Fir’avn: «Ya Musa! Rabbiniz kim? » diye sordu. O da: «Rabbimiz her şeye hilkatini (yaratılışta türünün özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir» dedi. »

2- Peygamberlerin diliyle ve indirilen Kur’ân’la insanların doğru yo­la çağırılması anlamında olan hidâyet. Nitekim Enbiyâ Sûresi 73. âyetle bu şöyle açıklanmaktadır:

«Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlı işleri işlemeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Zaten on­lar bize ibâdet eden kullardı. »

3- Doğru yolu bulmaya tevfîk anlamında olan hidâyet.

Bu da kalbini doğruya açık tutup İlâhî hidâyeti isteyenden yana doğ­ru yolu bulma tevfîkinin tecellisidir ki, bu konuda Cenâb-ı Hakk’ın onlara sebepleri kolaylaştırıp amaca uygun duruma getirmesiyle gerçekleşir. Ni­tekim Muhammed (A. S. ) Sûresi 17. âyetle bu şöyle anlatılmaktadır:

«Doğru yolu bulanların ise Allah başarılarını artırır ve takvâlarını (Al­lahʹtan saygı ile korkup fenalıklardan sakınmalarını) verir. »

4- Âhiret gününde Cennet’e erişme hidâyeti.

Bu da Muhammed (A. S. ) Sûresi 5. ve A’raf Sûresi 43. âyetle şöyle açıklanmaktadır:

«Onları (Cennet) yoluna eriştirir; işlerini ve durumlarını düzeltip iyi­leştirir. »

«Öyle ki, göğüslerinde kinden ne varsa söküp atarız; altlarından da (ferahlatıcı) ırmaklar akıp durur da onlar şöyle derler: «Bizi buna (yüce saadete) eriştiren Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bizi buna eriştirmeseydi, kendiliğimizden doğruyu bulup erişmiş olamazdık.. »

Şüphesiz bu dört hidâyet tertip üzere birbirini tamamlamakta ve bir bütünlük arzetmektedir. Öyle ki, birinci hidâyet gerçekleşmedikçe İkincisi; İkincisi gerçekleşmedikçe Üçüncüsü ve Üçüncüsü gerçekleşmedikçe dör­düncüsü gerçekleşmez. Böylece bir kimseye dördüncü hidâyet gerçek­leşince, ilk üç hidâyet de gerçekleşmiştir. Bunun gibi, kendisine üçüncü hidâyet gerçekleşene ilk iki hidâyet de gerçekleşmiş demektir. Ama kendisine birinci hidâyet gerçekleşene, ikinci ve Üçüncüsü gerçekleşmemiş olabilir.

Takvâ’yı ise, daha çok Bakara Sûresinin baş kısmında açıklamış bu­lunuyoruz.

Hidâyetle takvâ arasında kopmaz bağlar vardır. İmân hidâyete açılan kapıdır. O kapıya geleni, Cenâb-ı Hak dilerse kabul eder. Takvâ ise, bu hi­dâyeti artırır ve kişiyi kâmil mü’min düzeyine kavuşturur. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ilk üç hidâyete kâmil anlamda mazhar bulu­nuyordu. Dördüncü hidâyete de mazhar kılınacağında şüphe yoktur. Tak­vâ konusunda da O, Cenâb-ı Hakʹtan saygı ile korkup her türlü kötülük­ten kaçınmanın en üst çizgisinde yer almış bulunuyordu. Böylesine kâmil ve ekmel bir zatın dâvetine sırt çevirip teblîğine çalıştığı ilâhî mesajı ya­lanlamaya kalkışmak ve ibâdetine engel koymaya cesaret etmek büyük bir budalalık ve çok çirkin kabalık; aynı zamanda alabildiğine zâlimce bir davranıştır.

Bu tiynet ve karakterde olan Ebû Cehiller her asırda ortaya çıkıp renk­lerini belli etmişlerdir. Kıyâmete kadar da böyleleri ortaya çıkıp mü’minleri rahatsız ve tedirgin etmeğe çalışacaklardır. Ama Allah’ın hak dini olan İslâmiyet hiçbirine mağlûp düşmeyecek ve sahneden silinmiyecektir. O devamlı surette hedefine doğru emîn adımlarla ilerleyecektir. Cenâb-ı Hak her yüzyılın başında İslâmiyeti bid’atlerden, hurafelerden, yanlış ve mak­satlı yorumlardan temizleyecek mücedditler gönderecektir. Böylece İslâ­miyet kendisine yabancı olan her fikir ve yorumu bünyesinden atıp taze­liğini koruyacaktır.

ZEBÂNİ

«Artık o yandaşlarını çağırsın. Biz de zebânileri çağıracağız. »

«Zebâni»nin çoğul olduğunu söyleyenlere göre, bunun tekili «zibnî» dir. Ahfeşʹe göre, bunun tekili «zâbin»dir. Ebû Ubeyde’ye göre, «zibniye» dir. Diğer bazı lûgatçılara göre, «zebâni» ism-i cem’dir, «ebâbîl» gibi.. Ka­tadeʹye göre, Arapça sözlükte bu, «şüret» yani bekçi, zabıta ve polis de­mektir.

Dinî terim olarak, iri yapılı, katı, sert melekler anlamında kullanıl­maktadır. Gerçi «melek» denilince, zarif, yumuşak, merhametli, güvenli ve nûrânî olan varlık akla gelir. Ancak unutmamak gerekir ki, melekler aldıkları emirleri, yüklendikleri proğramları aynen uygularlar ve hiçbir su­retle Cenâb-ı Hakk’a isyan etmezler. O bakımdan Cehennem’de görev­lendirilen meleklere yükletilen proğram ve verilen görevler daha değişik bir anlam arzetmekte ve onlara başka görünümler vermektedir.

BÂTILI SAVUNAN ZÂLİME UYULMAZ

«Sakın ona uyma. Secde et ve yaklaş! »

Kişi küfürle şartlanıp bâtıl ile beyni yıkanınca, Hakk’ı red ve inkâr onda ön yargı haline gelir. Hakk’a kulluk edenlere saldırmak onun işi ve sanatı olur. Her vesileyle hakikî dindarlara çatma, onları küçümseme öylesi­nin zevkini okşayan bir eğlence sayılır. Ama her şeye rağmen «hak», hak ol­duğu için dimdik ayakta durmaya devam eder; bazan incelse bile aslâ kırılmaz. Bâtıl her defasında hakkın sağlam duvarına çarpıp yere serilir. İşte bu tabii sonuç zâlim münkirleri büsbütün çileden çıkarır ve başka çare bulamayınca da daha çok saldırıda bulunma ihtiyacını duyarlar.

Böylece hak ile bâtıl mücadelesi sürüp gider; sonunda zafer gerçek mücahid müʹminlerden yana tecelli eder. O bakımdan günün mâkûs şart­larına bakıp zaaf göstermek veya ümitsizliğe kapılmak Hakk’ın yardımın­dan uzaklaşmaktan başka bir semere vermez. Hidâyete ermenin, imân nîmetine kavuşmanın büyük bir devlet olduğunu idrâk ederek, bâtılı sa­vunan zorbalara karşı dayanma gücünü ortaya koymak ve Allahʹa karşı kulluk görevini yerine getirme gayretini taşımak zaferin parlak müjde­sidir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize bu yolda emir verilirken, bu emir aynı zamanda Onun ümmetinin her ferdine yönelik bulunuyor. Bunun için Ce­nâb-ı Hak sûrenin sonunda Hz. Peygambere (A. S. ) ve Onun sâlih ümme­tine üç emirle seslenmektedir:

1- Sakın inkârcı nanköre uymayın,

2- Namaz kılmaya devam edin,

3- Her vesileyle Hakkʹa yakınlık sağlamaya çalışın..

Bu üç emir birbirini tamamlamakta, biri diğeriyle gaye ve hikmetini bulmaktadır. Öyle ki, inkârcı nanköre, bâtılı savunan zorba sapığa uyan kimsenin artık namaz ve ibâdetinin ve Hakk’a yakın olmasının anlamı kalmaz. Öylesinin hiçbir iyiliği kabule lâyık görülmez. Zira imân doğrul­tusunda namaz kılmayan kimse Hakkʹa yakın olamaz.

Âyette geçen «secde et! » emri namaza işârettir. Bu bapta cüz anı­larak bütün irâde edilmiştir. Zira kulun Cenâb-ı Hakkʹa en yakın olduğu zaman, secdeye kapandığı anlardır. Nitekim Müslim’in Ebû Hüreyre (R. A. ) den yaptığı rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secdede bulunduğu haldır. O halde siz (ibâdet) ve duânızı çoğaltın. » (Müslim/salât: 215- Nesâî/mevakiyt: 35, tatbiyk: 78- Tirmizî/daâvat: 118- Ahmed: 2/421)

Bu konuda bizi en çok aydınlatan ve temel bilgi veren şu kudsî ha­dîstir:

«Kulum daha çok farz kıldığım ibâdetlerle bana yaklaşır ve durmadan nâfile ibâdetlerle bu yaklaşmayı sürdürür. O kadar ki, onu sevmeğe baş­larım; onu sevince de işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen aya­ğı (ile inâyet ve rahmetim tecelli eder de onunla birlikte) olurum. O kulum artık benimle işitir, benimle görür, benimle tutar ve benimle yürür. Benden bir şey isterse elbette veririm. Bana sığınırsa onu korurum. Yap­tığım hiçbir şeyde tereddüt etmedim; yalnız müʹmin kulumun ruhunu al­makta tereddüt ettim. O ölümden hoşlanmaz, ben de onun nahoş hareket­lerde bulunmasından hoşlanmam; fakat ölümden kurtuluş yoktur. » (Buharî/rikak: 38- Ahmed: 6/256 Buradaki «tereddütten maksat, mü’minin ibadet ve halinin devamını iste­mek ve ondan hoşnutluktur.)

Âyet ve hadîslerin açık delâletinden anlaşılan şudur ki: İbâdet di­nin özünü ve cevherini teşkil ediyor. Namazsız, ibâdetsiz ve taâtsiz sema­vî bir din düşünülemez. Özellikle son din İslâmiyette ibâdete ne kadar ağır­lık verildiğini anlatmaya gerek yoktur. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in bir de nâfile olarak gecenin bir bölümünde kalkıp ibâdete devam etmesi bu­nun açık delillerinden biri değil midir?

«Namaz gözümün aydınlığı kılınmıştır. » (Nesâî/nisâ: 1- Ahmed: 3/128, 199, 285)

«Namaz dinin direğidir... Cihâd amelin zirvesidir. » (Tirmizî/fezâil-i cihâd: 22 - Ahmed: 2/287)

Meâlindeki hadîsleri ise, namazın ve cihadın dindeki yerini ve öne­mini belirtmeye yeterli belgedir. Bunun içindir ki ilk inen sûrenin sonunda «Secde et (namaz kıl) ve yaklaş! » emrine yer verilmiştir.

Sûreyle ilgili önemli bir rivâyet:

İmam Mâlik’in Rebi’ b. Ebî Abdirrahman’dan, onun da Nâfi’den, onun da İbn Ömer (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre: Cenâb-ı Hak, İKRAʹ BİSMİ RABBİKE sûresini indirince, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Muâzʹa şöyle emir verdi: «Ya Muâz! Bunu yaz. » Muâz da levhayı, kalemi ve hokkayı aldı ve yazdı «KELLÂ LÂ TUTİ’HU VESCÜD VAKTERİB» âyetine gelince levha, ka­lem ve hokka secde etti. Secde ettiklerinde onların şöyle dediği işitildi: «Allahım! Bu zikri (Kur’ân’ı) yücelt, vebali silip at, günahı bağışla. »

Muâz (R. A. ) diyor ki: «Bu olay üzerine ben de secde ettim ve duru­mu Resûlüllah’a (A. S. ) arzettiğimde, o da secde etti. »

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa sonsuz hamd-u senâlar, ibâdet ve kulluğun gerçek anlamını sözüyle ve fiiliyle bize öğreten Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.

İki sûre arasındaki münasebet:

Alâk Sûresi’ne vahyin başlangıcı ve Cenâb-ı Hakk’ın ilk emri konu edilerek başlandı. Böylece Kur’ân’ın parça parça indirilerek Resûlüllahʹın (A. S. ) kalbine ilka edildiğine işârette bulunuldu.

Kadir Sûresi’ne ise, indirilen bu Kurʹânʹın bir bütün halinde Kadir Gecesiʹnde (Levh-i Mahfuz’dan Semâ-i Dünya’daki Beytülizzet’e) nüzulü­nün sağlandığı haber verilerek başlanıyor ve bu gecenin önemi üzerinde duruluyor.