İnşirah Suresi 1-8. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ اَلَّذِٓي اَنْقَضَ ظَهْرَكَ وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ

1.

(Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

Diyanet İşleri

2-3.

(2-3) Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?

4.

Senin şanını yükseltmedik mi?

5.

Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

6.

Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

7.

Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.

8.

Ancak Rabbine yönel ve yalvar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

İNŞİRAH SÛRESİ

Sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. Sûreye «şerh-i sadr»le başlanmış ve bunun infial babından gelen «inşirah» masdarı sûreye isim olmuştur. (Şevkanî/Fethü’l-Kadîr: 5/460)

Âyet sayısı: 8

Kelime »: 29

Harf »: 103 (Alâeddin Ali/Lübabu’t-te’vîl: 4/388- Nisabûrî/Tefsîrü Garâibi’l-Kur’ân: 30/114)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in İlâhî inâyete mazhariyeti konu edi­liyor.

2- Mekke’deki sıkıntılı günlerin geride kalacağı haber veriliyor.

3- İslâm dâvasının mutlaka başarıya erişeceği te’kîden müjdeleni­yor ve o günler gelince de ibâdet ve hayırlı işlere devam edilmesi ve Ce­nâb-ı Hakk’a rağbetin sürdürülmesi emir ve tavsiye anlamında hatırlatı­lıyor.

Sûreyle ilgili hadîsler:

«Cibril bana geldi ve şöyle dedi: «Şüphesiz ki benim ve senin Rab­bimiz buyuruyor: «Senin namını nasıl yükselttim? » Peygamberimiz ona: «Allah daha iyi bilir» diye cevap veriyor. Bunun üzerine Cibril, Allahʹın şöyle buyurduğunu haber veriyor: «Ben anıldığım zaman sen de benim­le beraber anılıyorsun.. » (İbn Ebî Hâtim- İbn Kesîr: 4/525)

«Rabbimden bir meseleyi sordum ve isterdim ki onu Oʹndan sorma­yayım. Dedim ki: «Benden önce peygamberler bulunuyordu. Onlardan ki­mine rüzgârı baş eğdirdin, kimi ölüleri diriltebiliyordu. » Bunun üzerine Rabbım şöyle buyurdu: «Ya Muhammed! Seni yetim olarak bulup barındırma­dım mı? », Ben de: «Evet Ya Rabbî! » dedim. Yine buyurdu ki: «Seni mütehayyir ve yol bilmez iken bulup doğru yola iletmedim mi? » Ben de: «Evet Ya Rabbî! » dedim. O yine buyurdu ki: «Seni fakir bulup zengin kılmadım mı? » Ben de: «Evet Ya Rabbî! » dedim. Sonra Rabbim şöyle buyurdu: «Senin göğsünü açıp genişletmedik mi, namını yükseltmedik mi? » Ben de: «Evet Ya Rabbî! » dedim. » (İbn Ebî Hâtim - İbn Kesîr: 4/525)

«Rabbımın göklerle yer hakkında bana emrettiğini alıp telakki ettik­ten sonra şöyle dedim: «Ya Rabbî! Benden önce ne kadar bir peygamber bulunduysa mutlaka ona tekrîmde bulundun; benim için nasıl bir tekrîm hazırladın? » Bunun üzerine Rabbim şöyle buyurdu: «Onlara verdiğimden daha üstününü sana vermedim mi? Ben ne kadar anılsam sen de benim­le beraber anılmıyor musun? Aynı zamanda senin ümmetinin göğüslerini ilim ve hikmetin kaynağı haline getirdim; Kurʹânʹı (hafızalarına nakşedip) ezber okuyorlar ki bu özelliği hiçbir ümmete vermedim. Ayrıca sana Arş’ımın hazinelerinden bir hazine verdim: LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE İL­LÂ BİLLAHİ’L-ALİYYİ’LAZÎM.. » (Ebû Nuaym/Delâilü’n - nubuvve - İbn Kesîr: 4/525)

Aynı hadîsin ikinci tarikle rivâyetinde şu cümleler de yer almaktadır: «İbrahimʹi «halîl» Musa’yı «kelîm» edindin. Dâvud’a dağları, Süleyman’a rüzgâr ve şeytanları musahhar kıldın; İsa’dan yana ölüleri dirilttin. Benim için nasıl bir tekrîm hazırladın?... »

Açıklama:

Yukarıdaki hadîste: «Ben ne kadar anılsam, sen de benimle beraber anılmıyor musun? » sözünden maksadın ezan olduğunu ilim adamlarının çoğu belirtmiştir. Aynı zamanda Arş’ın ön cephesine LÂ İLÂHE İLLÂLLAH, MUHAMMED’ÜN RESÛLÜLLÂH ibaresinin yazılması ve meleklerin her an bu cümleyi okuması da bunun bir başka yorumu olabilir.

MEÂLİ:

1- Senin göğsünü senden yana açıp genişletmedik mi?

2-3- Belini (büküp) çatırdatan yükünü senden indirmedik mi?

4- Namını yine senin için yükseltmedik mi?

5- Şüphesiz ki zorluk ve sıkıntıyla beraber kolaylık vardır.

6- Evet, şüphesiz zorluk ve sıkıntı ile beraber kolaylık vardır!

7- O halde (bir iş ve ibâdetten) boşaldın mı (ikinci bir iş ve ibâdete) başlayıp yorul!.

8- Ve yalnız Rabbına rağbet et; hep Oʹna yönel.

İNİŞ SEBEBİ

Mekkeli şaşkın müşrikler, Müslümanları fakirlikle ayıplayıp küçüm­semede çok ileri gidince, ilgili sûre, teselli ve tebşîr manâ ve hikmetiyle indirildi.

Nitekim İbn Cerîr, el-Hasan’dan rivâyetle diyor ki: «Bu sûre indiği zaman Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ashabına: «Size beşaret ve müjde ve­riyorum: Bir sıkıntı iki genişlik ve kolaylığı alt edemez değil mi? » buyu­rarak yakında bu gibi sataşma ve küçümsemelerin tesirini kaybedeceğine ve İslâmʹın izzet ve şerefle yükseleceğine işârette bulundu. (Süyûtî/Esbabu Nüzûliʹl-Kurʹân: 121)

İLGİLİ HADÎS

Ubey b. Kâb (R. A. )den yapılan rivâyete göre, şöyle dediği tesbit edil­miştir:

«Aramızda, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’den bazı şeyleri sormakta en cesaretlimiz Ebû Hüreyre (R. A. ) idi. O bir gün Resûlüllah’a (A. S. ) şöyle sordu:

- Ya Resûlellah! Peygamberlik hususunda (belirti olarak) neler gör­dünüz?

Bunun üzerine Efendimiz oturduğu yerde doğrularak buyurdu ki:

- Ya Ebâ Hüreyre! Cidden (önemli bir şeyden) sordun. Ben henüz on yaş ve birkaç aylık iken vahada bulunuyordum. Derken baş tarafım­dan bir ses geldi: Bir adam diğerine: «Bu o mudur? » diye sordu ve ben, tanıyamadığım yüzlerle, hiçbir mahlûkta rastlayamadığım ruhlarla, hiç kim­senin üzerinde göremediğim elbiselerle karşılaştım, bana doğru geldiler ve herbiri bir kolumdan tuttu, ama hiçbirinin dokunduğunu âdeta hisset­miyordum. Biri diğerine: «Onu yere yatır! » dedi ve beni incitmeden, bü­küp hırpalamadan yere yatırdılar. Ötekisi yanındakine: «Onun göğsünü aç! » dedi ve o da göğsümü kansız ve acısız açtı. Öbürü ona: «İçinde kin, kıskançlık ve benzeri (duyguları) çıkar» dedi. O da kan pıhtısını andıran bir şey çıkartıp attı. Ötekisi ona: «Oraya şefkat ve merhamet yerleştir» dedi. O da gümüşe benzer bir şey çıkardı ve sonra sağ ayağımın baş par­mağını tutup hareket ettirdi ve bana şöyle dedi: «Geç ve selâmete eriş! » Ben de küçüğe sevgi ve şefkat, büyüğe rahmet duygusu taşıyarak geçip gittim. » (Abdullah b. İmam Ahmed, Muhammed b. Abdirrahman tarikiyle İbn Übey b. Kâb (R. A. )den- İbn Kesîr/Tefsîrü Kur’âni’l-Azîm: 4/524)

GÖĞSÜN AÇILIP GENİŞLETİLME OLAYI

«Senin göğsünü senden yana açıp genişlet­medik mi? »

Bu anlatımdan dört mâna anlaşılmaktadır:

1- Bu sûrenin Mekke döneminin ilk yıllarında indiğine bakılırsa, Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimizin İslâm’ı teblîğe çalışırken Mekkeʹnin ileri ge­lenlerinin muhalefetine marûz kaldığı ve o yüzden sıkılıp göğsünün daral­dığı söylenebilir. Cenâb-ı Hak, Onun daha önce de birtakım sıkıntılı dö­nemler geçirdiğini, ama sonunda o sıkıntıları bir bir gerilerde bıraktığını hatırlatarak bu sıkıntının da geçici olduğuna ilgili âyetle işârette bulunu­yor.

2- Yine Mekke döneminin ilk yıllarında bu sûrenin indiğine bakılırsa, bir süre vahyin kesilmesiyle Resûlüllahʹın (A. S. ) göğsünün daraldığı ve üzüldüğü söz konusu olabilir. Cenâb-ı Hak, Duhâ Sûresi’yle Onu teselli edip kendisini terketmediğini beyânla, o sıkıntıdan dolayı göğsünü açıp ge­nişlettiği, feraha kavuşturduğu gibi, bu sıkıntıyı da ondan gidereceğini bildiriyor.

3- İniş sebebinde belirtildiği gibi, Hz. Peygamber (A. S. ) henüz on ya­şında iken bir mu’cize anlamında göğsünün melekler tarafından açılarak mânevî bir ayıklama yapıldığı ve içi feyiz, rahmet, sevgi ve şefkatla dol­durulduğu hatırlatılıyor; böylece mevcut sıkıntıdan dolayı da yakın gele­cekte kalbinin başarıdan kaynaklanacak ferahlık ve sevinç havasıyla ge­nişletileceği müjdesi veriliyor.

4- Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, kendisine peygamberlik emane­ti gelmeden önce yaşadığı çağda «Tevhîd İnancı»nın bozulduğunu ve o se­beple şekillendirilmiş maddî cisimlere ilâh diye tapıldığını; her türlü zu­lüm ve ahlâksızlığın fütursuzca işlendiğini görüyor ve buna fazlasıyla üzü­lüyor; bir çare bulamadığından dolayı da göğsü daralıyordu. Kırk yaşına girinceye kadar bu sıkıntı devam etti. Vahiy inip Allahʹın son dinini teblîğ ile görevlendirilince, aradığı fakat bir türlü bulamadığı çarenin tecelli et­tiğini gördü ve içindeki sıkıntı kalktı.

SIKINTIYA KARŞI DAYANMA GÜCÜ

Zor günleri ve üzücü, ezici sıkıntıları; tedirgin eden şiddetleri geride bırakabilmek, imân selâmetini koruyup gelecek günlere ümitle bakmak ve hepsinin üstünde Cenâb-ı Hakkʹın mutlak anlamda hükümran bulundu­ğuna inanıp O’nun adâletle tecelli edeceği zamanı beklemek şüphesiz ki kurtuluş ve selâmete ermenin, başarılı olmanın en sağlam kıstası ve en emîn yoludur. Bunun için İbn Abbas (R. A. ): «Şüphesiz bir zorluk ve sı­kıntı iki kolaylık ve ferahlığı alt edemez» (Az yukarıda naklettiğimiz gibi, bu sözün hadis olduğunu rivâyet eden­ler olmuştur.) demiştir. Çünkü iki ferahlık arasında bir zorluk ve sıkıntı söz konusudur ki her iki tarafı kolaylık ve fe­rahlıkla birleşmektedir.

Nitekim 5 ve 6. âyette bu husus hem te’kiden belirtilmekte hem de «maâ» edatıyla ifade edilmektedir ki bu edat, çok yakınlık ve beraberliğe delâlet eder.

Şüphesiz böyle bir anlatım tarzı, sabredip dayanma gücünü ortaya koyarak ilâhî inâyet ve nusratın tecellisini ümitle bekleyen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile ashabının pek yakında genişliğe ve başarıya kavuşacağına açık bir işâret bulunuyordu.

Aynı zamanda bu iki kolaylıktan biri dünya, diğeri âhiretle ilgili ola­bilir. Nitekim Tevbe Sûresi 52. âyette şöyle açıklanmaktadır: «De ki: Bi­zim hakkımızda bekleyedurduğunuz, gözetleyip beklediğiniz iki iyilikten başkası mıdır? (Ya gâzi, ya da şehît olmak)»

İbn Mesʹûd (R. A. )den yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­miz konumuzu oluşturan âyetin tefsîrinde şöyle buyurmuştur: «Eğer zor­luk ve sıkıntı keler deliğinde bile olsa, onu oradan çıkartmak için kolay­lık onu elbette izler. Doğrusu bir zorluk ve sıkıntı iki kolaylığı yenemez. » (Bu hadisi Abdurrezzak, Cafer b. Süleyman tarikiyle İbn Mes’ud’dan (R. A. ) rivâyet etmiştir. Ayrıca hadîsin mevkuf olduğunu söyleyenler de vardır. Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 20/107 ve Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/525)

Böylece Allah’ın yüksek ve kalıcı nîmeti olan İslâm’a sımsıkı sarılan müʹminler hemen her çağda İslâm düşmanlarının saldırılarına mâruz kala­bilirler. Çünkü bâtılın en çok korkup endişe duyduğu hasmı, hakkın ken­disidir. Hem bir davâ, amaç ve gâye ne kadar yüce ve kutsal olursa, onun külfeti de o nisbette büyük ve ağır olur. O bakımdan mü’minler, sözü edilen hikmeti bilip içlerine sindirdikleri oranda rahat edebilir ve başarı basa­maklarını bir bir aşma şansına erişebilirler. Zira «Bir şey sıkıştığı zaman genişlemeğe yüz tutar», «Nîmet külfete göredir. »

İKİ HAYATTA MUTLU OLMANIN YOLU

Dünya ve âhiret hayatını, amacına uygun değerlendirmek için dur­madan çalışıp yorulmak gerekir. Zorluktan kolaylığa geçişle dâvanın bit­tiğini, mücadelenin sona erdiğini sanmak çok yanlıştır. Aynı zamanda âhi­ret için hazırlanma, dünyayı terketmeyi; dünyayı kazanmaya çalışmak da âhireti ihmal etmeyi gerektirmez. Bunun gibi, farz ibâdeti yerine getirmek, başka ibâdetleri bırakmayı; dünyanın bir işini tamamlamak, başka işlere ve konulara ilgisiz ve bilgisiz kalmayı mubah kılmaz. Çünkü Kur’ân’a göre, hayat baştan sonuna kadar bilinçli, düzenli, dengeli, verimli ve yararlı hareketten ibarettir. Hareketsiz bir hayat ölgün ve karanlıktır. Bu gerçeği dikkate alan ilim adamlarının güzel bir sözü de şudur: «İslâmiyette emek­lilik yoktur. Kişi çalışma, araştırma, hizmet verme, faydalı olma gücünü kendinde taşıdığı sürece mesleğinde hareket sağlamakla emrolunmuştur. » Aksi halde âtıl bir hayatla iç komaya girme dönemi başlar. Nitekim Allâme Zemahşerî bu âyeti tefsîr ederken şu bilgiyi vermiştir: «Cenâb-ı Hak ge­çen nîmetlerini sayıp döktükten ve az yukarıdaki vaadlerini sıraladıktan sonra kulunu, şükürde bulunmada, ibâdeti yerine getirmede bütün gü­cünü ortaya koymaya ve bu hususta yorulmaya; bunların bir kısmını bir kısmıyla bağlantılı kılmaya; iş ve ibâdetini, şükre ve (doğruya, hakka) yönelmesini devama, bunların birbirini izlemesine ve böylece hiçbir vaktini bu gibi davranışlardan boş bulundurmamaya sevk etmektedir. » Şöyle ki:

a) Bir ibâdeti yerine getirip tamamlayınca, arkasından bir diğerine yönelmek,

b) Namazı edâ edince arkasından duâya yönelip gayret sarfetmek,

c) Savaş bitince, savaş hazırlıklarını düşünüp harekete geçmek,

d) Dünya işini bitirince namaza kalkıp yoruluncaya kadar onu sürdür­mek,

e) Bir işi bitirince, yoruluncaya kadar bir diğer işe başlamak..

Şaʹbî diyor ki: «Kişinin bir şeyle meşgul olmayıp oturması veya din ve dünyasına yaramayan, fayda sağlamayan bir şeyle uğraşması, onun beyinsizliğinin, aklının hafifliğinin ve gaflete boğulduğunun delili sayılır. »

Nitekim Hz. Ömer (R. A. ) şöyle demiştir:

«Doğrusu sizden birinizin bomboş oturup ne dünya işinde, ne de âhi­ret amelinde bulunmamasını hiçbir zaman hoş karşılamam!. »

YALNIZ ALLAHʹA RAĞBET EDİP OʹNA YÖNELMEK

Cenâb-ı Hak kudret ve saltanatıyla, rahmet ve adâletiyle, hikmet ve ilmiyle hem dünyamızı, hem de âhiretimizi kuşatmıştır. O’nun bu yüce te­cellisinin kapsamı dışında kalan bir şey yoktur ve böyle bir şey düşünü­lemez de.. O halde her şey Oʹnun eseridir ve ancak Oʹnun kudretini yan­sıtır. Kulluğun en yüksek mertebesi, Cenâb-ı Hakkʹın varlığının damgasını her şeyde görüp sezmek ve bu manayla her hâl-ü kârda Oʹna yönelmek, yalnız O’na rağbet etmektir. Şüphesiz bu mertebeye erişenler az olmakla beraber hiçbir çağda dünya onlardan boş kalmamıştır.

Bunun gibi peşpeşe inen ve önceden hazırlanıp yararlanma düzeyine getirilen ilâhî nîmetlere karşı şükrün gereğine işâretle, bunca ilâhî rahmet ve inâyetten sonra şükre ve ibâdete yönelmede daha da azimli ve kararlı olmanın lüzumu belirtiliyor. Sonra da her iş ve durumda Cenâb-ı Hakk’a rağbet edip sadece Oʹnun fazl-ü keremini dilemek emrediliyor ki, bu çok kapsamlı bir anlam taşımaktadır. Şöyle ki:

a) Dünya işlerinde baş gösteren sıkıntıların yavaş yavaş kalkacağı,

b) Dinin teblîğ ve neşredilmesinde kalp ve kafaları aydınlatmak için daha olumlu ortamın doğacağı ve birtakım imkânların gerçekleşeceği,

c) Aralıksız soğuk ve sıcak savaşı sürdüren; dolaylı dolaysız saldırı­larda bulunan din düşmanlarına karşı zafer elde etmenin gerçekleşeceği,

d) Ekonomik sıkıntı içinde bulunan mü’minlerin yakın gelecekte eko­nomik güç kazanacağı inanç ve umuduyla ancak Rabbına yönelip rağbet et; sadece O’nun yardımını dile. O sonsuz kudret sâhibi nasıl senin göğ­sünü açıp genişlettiyse, belini büken yükü kaldırdıysa; adının, sanının yük­selmesini sağladıysa, öylece inanıp umduğun nîmetleri de sana ve müʹminlere verecektir. Bunun için Rabbına olan rağbetini artır da artır..

Âyette geçen «ferğab» fiili, emir ifade eden «rağğib» şeklinde de okun­muştur. Buna göre, «insanları, İslâm’ın ferahlatıcı, huzur ile güven veri­ci, hayatı baştan sona düzenleyici havasını estiren Cenâb-ı Hakk’a rağ­bet ettir; bu doğrultuda teblîğ ve irşadını sürdür» manası ortaya çıkar.

DÜNYA HAYATINDA MÜ’MİN İÇİN ÜÇ BÜYÜK KALICI NÎMET

1- Daralan göğüslerin açılıp ferahlaması,

2- Ezici, belleri bükücü dünyevî dağdağanın kalkması veya hafifle­mesi,

3- Gelecek kuşaklara örnek alınacak güzel bir isim, silinmez bir iz bırakılması..

Şüphesiz bu üç nîmetin madalya misali iki yüzü vardır: Biri bütünüy­le dünyevî maksatlara, diğeri ise her iki hayatı İlâhî murada göre düzen­lemeye yönelik bir anlam taşımaktadır.

Birincisi maddecilerin, inkârcı ateistlerin, putperest sapıkların amaç seçtiği ve elde etmek için çırpınıp durdukları, bu uğurda her türlü kutsal değeri feda ettikleri bir başarıdır(!) ki, ilgili âyetin kapsamı dışında kal­makta ve Allah yanında hiç bir değer taşımamaktadır.

İkincisi, Hakk’a inanıp yalnız O’na, O’nun kerem ve güzelliğine, rah­met ve lûtfuna, inâyet ve ihsanına yönelen mü’minlerin amacıdır ki, ön­ce Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’den yana tecelli etmiştir.

Kendini bu üç nîmete lâyık olma çizgisine getirende İlâhî hidâyete mazhar olan mü’minler için müjde anlamında bir mesaj söz konusudur: Sıkıntıdan sonra mutlaka genişlik, kolaylık ve ferahlık vardır. O halde sı­kıntılı günlerde de ferahlık duymak, yani o ümidi bütün ölçüleriyle besle­mek ve Allah’a daha çok rağbet etmek gerekir. Nitekim ashab-ı kirâmın inanç ve âdeti böyle idi; onlar sıkıntıya düştükleri zaman sevinip ferahlık duyar; ferahlı günlerinde ise biraz da üzülürlerdi. Bunun sebebi kendile­rinden sorulduğunda, şu cevabı verirlerdi: «Çünkü Cenâb-ı Hak, şüphe­siz ki zorluk ve sıkıntıyla beraber kolaylık vardır buyurmuştur. » Böylece ferahlı günlerin, kolaylık estiren havanın hep devam edeceği de söylene­mez. Zira insan hayatı hep zıdlarla doludur ve beşikle mezar arasındaki yol da düz değildir.

Arkasından ibâdeti, din ve dünya işlerini İlâhî tâlimata göre sürdür­menin, hayatı bu yüksek değerlerle hareketli kılmanın, imân doğrultusun­da aksiyon adamı olmanın hep Allahʹa yönelip Oʹna rağbet etmenin ve insanları bu güzel gâyeye dâvet etmenin lüzumu belirtiliyor.

İnşirah Sûresi, zorluk ve sıkıntıdan sonra kolaylığın olacağı müjde­lenerek ve ferahlık başlayıp sıkıntı kalktığında da Cenâb-ı Hakkʹa rağbe­te devam edilmesi emredilerek noktalandı. Tîn Sûresiʹne, «Emîn Belde olan Mekke»ye yemin edilerek başlanıyor ve o kolaylık ferahlık günlerinin bir gün Emîn Belde’nin fethiyle arzulanan çizgiye ulaşacağına işaret edili­yor. Böylece iki sûre arasında tamamlayıcı bağların bulunduğu dolaylı şekilde belirtilmiş oluyor.