İNŞİRAH SÛRESİ
Sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. Sûreye «şerh-i sadr»le başlanmış ve bunun infial babından gelen «inşirah» masdarı sûreye isim olmuştur. (Şevkanî/Fethü’l-Kadîr: 5/460)
Âyet sayısı: 8
Kelime »: 29
Harf »: 103 (Alâeddin Ali/Lübabu’t-te’vîl: 4/388- Nisabûrî/Tefsîrü Garâibi’l-Kur’ân: 30/114)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in İlâhî inâyete mazhariyeti konu ediliyor.
2- Mekke’deki sıkıntılı günlerin geride kalacağı haber veriliyor.
3- İslâm dâvasının mutlaka başarıya erişeceği te’kîden müjdeleniyor ve o günler gelince de ibâdet ve hayırlı işlere devam edilmesi ve Cenâb-ı Hakk’a rağbetin sürdürülmesi emir ve tavsiye anlamında hatırlatılıyor.
Sûreyle ilgili hadîsler:
«Cibril bana geldi ve şöyle dedi: «Şüphesiz ki benim ve senin Rabbimiz buyuruyor: «Senin namını nasıl yükselttim? » Peygamberimiz ona: «Allah daha iyi bilir» diye cevap veriyor. Bunun üzerine Cibril, Allahʹın şöyle buyurduğunu haber veriyor: «Ben anıldığım zaman sen de benimle beraber anılıyorsun.. » (İbn Ebî Hâtim- İbn Kesîr: 4/525)
«Rabbimden bir meseleyi sordum ve isterdim ki onu Oʹndan sormayayım. Dedim ki: «Benden önce peygamberler bulunuyordu. Onlardan kimine rüzgârı baş eğdirdin, kimi ölüleri diriltebiliyordu. » Bunun üzerine Rabbım şöyle buyurdu: «Ya Muhammed! Seni yetim olarak bulup barındırmadım mı? », Ben de: «Evet Ya Rabbî! » dedim. Yine buyurdu ki: «Seni mütehayyir ve yol bilmez iken bulup doğru yola iletmedim mi? » Ben de: «Evet Ya Rabbî! » dedim. O yine buyurdu ki: «Seni fakir bulup zengin kılmadım mı? » Ben de: «Evet Ya Rabbî! » dedim. Sonra Rabbim şöyle buyurdu: «Senin göğsünü açıp genişletmedik mi, namını yükseltmedik mi? » Ben de: «Evet Ya Rabbî! » dedim. » (İbn Ebî Hâtim - İbn Kesîr: 4/525)
«Rabbımın göklerle yer hakkında bana emrettiğini alıp telakki ettikten sonra şöyle dedim: «Ya Rabbî! Benden önce ne kadar bir peygamber bulunduysa mutlaka ona tekrîmde bulundun; benim için nasıl bir tekrîm hazırladın? » Bunun üzerine Rabbim şöyle buyurdu: «Onlara verdiğimden daha üstününü sana vermedim mi? Ben ne kadar anılsam sen de benimle beraber anılmıyor musun? Aynı zamanda senin ümmetinin göğüslerini ilim ve hikmetin kaynağı haline getirdim; Kurʹânʹı (hafızalarına nakşedip) ezber okuyorlar ki bu özelliği hiçbir ümmete vermedim. Ayrıca sana Arş’ımın hazinelerinden bir hazine verdim: LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE İLLÂ BİLLAHİ’L-ALİYYİ’LAZÎM.. » (Ebû Nuaym/Delâilü’n - nubuvve - İbn Kesîr: 4/525)
Aynı hadîsin ikinci tarikle rivâyetinde şu cümleler de yer almaktadır: «İbrahimʹi «halîl» Musa’yı «kelîm» edindin. Dâvud’a dağları, Süleyman’a rüzgâr ve şeytanları musahhar kıldın; İsa’dan yana ölüleri dirilttin. Benim için nasıl bir tekrîm hazırladın?... »
Açıklama:
Yukarıdaki hadîste: «Ben ne kadar anılsam, sen de benimle beraber anılmıyor musun? » sözünden maksadın ezan olduğunu ilim adamlarının çoğu belirtmiştir. Aynı zamanda Arş’ın ön cephesine LÂ İLÂHE İLLÂLLAH, MUHAMMED’ÜN RESÛLÜLLÂH ibaresinin yazılması ve meleklerin her an bu cümleyi okuması da bunun bir başka yorumu olabilir.
MEÂLİ:
1- Senin göğsünü senden yana açıp genişletmedik mi?
2-3- Belini (büküp) çatırdatan yükünü senden indirmedik mi?
4- Namını yine senin için yükseltmedik mi?
5- Şüphesiz ki zorluk ve sıkıntıyla beraber kolaylık vardır.
6- Evet, şüphesiz zorluk ve sıkıntı ile beraber kolaylık vardır!
7- O halde (bir iş ve ibâdetten) boşaldın mı (ikinci bir iş ve ibâdete) başlayıp yorul!.
8- Ve yalnız Rabbına rağbet et; hep Oʹna yönel.
İNİŞ SEBEBİ
Mekkeli şaşkın müşrikler, Müslümanları fakirlikle ayıplayıp küçümsemede çok ileri gidince, ilgili sûre, teselli ve tebşîr manâ ve hikmetiyle indirildi.
Nitekim İbn Cerîr, el-Hasan’dan rivâyetle diyor ki: «Bu sûre indiği zaman Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ashabına: «Size beşaret ve müjde veriyorum: Bir sıkıntı iki genişlik ve kolaylığı alt edemez değil mi? » buyurarak yakında bu gibi sataşma ve küçümsemelerin tesirini kaybedeceğine ve İslâmʹın izzet ve şerefle yükseleceğine işârette bulundu. (Süyûtî/Esbabu Nüzûliʹl-Kurʹân: 121)
İLGİLİ HADÎS
Ubey b. Kâb (R. A. )den yapılan rivâyete göre, şöyle dediği tesbit edilmiştir:
«Aramızda, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’den bazı şeyleri sormakta en cesaretlimiz Ebû Hüreyre (R. A. ) idi. O bir gün Resûlüllah’a (A. S. ) şöyle sordu:
- Ya Resûlellah! Peygamberlik hususunda (belirti olarak) neler gördünüz?
Bunun üzerine Efendimiz oturduğu yerde doğrularak buyurdu ki:
- Ya Ebâ Hüreyre! Cidden (önemli bir şeyden) sordun. Ben henüz on yaş ve birkaç aylık iken vahada bulunuyordum. Derken baş tarafımdan bir ses geldi: Bir adam diğerine: «Bu o mudur? » diye sordu ve ben, tanıyamadığım yüzlerle, hiçbir mahlûkta rastlayamadığım ruhlarla, hiç kimsenin üzerinde göremediğim elbiselerle karşılaştım, bana doğru geldiler ve herbiri bir kolumdan tuttu, ama hiçbirinin dokunduğunu âdeta hissetmiyordum. Biri diğerine: «Onu yere yatır! » dedi ve beni incitmeden, büküp hırpalamadan yere yatırdılar. Ötekisi yanındakine: «Onun göğsünü aç! » dedi ve o da göğsümü kansız ve acısız açtı. Öbürü ona: «İçinde kin, kıskançlık ve benzeri (duyguları) çıkar» dedi. O da kan pıhtısını andıran bir şey çıkartıp attı. Ötekisi ona: «Oraya şefkat ve merhamet yerleştir» dedi. O da gümüşe benzer bir şey çıkardı ve sonra sağ ayağımın baş parmağını tutup hareket ettirdi ve bana şöyle dedi: «Geç ve selâmete eriş! » Ben de küçüğe sevgi ve şefkat, büyüğe rahmet duygusu taşıyarak geçip gittim. » (Abdullah b. İmam Ahmed, Muhammed b. Abdirrahman tarikiyle İbn Übey b. Kâb (R. A. )den- İbn Kesîr/Tefsîrü Kur’âni’l-Azîm: 4/524)
GÖĞSÜN AÇILIP GENİŞLETİLME OLAYI
«Senin göğsünü senden yana açıp genişletmedik mi? »
Bu anlatımdan dört mâna anlaşılmaktadır:
1- Bu sûrenin Mekke döneminin ilk yıllarında indiğine bakılırsa, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin İslâm’ı teblîğe çalışırken Mekkeʹnin ileri gelenlerinin muhalefetine marûz kaldığı ve o yüzden sıkılıp göğsünün daraldığı söylenebilir. Cenâb-ı Hak, Onun daha önce de birtakım sıkıntılı dönemler geçirdiğini, ama sonunda o sıkıntıları bir bir gerilerde bıraktığını hatırlatarak bu sıkıntının da geçici olduğuna ilgili âyetle işârette bulunuyor.
2- Yine Mekke döneminin ilk yıllarında bu sûrenin indiğine bakılırsa, bir süre vahyin kesilmesiyle Resûlüllahʹın (A. S. ) göğsünün daraldığı ve üzüldüğü söz konusu olabilir. Cenâb-ı Hak, Duhâ Sûresi’yle Onu teselli edip kendisini terketmediğini beyânla, o sıkıntıdan dolayı göğsünü açıp genişlettiği, feraha kavuşturduğu gibi, bu sıkıntıyı da ondan gidereceğini bildiriyor.
3- İniş sebebinde belirtildiği gibi, Hz. Peygamber (A. S. ) henüz on yaşında iken bir mu’cize anlamında göğsünün melekler tarafından açılarak mânevî bir ayıklama yapıldığı ve içi feyiz, rahmet, sevgi ve şefkatla doldurulduğu hatırlatılıyor; böylece mevcut sıkıntıdan dolayı da yakın gelecekte kalbinin başarıdan kaynaklanacak ferahlık ve sevinç havasıyla genişletileceği müjdesi veriliyor.
4- Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, kendisine peygamberlik emaneti gelmeden önce yaşadığı çağda «Tevhîd İnancı»nın bozulduğunu ve o sebeple şekillendirilmiş maddî cisimlere ilâh diye tapıldığını; her türlü zulüm ve ahlâksızlığın fütursuzca işlendiğini görüyor ve buna fazlasıyla üzülüyor; bir çare bulamadığından dolayı da göğsü daralıyordu. Kırk yaşına girinceye kadar bu sıkıntı devam etti. Vahiy inip Allahʹın son dinini teblîğ ile görevlendirilince, aradığı fakat bir türlü bulamadığı çarenin tecelli ettiğini gördü ve içindeki sıkıntı kalktı.
SIKINTIYA KARŞI DAYANMA GÜCÜ
Zor günleri ve üzücü, ezici sıkıntıları; tedirgin eden şiddetleri geride bırakabilmek, imân selâmetini koruyup gelecek günlere ümitle bakmak ve hepsinin üstünde Cenâb-ı Hakkʹın mutlak anlamda hükümran bulunduğuna inanıp O’nun adâletle tecelli edeceği zamanı beklemek şüphesiz ki kurtuluş ve selâmete ermenin, başarılı olmanın en sağlam kıstası ve en emîn yoludur. Bunun için İbn Abbas (R. A. ): «Şüphesiz bir zorluk ve sıkıntı iki kolaylık ve ferahlığı alt edemez» (Az yukarıda naklettiğimiz gibi, bu sözün hadis olduğunu rivâyet edenler olmuştur.) demiştir. Çünkü iki ferahlık arasında bir zorluk ve sıkıntı söz konusudur ki her iki tarafı kolaylık ve ferahlıkla birleşmektedir.
Nitekim 5 ve 6. âyette bu husus hem te’kiden belirtilmekte hem de «maâ» edatıyla ifade edilmektedir ki bu edat, çok yakınlık ve beraberliğe delâlet eder.
Şüphesiz böyle bir anlatım tarzı, sabredip dayanma gücünü ortaya koyarak ilâhî inâyet ve nusratın tecellisini ümitle bekleyen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile ashabının pek yakında genişliğe ve başarıya kavuşacağına açık bir işâret bulunuyordu.
Aynı zamanda bu iki kolaylıktan biri dünya, diğeri âhiretle ilgili olabilir. Nitekim Tevbe Sûresi 52. âyette şöyle açıklanmaktadır: «De ki: Bizim hakkımızda bekleyedurduğunuz, gözetleyip beklediğiniz iki iyilikten başkası mıdır? (Ya gâzi, ya da şehît olmak)»
İbn Mesʹûd (R. A. )den yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz konumuzu oluşturan âyetin tefsîrinde şöyle buyurmuştur: «Eğer zorluk ve sıkıntı keler deliğinde bile olsa, onu oradan çıkartmak için kolaylık onu elbette izler. Doğrusu bir zorluk ve sıkıntı iki kolaylığı yenemez. » (Bu hadisi Abdurrezzak, Cafer b. Süleyman tarikiyle İbn Mes’ud’dan (R. A. ) rivâyet etmiştir. Ayrıca hadîsin mevkuf olduğunu söyleyenler de vardır. Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 20/107 ve Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/525)
Böylece Allah’ın yüksek ve kalıcı nîmeti olan İslâm’a sımsıkı sarılan müʹminler hemen her çağda İslâm düşmanlarının saldırılarına mâruz kalabilirler. Çünkü bâtılın en çok korkup endişe duyduğu hasmı, hakkın kendisidir. Hem bir davâ, amaç ve gâye ne kadar yüce ve kutsal olursa, onun külfeti de o nisbette büyük ve ağır olur. O bakımdan mü’minler, sözü edilen hikmeti bilip içlerine sindirdikleri oranda rahat edebilir ve başarı basamaklarını bir bir aşma şansına erişebilirler. Zira «Bir şey sıkıştığı zaman genişlemeğe yüz tutar», «Nîmet külfete göredir. »
İKİ HAYATTA MUTLU OLMANIN YOLU
Dünya ve âhiret hayatını, amacına uygun değerlendirmek için durmadan çalışıp yorulmak gerekir. Zorluktan kolaylığa geçişle dâvanın bittiğini, mücadelenin sona erdiğini sanmak çok yanlıştır. Aynı zamanda âhiret için hazırlanma, dünyayı terketmeyi; dünyayı kazanmaya çalışmak da âhireti ihmal etmeyi gerektirmez. Bunun gibi, farz ibâdeti yerine getirmek, başka ibâdetleri bırakmayı; dünyanın bir işini tamamlamak, başka işlere ve konulara ilgisiz ve bilgisiz kalmayı mubah kılmaz. Çünkü Kur’ân’a göre, hayat baştan sonuna kadar bilinçli, düzenli, dengeli, verimli ve yararlı hareketten ibarettir. Hareketsiz bir hayat ölgün ve karanlıktır. Bu gerçeği dikkate alan ilim adamlarının güzel bir sözü de şudur: «İslâmiyette emeklilik yoktur. Kişi çalışma, araştırma, hizmet verme, faydalı olma gücünü kendinde taşıdığı sürece mesleğinde hareket sağlamakla emrolunmuştur. » Aksi halde âtıl bir hayatla iç komaya girme dönemi başlar. Nitekim Allâme Zemahşerî bu âyeti tefsîr ederken şu bilgiyi vermiştir: «Cenâb-ı Hak geçen nîmetlerini sayıp döktükten ve az yukarıdaki vaadlerini sıraladıktan sonra kulunu, şükürde bulunmada, ibâdeti yerine getirmede bütün gücünü ortaya koymaya ve bu hususta yorulmaya; bunların bir kısmını bir kısmıyla bağlantılı kılmaya; iş ve ibâdetini, şükre ve (doğruya, hakka) yönelmesini devama, bunların birbirini izlemesine ve böylece hiçbir vaktini bu gibi davranışlardan boş bulundurmamaya sevk etmektedir. » Şöyle ki:
a) Bir ibâdeti yerine getirip tamamlayınca, arkasından bir diğerine yönelmek,
b) Namazı edâ edince arkasından duâya yönelip gayret sarfetmek,
c) Savaş bitince, savaş hazırlıklarını düşünüp harekete geçmek,
d) Dünya işini bitirince namaza kalkıp yoruluncaya kadar onu sürdürmek,
e) Bir işi bitirince, yoruluncaya kadar bir diğer işe başlamak..
Şaʹbî diyor ki: «Kişinin bir şeyle meşgul olmayıp oturması veya din ve dünyasına yaramayan, fayda sağlamayan bir şeyle uğraşması, onun beyinsizliğinin, aklının hafifliğinin ve gaflete boğulduğunun delili sayılır. »
Nitekim Hz. Ömer (R. A. ) şöyle demiştir:
«Doğrusu sizden birinizin bomboş oturup ne dünya işinde, ne de âhiret amelinde bulunmamasını hiçbir zaman hoş karşılamam!. »
YALNIZ ALLAHʹA RAĞBET EDİP OʹNA YÖNELMEK
Cenâb-ı Hak kudret ve saltanatıyla, rahmet ve adâletiyle, hikmet ve ilmiyle hem dünyamızı, hem de âhiretimizi kuşatmıştır. O’nun bu yüce tecellisinin kapsamı dışında kalan bir şey yoktur ve böyle bir şey düşünülemez de.. O halde her şey Oʹnun eseridir ve ancak Oʹnun kudretini yansıtır. Kulluğun en yüksek mertebesi, Cenâb-ı Hakkʹın varlığının damgasını her şeyde görüp sezmek ve bu manayla her hâl-ü kârda Oʹna yönelmek, yalnız O’na rağbet etmektir. Şüphesiz bu mertebeye erişenler az olmakla beraber hiçbir çağda dünya onlardan boş kalmamıştır.
Bunun gibi peşpeşe inen ve önceden hazırlanıp yararlanma düzeyine getirilen ilâhî nîmetlere karşı şükrün gereğine işâretle, bunca ilâhî rahmet ve inâyetten sonra şükre ve ibâdete yönelmede daha da azimli ve kararlı olmanın lüzumu belirtiliyor. Sonra da her iş ve durumda Cenâb-ı Hakk’a rağbet edip sadece Oʹnun fazl-ü keremini dilemek emrediliyor ki, bu çok kapsamlı bir anlam taşımaktadır. Şöyle ki:
a) Dünya işlerinde baş gösteren sıkıntıların yavaş yavaş kalkacağı,
b) Dinin teblîğ ve neşredilmesinde kalp ve kafaları aydınlatmak için daha olumlu ortamın doğacağı ve birtakım imkânların gerçekleşeceği,
c) Aralıksız soğuk ve sıcak savaşı sürdüren; dolaylı dolaysız saldırılarda bulunan din düşmanlarına karşı zafer elde etmenin gerçekleşeceği,
d) Ekonomik sıkıntı içinde bulunan mü’minlerin yakın gelecekte ekonomik güç kazanacağı inanç ve umuduyla ancak Rabbına yönelip rağbet et; sadece O’nun yardımını dile. O sonsuz kudret sâhibi nasıl senin göğsünü açıp genişlettiyse, belini büken yükü kaldırdıysa; adının, sanının yükselmesini sağladıysa, öylece inanıp umduğun nîmetleri de sana ve müʹminlere verecektir. Bunun için Rabbına olan rağbetini artır da artır..
Âyette geçen «ferğab» fiili, emir ifade eden «rağğib» şeklinde de okunmuştur. Buna göre, «insanları, İslâm’ın ferahlatıcı, huzur ile güven verici, hayatı baştan sona düzenleyici havasını estiren Cenâb-ı Hakk’a rağbet ettir; bu doğrultuda teblîğ ve irşadını sürdür» manası ortaya çıkar.
DÜNYA HAYATINDA MÜ’MİN İÇİN ÜÇ BÜYÜK KALICI NÎMET
1- Daralan göğüslerin açılıp ferahlaması,
2- Ezici, belleri bükücü dünyevî dağdağanın kalkması veya hafiflemesi,
3- Gelecek kuşaklara örnek alınacak güzel bir isim, silinmez bir iz bırakılması..
Şüphesiz bu üç nîmetin madalya misali iki yüzü vardır: Biri bütünüyle dünyevî maksatlara, diğeri ise her iki hayatı İlâhî murada göre düzenlemeye yönelik bir anlam taşımaktadır.
Birincisi maddecilerin, inkârcı ateistlerin, putperest sapıkların amaç seçtiği ve elde etmek için çırpınıp durdukları, bu uğurda her türlü kutsal değeri feda ettikleri bir başarıdır(!) ki, ilgili âyetin kapsamı dışında kalmakta ve Allah yanında hiç bir değer taşımamaktadır.
İkincisi, Hakk’a inanıp yalnız O’na, O’nun kerem ve güzelliğine, rahmet ve lûtfuna, inâyet ve ihsanına yönelen mü’minlerin amacıdır ki, önce Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’den yana tecelli etmiştir.
Kendini bu üç nîmete lâyık olma çizgisine getirende İlâhî hidâyete mazhar olan mü’minler için müjde anlamında bir mesaj söz konusudur: Sıkıntıdan sonra mutlaka genişlik, kolaylık ve ferahlık vardır. O halde sıkıntılı günlerde de ferahlık duymak, yani o ümidi bütün ölçüleriyle beslemek ve Allah’a daha çok rağbet etmek gerekir. Nitekim ashab-ı kirâmın inanç ve âdeti böyle idi; onlar sıkıntıya düştükleri zaman sevinip ferahlık duyar; ferahlı günlerinde ise biraz da üzülürlerdi. Bunun sebebi kendilerinden sorulduğunda, şu cevabı verirlerdi: «Çünkü Cenâb-ı Hak, şüphesiz ki zorluk ve sıkıntıyla beraber kolaylık vardır buyurmuştur. » Böylece ferahlı günlerin, kolaylık estiren havanın hep devam edeceği de söylenemez. Zira insan hayatı hep zıdlarla doludur ve beşikle mezar arasındaki yol da düz değildir.
Arkasından ibâdeti, din ve dünya işlerini İlâhî tâlimata göre sürdürmenin, hayatı bu yüksek değerlerle hareketli kılmanın, imân doğrultusunda aksiyon adamı olmanın hep Allahʹa yönelip Oʹna rağbet etmenin ve insanları bu güzel gâyeye dâvet etmenin lüzumu belirtiliyor.
İnşirah Sûresi, zorluk ve sıkıntıdan sonra kolaylığın olacağı müjdelenerek ve ferahlık başlayıp sıkıntı kalktığında da Cenâb-ı Hakkʹa rağbete devam edilmesi emredilerek noktalandı. Tîn Sûresiʹne, «Emîn Belde olan Mekke»ye yemin edilerek başlanıyor ve o kolaylık ferahlık günlerinin bir gün Emîn Belde’nin fethiyle arzulanan çizgiye ulaşacağına işaret ediliyor. Böylece iki sûre arasında tamamlayıcı bağların bulunduğu dolaylı şekilde belirtilmiş oluyor.