T î N SÛRESİ
İlim adamlarının çoğuna göre, bu sûre Mekke’de inmiştir. İbn Abbas (R. A. ) ve Katadeʹye göre, Medîne’de inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/110) Ancak üçüncü âyetinde «Bu emîn belde.. » yani insanlar için güven yeri, güven ve huzur merkezi olan Mekke’den söz edildiğine bakılırsa, sûrenin bu beldede indiği ağırlık kazanır.
Allâme Zemahşerî bu sûrenin Büruc Sûresiʹnden sonra indiğini belirtmiştir. (Tefsîr-i Keşşaf: 4/773)
Birinci âyetine, «incir» anlamına gelen «tîn»e yemîn edilerek başlanmış ve bu aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı: 8
Kelime »: 34
Harf »: 105 (Lübabu’t-te’vîl: 4/390)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- İncir, zeytin, Sina Dağı ve Emîn Belde olan Mekkeʹye yemin edilerek insanoğlunun yaratılışındaki özelliğe dikkat çekiliyor.
2- İnsanın gerek ruhsal, gerekse fiziksel bakımdan en güzel ölçü, biçim ve yetenekte yaratıldığı ve bu bakımdan onun ilâhî hilkat harikası olduğu belirtiliyor.
3- Cenâb-ı Hakk’ın yaratıp vücuda getirmedeki üstün kudretini görmeyen, idrâk etmeyen ve niçin yaratıldığını bilmeyen, hilkat plânındaki yerini ve hizmetini belirlemiyenlerin aşağıların aşağısına döndürüleceği bildiriliyor.
4- Ve ancak insanın imân ve sâlih amelle insanlığını ve bu yoldan hareketle hilkatinin hikmetine göre hayat çizgisinde Rabbına yöneldiğini isbât edebileceğine işâret ediliyor.
5- Böyleleri için hesap gününde ardı-arkası kesilmez ecirler verileceği müjdeleniyor.
MEÂLİ:
1- İncir ve zeytine,
2- Sinâ dağına,
3- Ve güven veren bu şehre, (Mekkeʹye) and olsun ki,
4- Biz elbette insanı ahsen-i takvim üzere (en güzel biçimde) yarattık.
5- Sonra da onu (kendi kıymetini bilmediği için) aşağıların aşağısına çevirdik.
6- Ancak imân edip iyi-yararlı âmellerde bulunanlar müstesnâ; onlar için ardı-arkası kesilmez ecir vardır.
7- O halde (bunca belge ve açık delilerden) sonra seni hesap ve cezâ hakkında ne (gibi şey) yalamayabilir?
8- Allah, hükmedenlerin en doğru, en güzel, en sağlam hükmedeni değil midir?
İNİŞ SEBEBİ
İbn Cerîrʹin Ufî tarikiyle İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyette, adı geçenin şöyle dediğini nakletmiştir: «Sonra da onu aşağıların aşağısına çevirdik» âyeti, Peygamber (A. S. ) zamanında erzel-i ömre (bunama dönemine) döndürülen birkaç kişi hakkında inmiştir. Bunayıp ne dediklerini bilmeyen o insanlar hakkında Peygamber (A. S. ) Efendimizden sorulunca, Cenâb-ı Hak bu âyetleri indirerek onlara bunamalarından önceki amellerinin ecrinin verileceğini bildirmiştir. » (Süyûtî/Esbabu nüzûli’l-Kur’ân: 121)
İLGİLİ HADÎSLER
Zeyd b. Erkam (R. A. ) diyor ki:
- «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, zâtülcenb hastalığına karşı «Kust-i bahrî («Kust-i bahrî» Hünnapgillerden acı topalak. Aynı zamanda yapraklarından yeşil boya elde edilir.) ve zeytin yağı ile tedavi cihetine gitmemizi emretti. » (et-Tac/tıb: 3/210)
Yine Zeyd b. Erkam (R. A. ) diyor ki:
- «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, zâtülcenb için (tedâvide) bize zeytin yağı ile vers (Vers: Güzel kokulu sarı bir bitkidir ki, daha çok Yemen tarafında yetişir.) bitkisini anlatıp tavsiyede bulundu. » (et-Tac/tıb: 3/209)
«Zeytin yağını katık olarak kullanın ve onunla (tedaviyi gerektiren hallerde) yağlanın (vücudunuza sürün). » (İbn Mâce/et’ime: 34)
«Zeytin yağını yeyin ve onunla (tedâviyi gerektiren hallerde) yağlanın (vücudunuza sürün). Çünkü o, mübarek bir ağaçtan elde edilir. » (Tirmizî/et’ime: 43- İbn Mâce/et’ime: 43- Ahmed: 3/497)
Ebû Zer (R. A. ) diyor ki:
- «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize bir sele incir hediye edildi. Efendimiz ashabına şöyle buyurdu: «Yeyiniz! » Ve kendisi de o incirden yedikten sonra şunu ilâve etti: «Eğer Cennetten bir meyvanın indiğini söylemiş olsaydım, herhalde «o, incirdir» derdim. Çünkü Cennet meyvalarının çekirdeği yoktur. İncir yeyiniz; çünkü gerçekten o basuru keser ve ayağın oynak yerlerinde arız olan ağrıya karşı faydalıdır. » (el-Câmiʹu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/110)
İKİ GIDA MADDESİ VE İKİ BÖLGE
İncir: Genellikle sıcak ve ılık bölgelerde yetişen ve meyvası çok faydalı olan bir ağaçtır. Zeytinʹin ise, ana yurdu Ege ve Akdeniz bölgesidir ve buradan dünyaya yayıldığı bilinmektedir.
Şüphesiz zeytin, besin değeri yüksek bir gıda maddesidir. Zeytinde % 14 yağ, 8, 5 karbonhidrat, 0, 76 protein vardır. Zeytin yağı en kuvvetli besinlerden biri olmakla kalmaz; sindirim sistemi üzerinde olumlu tesirleri de söz konusudur. O bakımdan insanın zeytinden faydalandığı çok gerilere uzanır ve ağacı oldukça uzun ömürlüdür; aynı zamanda fazla bir emeği de gerektirmemektedir.
Ancak Ashab-ı Kirâm ve Tabiînin ileri gelenleri sûrede geçen «tîn» ve «zeytûn» isimlerinin mecazî anlam taşıdığını belirterek birtakım yorumlarda bulunmuşlardır. Şöyle ki:
a) İbn Abbas, el-Hasan, Mücâhid, İkrime, İbrahim en-Nahaî, Atâ b. Ebî Rebah, Câbir b. Zeyd, Mukatil ve Kelbîʹye göre: Bu isimler hakikî mânasına delâlet eder; yani «tîn»den maksat, bildiğimiz ve yediğimiz «incir»dir. «Zeytûn»dan maksat, yine bildiğimiz zeytin ağacından elde edilen yağdır.
b) İbn Abbas (R. A. )dan yapılan bir diğer rivâyete göre; şöyle dediği belirtilmiştir: «tîn», Nûh (A. S. )ın Cûdî’deki mescididir; «zeytûn» ise, Beytü’l-Makdis’deki mesciddir.
c) Dahhakʹe göre: «Tîn»den maksat, Mescid-i Haramʹdır; «zeytûn» dan maksat, Mescid-i Aksaʹdır.
d) İbn Zeydʹe göre: «Tîn», Mescid-i Dimeşkʹdir; «zeytûn» ise, Beytü’l-Makdis mescididir.
e) Katade’ye göre: «Tîn», Dimeşkʹin üzerinde oturduğu dağdır; «zeytûn» ise, Beytü’l-Makdisʹin üzerine oturduğu dağdır.
f) Ünlü müfessir Muhammed b. Kâb el-Kurezî’ye göre: «Tîn», Mescid-i Eshab-ı Kehf’tir. «Zeytûn», Mescid-i İyliyâʹdır.
g) İkrime ve İbn Zeyd’e göre: «Tîn», Dimeşk’dir; «zeytûn», Beytüʹl- Makdisʹdir.
h) Ferrâ diyor ki: «Bu konuda Şam halkından birinin şöyle dediğini duydum: «Tîn», Hulvan ile Hemezan arasındaki dağlardır; «zeytûn» ise, Şam dağlarıdır.
i) Diğer bazı ilim adamlarına göre: Bu ikisi Şam dolaylarında yer alan iki dağın ismidir ki, Süryanice dilinde birine «Tur-i Zeyta», diğerine «Tûr-i Tîna» denilir. (Bilgi için bak: el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/110- İbn Kesîr/Tefsirü’l-Kur’ân’i’l-Azîm: 4/526, Câmi’u’l-beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 30/153-155- Şevkanî/Fethü’l-Kadîr: 5/464)
Bu yorumlardan en sahîh olanı, birinci sırada olanıdır. Çünkü bir ismi hakikî manasından başkasına hamletmek ancak delil ile olabilir ki, bu konuda ortada sağlam bir delil mevcut değildir.
Ayrıca «zeytûn»un önemine binaen şu âyetlerde de ona değinilmekte ve aydınlatıcı bilgiler verilmektedir: En’âm Sûresi: 99, 141, Nahl Sûresi: 11, Nûr Sûresi: 35, Abese Sûresi: 29. âyet.
DÖRT ÖNEMLİ ŞEYE YEMİN EDİLMEKTEDİR
İncir, zeytin, Tûr-i Sinîn ve Beled-i Emîn..
«İnsan» denilen çok aziz ve şerefli canlının en güzel biçimde yaratıldığı belirtilirken sözü edilen dört şeye yemin ediliyor. Böylece bu canlının her bakımdan ilâhî sanat harikası olduğu açıklanırken çok ciddi bir hususa işârette bulunuluyor. O da insan türünün uzun bir tekâmül dönemi geçirerek bugünkü «ahsen-i takvîm» düzeyine gelmediği, ilk insan olan Âdem Peygamber’in (A. S. ) bu en güzel ölçü ve biçimde yaratılarak dünyaya getirildiğidir. İlk insanla birlikte onun bütün özellikleri ve incelikleri «gen» denilen harika canlıya formüle edilerek Âdem’in mikro modeli belirlenmiş ve bu nesilden nesile intikal ederek günümüze kadar özelliğinden bir şey kaybetmeksizin gelmiştir.
Şüphesiz insan yeteneklerinde bir gelişme, sosyal hayatında başkalaşma olmuştur; ama temel mayasında en küçük bir başkalaşma söz konusu değildir. Kalıtım aynen devam etmektedir ve kıyâmete kadar da devam edecektir.
Böylece Cenâb-ı Hak «insan menşei» hakkında ana fikir, temel bilgi vererek her çeşit varsayımı, sapık düşünceyi reddediyor,
İki bölge ve iki meyva arasındaki münasebet ne olabilir? Şüphesiz meyva, insan geçimi, sağlığı ve ekonomik yapısıyla; iki bölge ise, insanı kutsal hava içinde tutup onun güven, huzur, barış ve istikrar düzeyinde yaşamasıyla yakından ilgilidir.
Böylece incir sindirim sistemine ne kadar mülayim geliyorsa, Kutsal Mekke de insan ruhuna ve vicdanına en yararlı mânevî gıdayı vermektedir. Zeytin ne kadar şifâ taşıyorsa, Tûr-i Sinîn de Emîn Beldeʹyle birlikte mânevî güç ve barış vaadetmektedir. Mekke’de İlâhî vahye mazhar olan Hz. Muhammed (A. S. ) ile Tûr-i Sinâʹda İlâhî kelâm sıfatının tecellisine mazhar kılınan Musa (A. S. ) arasında kopmaz bağlar mevcuttur. Bunun gibi Kitap Ehli olan Yahudilerle Hıristiyanların da Allahʹın son mesajını O’nun son peygamberinden almaları gerekmektedir ve o takdirde mevcut bağın hikmet ve felsefesini gerçekleştirmiş olurlar.
Hem Emîn Belde, hem Tûr-i Sinîn, hem de zeytin huzur ve barışın sembolü olarak bulunuyor. İslâm Dini, her zaman barış ve güven kaynağı olduğunu isbatlamış ve Emîn Belde’nin bu havasını insanlık âlemine estirmeğe çalışmıştır. Yahudi ve Hıristiyanların ise, bu güven ve huzuru bozmaya yönelmeleri, sonunda kendi huzur ve güvenlerini tehlikeye düşürmüştür. Yahudilerin Medineʹden çıkartılması, Babil esareti ve ondan sonra zaman zaman baş gösteren istilâ ile katl-i âmlar bunun açık delilleri olarak tarih sahifelerinde yer almıştır. Hıristiyan âleminin İslâm’a karşı topyekûn Haçlı Seferleri düzenlemesi dünyanın hem huzur ve güvenini bozmuş, hem de bu haksız saldırı onlara çok pahalıya mal olmuştur.
Evet tarih bu gibi haksız ve dramatik misallerle doludur. Ne var ki ondan ibret alanlar pek azdır.
Nitekim Cenâb-ı Hak, İsrâ Sûresi 5-8. âyetlerle Yahudilerin azgınca tutumundan dolayı İlâhî hışma çarptırıldıklarını şöyle açıklamaktadır: «İsrâil oğulları’na kitapta şunu hükmettik: Şanıma and olsun ki yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve elbette gururlanıp büyük bir serkeşlik göstereceksiniz. Onlardan birinin vaadesi (mukadder vakti) gelince üzerinize çok güçlü (savaşçı) kullarımızı gönderdik; yurtları (nızın) arasına kadar sokulup (her tarafı didik didik ederek) araştırdılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi ki (gerçekleşti).
Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik; size mallarla, oğullarla yardımda bulunduk ve topluluğunuzu çoğalttık.
İyilik ederseniz kendinize iyilik yapmış olursunuz; kötülük işlerseniz onu da aleyhinize (işlemiş olursunuz). Diğer ikinci fesadın vakti gelince yüzlerinizi karartıp kötüleştirenleri ilk defa girdikleri gibi Mescidʹe girmeleri; alt-üst ettiklerini büsbütün mahv-u perişan etmeleri için (üstünüze yeni güçlü düşmanlar göndereceğiz. )
Ola ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer dönerseniz, biz de döneriz. Cehennemʹi de kâfirlere zindan kıldık. »
Yahudilerin İslâm’a karşı tavırları son derece katı, hasmane ve kötüdür. Müslümanlara samimi davranmaları düşünülemez. Son olarak İsrâil Devletini kurup İslâm âlemi arasında büyük bir fitne odağı haline getirmesi ve Filistinliʹleri öz yurtlarında yurtsuz bırakıp her türlü işkenceyi reva görmesi bunun açık belge ve misallerinden biridir. Masum Filistinli Müslüman gençlerin kollarını, kaburgalarını taşla kırıp zulmün en şeniini işlemeleri ise, onların yine yeryüzünde bir başka fesat çıkarmaya yöneldiklerini göstermektedir. Şüphesiz onların bu zalimane tutumu belli çizgiye gelince Cenâb-ı Hakk’ın adâleti -sünnetullah doğrultusunda- tecelli eder de bir başka savaşçı güçlü kullarını onların üzerine sevk eder. Çünkü Cenâb-ı Hakkʹın onlar hakkındaki hükmü şöyledir: «Eğer siz dönerseniz, biz de döneriz.. »
Cenâb-ı Hakk’ın «ahsen-i takvîm» üzere yaratıp İslâmla şereflendirdiği kişileri haksız yere yurtlarından çıkartıp işkencenin en kötüsünü reva görmek, felâkete kapı açmanın açık belirtisi, ilâhî hükmün ineceğinin yakın olduğunun sinyalidir.
İşte Yahudilerin Müslümanlara karşı beslediği kin ve fesadın onları nasıl hunhar ve mütecaviz yaptığına tarihte cereyan eden olaylar şâhit bulunuyor. Cenâb-ı Hak bu konuda Müslümanları dikkatli ve tedbirli olmaya çağırırken şu bilgiyi veriyor:
«And olsun ki mü’minlere karşı insanlardan en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve bir de Allahʹa ortak koşanları bulursun. » (Mâide Sûresi: 82)
«Ne Yahudîler, ne de Hıristiyanlar, onların dinine uymadıkça senden asla hoşnud olmayacaktır.. » (Bakara Sûresi: 120)
Böylece Mekkeli müşrikler ve her çağda putperestliğin ve dinsizliğin değişik görüntüsünü sergileyen inkârcı azgınlar İslâm’a ne kadar insafsızca saldırmışlarsa, Yahudîler ve birkısım Hıristiyanlar da onlara taş çıkartacak birtakım gizli-açık yollardan saldırmışlar ve nice entrikalar çevirerek kin ve zehirlerini kusmuşlardır.
Tûr-i Sinîn:
Bu isim üzerinde hayli durulmuş ve farklı yorumlar yapılmıştır. Onları şöyle özetleyip sıralayabiliriz:
a) Tabiînʹden Mücahid’e göre: Süryanice olarak «tûr», dağ; «sinîn», mübarek demektir. Böylece sözü edilen terkibin «mübarek dağ» diye çevirisini yapabiliriz.
b) İkrimeʹnin İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre: «tûr», dağ; «sinîn» ise güzel demektir.
c) Katade’ye göre: «sinîn», güzel mübarek demektir.
d) Saîd b. Cübeyrʹe göre: Bu, Cenâb-ı Hakk’ın Musa Peygamberʹe (A. S. ) hitap ettiği dağın adıdır.
e) Mukatilʹe göre: Nebt lügatinde «sinîn», meyvalı olan her ağaca denir.
Bu ve benzeri yorumlardan (c) ve (d) maddeleri ağırlık kazanmıştır.
Bu dört madde üzerinde yaklaştırıcı ve birleştirici bir yol izleyenler ise, şöyle demişlerdir: «Tîn»den maksat, «Dimeşk», «zeytûn»dan maksat, «Beytülmakdis»dir. Çünkü Dimeşk dağı İsa Peygamberin (A. S. ) eyleştiği yerdir. Beytülmakdis, bütün peygamberlerin makamıdır. Emîn Belde ise, İbrahim Peygamber’in (A. S. ) eseri ve Hz. Muhammed (A. S. )ın yurdudur.
AHSEN-İ TAKVİM ÜZERE YARATILAN İNSAN
«Biz elbette insanı ahsen-i takvim üzere
(en güzel biçimde) yarattık.. »
Yeryüzünde Allah adına konuşacak, O’nun adına hükmedecek ve yine Oʹnun hazırladığı hayat kanunlarına göre yaşayacak insanın yaratılması, şüphesiz kâinat plân düzenlemesinde en büyük olaylardan biri, hattâ başta gelenidir.
Çünkü insan, hilkatinin özellikleri gereği kâinatın özü ve özeti ve varlığın en belirgin hikmetidir. Ona verilen bu yüksek mazhariyet «ahsen-i takvîm» terkibiyle anlatılmaktadır.
«Ahsen-i Takvîm»in «en güzel biçim» diye çevirisini yaptıksa da bu onun tam karşılığı değildir. Zira insanın fıtratındaki cevher ve mayasındaki azizlik, onun hem ruhsal, hem de fiziksel yapısında tezahür etmekte ve taşıdığı birçok yeteneklerle diğer canlılardan ayrılmaktadır. Böylece insan, taşıdığı bütün yetenek ve özellikleriyle «ahsen-i takvîm» üzeredir. Nitekim Muhyiddîn İbn Arabî bu hususta şu nefis yorumda bulunmuştur: «Cenâb-ı Hakk’ın insandan daha güzel bir mahlûku yoktur. Çünkü Allah, insanı hayat dolu, bilgili, kudretli, irâdeli, konuşan, işiten, gören, tedbirli ve hikmetli yaratmıştır. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/465 - el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/114)
Şüphesiz insanla ilgili belirtilen bu sıfatlar en mükemmeliyle Cenâb-ı Hak hakkında kullanılmıştır. O bakımdan ilim adamlarından bir kısmı, «Şüphesiz Cenâb-ı Hak, Âdemʹi kendi sureti üzere yaratmıştır» meâlindeki hadîsi, «Allah onu kendi sıfatları üzere yaratmıştır» şeklinde yorumlamıştır.
İnsan, ruhuyla yüce âlemden, bedeniyle aşağı âlemdendir. Böylece o, iki âlemi kendinde toplamakta ve ikisi arasında birleştirici bir varlık olarak kâinat plânında yerini almaktadır. O bakımdan insan, bu iki ayrı özelliğiyle de «ahsen-i takvîm» düzeyinde mümtaz bir canlı olarak bulunuyor.
AŞAĞILARIN AŞAĞISI OLANLAR
«Sonra da onu (kendi kıymetini bilmediği için) aşağıların aşağısına çevirdik. »
İnsan, kendini bilip tanıdığı; bir bakıma kâinatın hikmeti olduğunu idrâk ettiği ve ilâhî sıfatların tecellisine mazhar kılındığına inandığı nisbette insandır. Aynı zamanda Yüce Yaratan’ın sınırsız kudretinden kaynaklanan yeteneklerinde ilâhî sanat fırçasının renk ve izlerini görüp Hakk’a ibâdet ettiği oranda «ahsen-i takvîm»in sırrına lâyık bir hüviyet kazanabilir.
Bunun aksine bir tutum ve düşünceyi, inanç ve temayülü benimsediği nisbette «ahsen-i takvîm»in mâna ve esrar derecesinden aşağı düşer ve Hakk’ı inkâr etmekle, önce kendi hılkatındaki yücelik ve azizliği de red ve inkâr etmiş olacağından aşağıların aşağısı derecesine düşer.
Müfessirler bu cümleyi, yani «Sonra da onu aşağıların aşağısına çevirdik» ile meâllendirdiğimiz «sümme redednahü esfele sâfilîn» âyetini üç türlü yorumlamışlardır:
1- «esfel-i sâfilîn»den maksat, çok yaşlanıp erzel-i ömür çizgisine gelmektir. Bu da gençlikten sonraki yaşlılık, güçlülükten sonraki güçsüzlük, bildikten sonra bildiğini bilmezliktir.
2- Bu terkipten maksat, «Cehennem ateşi»dir. Şöyle ki: Taşıdığı bunca güzellik ve üstünlükleri idrâk etmeyip tam bir nankörlük havası içinde Hakk’ı inkâr eden kâfirin aşağıların aşağısı olan Cehennem ateşine itilip atılması kadar tabii ne olabilir?
3- Sonra da kalp ve kafasını İlâhî hidâyete kapalı tutanları Cenâb-ı Hak, aşağıların aşağısı olan sapıklığa iter ve o yüzden dalâlet bataklığında bir ömür çırpınıp durur da doğru yolu göremez ve anlayamaz olur.
Biz bu üçüncü yorumu daha isabetli bularak ona göre bir meâl ve açıklama getirdik.
Böylece insan iyiye, doğruya, güzele yönlendirilmeye müsait bir fıtrat üzere ve kötülüğe eğilimli nefsanî duygularla yaratılıp hayat sahnesine getirilmiştir. Aile, okul ve toplum, yani çevrenin görevi, onun fıtratındaki Allah ve din mayasını en uygun metodla ve en tesirli eğitim sistemiyle geliştirip imân ve sâlih amel düzeyinde «ahsen-i takvîm» sıfat ve özelliğini korumaktır. Bunun için Cenâb-ı Hak, inkâr ve nankörlükten kendini kurtarıp imân ve sâlih amellerle hayatını ilâhî sisteme göre düzenleyenlerin «esfel-i sâfilîn»den, yani aşağıların aşağısı olma bedbahtlığından kurtulacaklarını istisnâ kavramıyla müjdelemekte ve arkasından böyle bir hayat sistemiyle ömrünü değerlendirip noktalayanlar için ardı-arkası kesilmez ecirler vaadetmektedir. Oʹnun vaadi haktır ve söz O’nun yanında değişmez.
Şüphesiz «ecr-i gayr-i memnun» daha çok ikinci hayatta gerçekleşecek olan sonsuz rahmet ve onun tabii neticesi olan kalıcı saadettir. Dünyada ise, bu rahmet ve mutluluğun kalp ve vicdanda doğan ümit, huzur, güven ve yatışkanlık duygusu ve inancıdır.
Diğer bir yorumla, «ahsen-i takvîm» üzere en güzel biçim ve sıfatta yaratılan insan, gücü, kudreti azalır; yeteneklerinde gerileme başlar ve «erzel-i ömür» denilen bunama dönemine adım atmış olur ve artık bildiğini bilmez, hafızasında yeni bir şey tutamaz durumuna gelir. Ancak imân doğrultusunda sâlih amellerle ömrünü süsleyerek değerlendirenler erzel-i ömre itilmezler; yani öyleleri bunamaz ve çocuklaşmazlar.
Nitekim Tabiîn’den İkremeʹden yapılan rivâyete göre adı geçenin şöyle haber verdiği tesbit edilmiştir: «Kim Kurʹân’ı okur, onunla amel ederse, erzel-i ömre (bunaklığa) itilmez. »
İbn Ömer (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Ömrü uzun olup ameli güzel olan kimseye müjde olsun! » (Taberânî - Ebû Nuaym/Câmiussağîr: 2/55)
Bedevilerden bir adam Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e sordu:
- Ya Resûlellah! İnsanların hayırlısı kimdir?
Efendimiz şu cevabı verdi:
- «Ömrü uzun olup ameli güzel olan kimse... »
Bedevî tekrar sordu:
- İnsanların kötüsü kimdir?
Efendimiz bu soruya şu cevabı verdi:
- «Ömrü uzun olup ameli kötü olan kimse... » (Tirmizî/tûlü’l-ömr: 21, 22)
Bu son yorum ilim çevresinde ağırlık kazanmamıştır. Bununla beraber tahkikî imân doğrultusunda sâlih amellerde bulunup Kur’ân ile yaşayan mü’minlerin bunamıyacağının canlı şâhitleri vardır.
PEYGAMBERİ (A. S. ) YALANLAMAK MÜMKÜN MÜ?
«O halde (bunca belge ve açık delillerden) sonra seni hesap ve ceza hakkında ne (gibi şey) yalanlayabilir? »
Bu âyet üzerinde iki yorum yapılmıştır:
a) Hitap inkârcı nankörleredir. Ahsen-i Takvîm üzere yaratılıp her yetenek ve organında ilâhî düzenlemenin izini ve damgasını taşıyan insanoğlunun, nereden gelip, nereye gittiğini, halden hale geçip yaşlandığını, organizmanın artık görevini lâyıkıyla yerine getiremediğini, kudretsizliğinin her geçen gün arttığını, o yüzden deride buruşmanın meydana geldiğini gördüğü halde ikinci hayata dönmeyi, hesap ve cezayı yalan sayması şaşılacak bir tavır ve düşünce değil midir? Onu böyle bir basîretsizliğe iten nedir? Oysa inanıp kabullenmesinde ümit, huzur, güven ve aydınlık vardır.
b) Hitap Resûlüllah’adır. Şöyle ki: Bu kadar açık-seçik delil ve belgelerden sonra artık kim seni sevap ve cezâ konusunda yalanlamaya, (İlmî ve aklî yönden reddetmeye) güç getirebilir?
Cenâb-ı Hak bu âyetle insanı duygularının tesir alanından çekip aklını ön plânda tutmasını ve aynı zamanda aklını delil ve belgelerle birleştirip gerçeği öğrenmesini tavsiye etmekte ve rahmetinin bir gereği olarak bu tavsiyesini az farklı anlatımlarla tekrarlamaktadır. O bakımdan şartlanmış bir kafa, dondurulmuş bir kalp, aklı geri plâna itmiş bir duygu ile yola çıkmanın, hakikati araştırıp bulmanın mümkün olamıyacağına işâretle «ahsen-i takvîm»e mazhar kılınan insanoğlunun bu müstesna sıfat ve özelliğini unutmaması, ihmal etmemesi dolaylı şekilde anlatılmakta; kalp ve kafanın karanlığa uzanan yoldan alınıp aydınlığa giden sırat-ı müstakîme döndürülmesi ilhâm edilmektedir.
SANAT VE TEDBİR YÖNÜNDEN DE ALLAHʹA ERİŞİLEMEZ
«Allah, hükmedenlerin en doğru, en güzel, en sağlam hükmedeni değil midir? »
İnsanı «ahsen-i takvîm» üzere yaratıp kudretinin erişilmezliğini, emsalsizliğini ortaya koyup onun her azasında ilâhî hilkat sanatının zerafetini izhar eden Cenâb-ı Hak şüphesiz sanat ve tedbirinde, kurduğu kusursuz düzen ve dengede en güzel, en doğru ve en sağlam hâkim değil midir? Yarattığı her şeyde Oʹnun bu erişilmez kudret fırçası bütün üstünlüğüyle kendini yansıtmıyor mu? O, aynı zamanda hükmetme ve adâlet sağlamada da hâkimlerin en doğru ve en âdili değil midir? Artık bu yüksek ve sınırsız mükemmellik arzeden sanat sâhibinin insanları ikinci hayata kaldıramıyacağı; hesap ve cezayı gerçekleştiremiyeceği düşünülebilir mi?
Bu son âyetle ilgili hadîsler:
Ebû Hüreyre (R. A. )den merfuân yapılan rivâyette buyuruluyor ki:
«Tîn Sûresiʹni okuyup “e leysel lâhu bi ahkemil hâkimîn” âyetine gelince, (yani bu âyeti okuyup bitirince şöyle desin: «Evet, ben buna şâhit olanlardanım! » (Tirmizî/fezâil-i Kur’ân: 9/3344)
İbn Cerîr’in yaptığı rivâyete göre: İbn Abbasʹın âyetini okuyunca şöyle dediği tesbit edilmiştir: «Allahım! Seni tesbîh ve tenzîh ederim; sen hükmedenlerin en doğru, en sağlam hükmedenisin. » (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/467)
İki sûre arasında bağlantı:
Cenâb-ı Hak insanı «ahsen-i takvîm» üzere yaratıp, meydana getirdiği her şeyi sanat, tedbîr bakımından en doğru, en sağlam ve en dengeli ölçü ve anlamda var kıldığına göre, Oʹnun yüce ismini anarak okumamız, O’nun ismiyle eşyaya el uzatmamız gerekmez mi? O bakımdan Alâk Sûresine «oku» emriyle başlanılmıştır.
Allah’a hamd-u senâlar, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e salât-ü selâmlar olsun.