ŞEMS SÛRESİ
Sûrenin tamamı, ilim adamlarının ittifakıyla Mekkeʹde inmiştir. (Tefsir-ü Fethi’l-Kadir: 4/447- Tefsîr-i Kurtubî: 20/72)
Birinci âyetiyle Güneş’e ve onun kuşluk vaktindeki parlaklığına yemin edilerek konuya giriş yapıldığından, bu mânaya delâlet eden «Şems» aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Âyet Sayısı: 15
Kelime »: 54
Harf »: 246 (Nizamuddin Nisâbûrî/ Tefsirü Garâibiʹl-Kurʹân: 30/47)
Hz. Büreyde (R. A. )den yapılan sahîh rivâyete göre: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yatsı namazında Şems Sûresiʹyle benzeri uzunlukta olan sûreleri okurdu. » (Sünen-İ Nesâî)
İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyete göre: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona, sabah namazında «Veʹlleyli izâ yeğşâ» ile «Ve’ş-Şemsi» sûrelerini okumasını emretmiştir. » (Taberânî)
Beyhakî’nin eş-Şa’b’de Ukbe b. Âmir (R. A. )den yaptığı rivâyete göre; adı geçen şöyle demiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bize kuşluk namazını, bu namazın hikmetini yansıtan «eş-Şems» vb bir de «ed-Duha» sûreleri’ni okumamızı emretti. » (Beyhakî)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Cenâb-ı Hakk’ın mutlak tasarrufuna ve kusursuz düzenine delâlet eden 8 belgeye yemin edilerek düşünce ufkumuz genişletiliyor ve aynı zamanda insan aklına ışık tutularak hareket noktası belirleniyor.
2- Kendini küfür, nifak ve günahlardan arındıranların kurtulacağı; arındırmayanların ise, hüsrâna uğrayacağı konu ediliyor ve yönlendirici bilgiler veriliyor.
3- Ruhlarını ve vicdanlarını, aynı zamanda kalplerini inkâr, azgınlık ve ahlâksızlıkla kirletip karartarak İlâhî sınırı aşan Semûd Kavmi’nin hazîn ve ibretli âkibeti misâl veriliyor. Böylece haddini aşan bir şeyin zıddına dönüşeceğine işârette bulunuluyor.
4- İmân nîmetine gönül kapısını açmadan ölenlere Cenâb-ı Hakkʹın âhirette vereceği azaptan aslâ endişe duymayacağı konu ediliyor ve böylece O’nun her işinin hikmet ve adâletle yürütüldüğüne işâretle kimselere zulmetmiyeceği bildiriliyor.
5- Sâlih Peygamber’in «Deve Muʹcizesi» misal verilerek son uyarılar yapılıyor.
MEÂLİ:
1- Güneş’e ve onun kuşluk vaktindeki parlak aydınlığına,
2- (Güneş’ten ışık alıp) ona tabiʹ olduğu zaman Ay’a,
3- Güneşi açıp ortaya çıkardığı zaman gündüze,
4- Güneşi örtüp bürüdüğü zaman geceye,
5- Göğe ve onu yapıp kurana,
6- Yere ve onu yapıp döşeyene,
7- Nefse ve onu düzenleyip biçimlendirene,
8- Sonra da ona fenalıklarını ve (bunlardan) sakınmasını ilhâm edene yemîn olsun ki,
9- Kendini (inkâr ve günah kirlerinden) arındıran kimse, gerçekten korktuğundan kurtulup umduğuna ermiştir.
10- Ve kendini (inkâr ve günah ile) örtüp (karanlıklara) gömen kimse cidden hüsrâna uğramıştır.
İLGİLİ HADÎSLER
Hz. Ali (R. A. ) diyor ki:
«Bakiʹüʹl-Garkad mezarlığında bir cenâzenin defninde bulunuyorduk. O sırada Resûlüllâh (A. S. ) gelip oturdu; biz de Onun etrafında toplanıp oturduk. Resûlüllahʹın (A. S. ) elinde bir çubuk bulunuyordu. Düşünceli bir halde o çubuğu toprağa dokundurarak birtakım çizgiler çizmeğe başladı ve sonra şöyle buyurdu:
«Sizden hiçbir kimse ve yeni doğan hiçbir nefis (can) yoktur ki, Cenâb-ı Hak onun için Cennetʹteki ve Cehennemʹdeki yerini yazıp takdîr etmiş olmasın ve mutlâka her nefsin (kişinin) şakî ve saîd (mutsuz ve mutlu) olduğu da yazılmıştır. »
Bunun üzerine bir adam dedi ki:
- Ya Resûlellah! Bu durumda yazılan (kaderimiz) üzerinde durup ameli, (ibâdeti) terketmemiz gerekmiyor mu?
Resûlüllâh (A. S. ) ona şöyle cevap verdi:
- Saadet ehlinden olan kimse, saadet ehlinin ameline; şekavet ehlinden olan da şekavet ehlinin ameline (muvaffak olup) gidecektir.
Sonra da Resûlüllâh (A. S. ) devamla şöyle buyurdu:
- Artık siz amel etmeye devam ediniz. Zira herkes ne için yaratılmışsa, o ona kolaylaştırılır: Saadet ehline, saadet ehlinin ameli kolaylaştırılır; şekavet ehline ise, şekavet ehlinin ameli kolaylaştırılır. » (Müslim/kader: 7)
Câbir (R. A. ) diyor ki:
«Süraka b. Mâlik b. Cüʹşum (R. A. ) gelip şöyle haber verdi:
- Ya Resûlellah! Bize dinimizi açıkla: Sanki biz şu anda yaratılmışız da hiçbir şey bilmiyormuş gibiyiz. Bugünün ameli nedir? Kalemlerin yazıp (mürekkeplerinin) kuruduğuyla ilgili takdirlerin cereyanına göre midir, yoksa karşılaşacağımız olaylara, işlere göre mi (her şey yazılıp takdîr ediliyor)?
Onun bu sorusuna Resûlüllâh (A. S. ) şu cevabı verdi:
- Hayır, kalemlerin yazıp (mürekkeplerinin) kuruduğuna ve takdirlerin cereyanına göredir?
Bunun üzerine adam tekrar sorma ihtiyacını duydu:
- Öyleyse amel ve ibâdetler ne için yapılıyor?
Peygamber (A. S. ) ona:
- «Amelde bulunmaya devam ediniz. Zira herkes (ne için amel edecekse, o ona) kolaylaştırılmıştır» buyurdu. (Müslim/kader: 8)
Resûlüllâh (A. S. ) bir başka hadîslerinde şöyle buyurdu:
«Şüphesiz ki adam uzun süre cennet ehlinin amelini işler. Sonra onun bu ameli, cehennem ehlinin ameliyle son bulup noktalanır (ömrünün son yıllarında bâtıla yönelip cehennem ehlinin amelini işlemeye başlar). » (Müslim/kader: 8)
Açıklama:
Kalemlerin yazıp mürekkeplerinin kuruduğu, takdirlerin cereyan ettiği kaza ve kader İlâhî ilmin kesin tesbitine göre düzenlenmiştir. Öyle ki, Cenâb-ı Hak kullarını, yaratıp hangi ortam ve şartlar içinde bulunacaklarını ve ne gibi inanç ve amele yönelip hayatlarını değerlendireceklerini önceden bilip tesbit etmiş ve ona göre yazmıştır. Onun ilmi ve tesbiti yanılmayacağına göre, yazdığı ve takdîr ettiği her olay ve amel aynen gerçekleşir.
Nitekim diğer sahîh bir hadîste bu konuya açıklık getirilerek şöyle buyurulmuştur:
«Doğan her çocuk fıtrat (din ve Allah duygusu, mayası) üzere doğar. Sonra da ana-babası onu ya yahudîleştirir, ya hıristiyanlaştırır, ya da mecûsîleştirir. Nasıl ki hayvan azası tam yerinde bir yavru doğuruyor ve onda bir organ eksikliği görmüyor ve hissetmiyorsanız, (doğan çocuk ta öyle.. )» (Buharî/cenâiz: 79, 92, tefsîr: 30, kader: 3- Müslim/kader: 22, 24- Ebû Davud/sünnet: 17- Ahmed: 2/233, 275, 315, 347, 393)
Kader konusuyla ilgili olan bu âyetleri burada kısaca açıklarken detayına inmeğe gerek görmedik. Çünkü Tefsirimizin birçok yerinde konuya ağırlık vermiş ve gerekli açıklamayı yapmış bulunuyoruz. O bakımdan fazla bilgi edinmek isteyenlerin tefsirimizi iyice gözden geçirmeleri ve özellikle Ra’d Sûresi 39. âyetin tefsîrine; sonra da En’am Sûresi 39, Nisa Sûresi 88, 143, Aʹraf Sûresi 178, 186, Ra’d Sûresi 33, Kehf Sûresi 17, Zümer Sûresi 23, 36, Ğâfir Sûresi 33, Şûrâ Sûresi 44. âyetlerin tefsirine bakmaları tavsiye olunur.
İLÂHÎ NİZAMA DELÂLET EDEN SEKİZ BELGE
«Güneş’e ve onun kuşluk vaktindeki parlak aydınlığına; (güneşten ışık alıp) ona tabi’ olduğu zaman aya, güneşi açıp ortaya çıkardığı zaman gündüze… yemin olsun ki.. »
Cenâb-ı Hak önce iki önemli olaya dikkat çekmek ve insanın kendi başına terk edilmediğini bildirmek için kalbini küfür ve günah kirlerinden arındıran kimsenin kurtulduğunu; bunun aksine kendini küfür karanlığına sokup kalbini karartan kimsenin hüsrana uğradığını beyân buyurmaktadır. Zira dünyaya gözünü açıp ergenlik çağına ayak basan her kişinin önünde, biri saadete, diğeri şekavete uzanan iki yol bulunur. Kâinat düzeninde kendi yerini, hilkat kitabında kendi vazifesini bilip anlayan ve eşya üzerinde İlâhî kudretin alâmetini müşahede edenler saadet yolunu tutarlar ve böylece arına arına ikinci hayata yönelirler. Başıboş, gayesiz, amaçsız yaratıldığını sanıp hayat dizginini nefis ve İblîsʹin eline vermek suretiyle kalbini karartanlar ise şekavet yolunu seçip ikinci hayata bedbaht olarak yönelmiş bulunurlar. Ölmeden önce tevbe edip Hakkʹa dönenler için kapılar açık tutulmakta ve Allah’ın çok merhametli, çok bağışlayan bulunduğu bildirilmektedir.
Böylece Cenâb-ı Hak, dünyaya gelen her kişinin bu iki yoldan birini seçmekte serbest bırakıldığına, ancak yanlış yola girmesin diye insanoğlunu akıl, zekâ, irâde ve idrâk gibi yeteneklerle donatılmakla birlikte bir de ona kitap indirildiğine ve peygamber gönderildiğine işârette bulunarak sekiz önemli olaya yemin etmektedir. Şöyle ki:
1- Güneşe ve onun kuşluk vaktindeki parlak aydınlığına..
Güneşe ve onun dünyamızı aydınlatıp renklendiren ışınlarına yemin edilerek, onun iki özelliğine işârette bulunulmaktadır:
Birincisi, güneşle dünyamız arasındaki mesafenin çok ince hesaplara ve fiziksel kanunlara dayalı olarak sâbit tutulması; dünyamızı saran atmosfer tabakasında belli nisbetlerde yer alan gazların, özellikle ozon tabakasının güneş ışınlarını zararsız hale getirmek için birer filtre vazifesi yapması ve sonra da bu mükemmel düzenlemenin her yönüyle ve ünitesiyle Allahʹın varlığına ve birliğine delâlet etmesidir.
İkincisi, büyük bir lütuf olarak güneşin, başta insan olmak üzere bütün canlılara ardı arkası kesilmeyen nîmet kılınmasıdır. Şüphesiz her canlı hilkat ve türünün özelliğine göre bu nîmetten nasîbini almakta ve böylece neşv-ü nema imkânı bulabilmektedir. Bu da kusursuz bir kudretin tecellisini yansıtmakta ve hiçbir şeyin boş, anlamsız, hikmetsiz, düzensiz ve plânsız yaratılmadığına delâlet etmektedir.
Öyle ki: Güneş bugünkü uzaklıktan biraz fazla veya az durumda olsaydı, mevcut hayatın devamı mümkün olmazdı. Son yıllarda insanların kullanmakta oldukları birçok kimyasal maddelerin neler doğuracağını zamanında bilip kontrol edememelerinden dolayı atmosferdeki dengenin bozulduğunu, ozon tabakasının delindiğini görüyoruz. Bu olay bize neleri hatırlatmaktadır? Her şeyin belli kanunlara ve en ince hesaplara göre ayarlanıp hizmete sevk edildiğini göstermiyor mu? Bilhassa püskürtücü gaz olarak kullanılan organik bileşikler -ki bunlara «Klorofuorcarbonlar» denilmektedir- sözü edilen tahribatı yapmakta ve kurulu İlâhî dengeyi bozmaktadır. Ciddi tedbir alınmaz da ozon tabakası İlâhî plân ve proğramda yer aldığı ölçü ve nisbete döndürülmezse, sonuç çok vahim olur. Morötesi ışınların kanser dahil birçok öldürücü hastalıklar doğurması kaçınılmaz olur.
«Duhâ», çok yönlü bir kavramdır. O bakımdan üzerinde durularak birtakım tesbit ve yorumlar yapılmıştır. Şöyle ki:
a) Güneş ışınları ve parıltısı,
b) Güneşin çekiciliği, zînet ve güzelliği,
c) Gündüzün tamamı,
d) Güneşin sıcaklığı, yani sarfettiği enerjisi,
e) Güneşin açıklığı ve aydınlığı..
Güneş’in doğmasından bir süre sonra daha parlaklaşıp belirginleşmesi dikkate alınarak kuşluk vaktine «Duhâ» denilmiştir. Bu durumda namaz kılmak için de artık kerahet vakti geçmiş kabul edilir. Bu, doğu ufkunda güneşin doğduktan sonra bir mızrak boyu yükselmesiyle takdir edilir ve yaklaşık 30-40 dakikalık bir süreyi kapsar. Ondan sonra kaba kuşluk vakti girer.
Güneş sistemi yaratılalıdan beri belli bir düzenlemeye bağlı kalarak hareketini sürdürmektedir. Bir milimetre olsun sapması veya şaşması söz konusu değildir. Bir saniye ileri veya geri kalması da düşünülemez.
2- Güneşʹe uyduğu zaman Ay’a..
Ayın gerek kamerî ayın ilk yarısında, gerekse sonunda güneşin batmasına tabi’ olarak bedir ve hilâl şeklinde görünmesi şüphesiz ki kâinatın ve özellikle güneş sisteminin kurulu bir düzene ve şaşmayan hesaba göre hareket ettiğinin başlıca delillerinden biridir.
«Tülv» kökünden gelen «telâ» fiilinin birkaç manâya delâleti söz konusudur:
a) Tabi’ olmak (uymak),
b) İktibas edip almak..
Nitekim el-Ferrâ’ bu cümleyi, ayın güneşten ışık alıp yansıtmasıyla yorumlamıştır. (el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/73)
c) Doğrulup tepsi gibi yuvarlak bir görünüm almak.
Böylece ayın daha çok şu iki dönemde güneşe tabi’ olup onun ışığını alıp yansıtması söz konusudur: Birincisi, kamerî ayın ilk yarısında; İkincisi, sonunda.. Birinci dönemde her gün biraz daha artarak dolunay oluncaya kadar güneşe uyup onun ışığını alıp yansıtır. İkinci dönemde ise, her gün biraz eksilerek ona uymaklığını sürdürür.
Âyetin delâletinden bu iki dönem anlaşılmakta ve böylece kusursuz bir düzenlemenin ezelî plânla gerçekleştiğine işâret edilmektedir.
Bu anlatımla ayın ışık kaynağı olmadığına; ışık ve enerji kaynağı olan güneşe uyup ışık aldığına dolaylı şekilde temas edilerek araştırıcılara ana fikir verilmektedir.
Gerek güneşin parlak ışığına, gerekse ona uyup ışık alan aya yemin edilmesi, bu iki olay üzerinde dikkatle durup ilmî araştırma yapmamızı ilham etmekte, kâinatın çok dakik bir saat gibi belli hesaplara ve kanunlara bağlı kılınarak hareket halinde bulunduğuna işârette bulunulmaktadır.
3-4- Güneşi açıp ortaya çıkardığı zaman gündüze..
Gündüzün açık olarak ortaya koyduğu şey ne olabilir? Zira «celâ» fiilinin sonunda gelen te’nis zamiri bulunuyor ki bunun merciini belirlemek söz konusudur. İlim adamları üç yorum ortaya koymuşlardır:
a) el-Ferrâ ve Kelbî âyette «zülmet» anılmadığı halde, onun mukadder olduğunu varsayıp zamirin ona raciʹ olduğunu belirtmişlerdir. Bu yorum, dünyanın kendi ekseni etrafında batıdan doğuya doğru hareket ederek döndüğüne ve bu dönüşüyle meridyenlere göre kademe kademe karanlığı açtığına işâret sayılır.
b) Sözünü ettiğimiz zamir güneşe raci’dir. Zira hem «güneş» ismi anılmıştır, hem de gündüzleyin güneşin cirmi ortaya çıkmaktadır. O bakımdan biz âyetin meâlini buna göre yapmayı uygun gördük.
c) Gündüzün başlamasıyla mevcut aydınlıkla yeryüzünde geceleyin yuvalarında, inlerinde gizlenen hayvanların ortaya çıkması söz konusudur. Yani gündüz onların üzerindeki karanlık perdesini açıp kaldırmaktadır. Bu sebeple canlıların her yeni günle birlikte yeni bir hayata başladığına ve bunun için de gece ile gündüzün düzenli olarak birbirini izlemesinin lüzumuna işâret vardır.
Nitekim gündüzün aydınlığından sonra o aydınlığı örten geceden söz edilmesi buna delâlet etmekte ve düşünce ufkumuzu genişletmektedir.
5- Göğe ve onu yapıp kurana..
«Gök» olarak çevirisini yaptığımız «semâ», bu mânada çok yaygın olmakla beraber, «bulut», «tavan» ve «gölgelik» gibi manâlarda da kullanılmaktadır. Ancak konumuzu oluşturan bu âyette birinci mana söz konusudur.
Göğün bina edilmesi, yani yapılıp kurulması, düzenlenip dengede tutulması hem bir plânın, hem de plânlayıcının varlığını zorunlu kılmaktadır. Fezadaki cisimlerin ve o cisimlerin yer aldığı sistemlerin kusursuz hesaplarla, şaşmayan fiziksel kanunlarla düzenlendiği kesinlikle ortaya çıkmakta ve tesadüflerin bunda yeri ve tesiri olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim günümüze kadar astronomiyle ilgili bilimsel çalışmalar, tesbitler hayli mesafe almış ve gerek güneş sistemi, gerekse yıldız kümeleri üzerinde yapılan ilmî araştırma ile kâinatın mükemmel bir plân dahilinde kurulduğu şüpheye yer vermiyecek kadar kesinlik arzetmiştir. Son yıllarda astrofizik üzerindeki çalışmalar da hep bu sonucu doğrulamakta ve İlâhî beyânın doğruluğunu ortaya koymaktadır.
O bakımdan Cenâb-ı Hak bu âyeti, Nâziât Sûresi 27, 28. âyetlerle şöyle açıklamaktadır: «Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? (Allah) onu inşa edip var kıldı; tavanını yükseltti de ona (en uygun) düzen ve dengeyi sağladı. »
Şüphesiz kâinatın büyüklüğü tasavvurlarımızı aşmakta ve rakamlarla ifade edilemiyecek bir azamet arzetmektedir. O kadar ki, yıldızlar arasındaki uzaklıkları bile kilometre ile anlatmaya kalkışacak olursak az sonra aklımız karışmaya başlar. Bu bakımdan astronomide «Işık Yılı» adı verilen daha büyük bir uzunluk birimi kullanılır. Bir ışık yılı, ışığın bir yılda aldığı yol boyudur. Işığın saniyede 300.000 km. hızla yayılıp mesafe katettiğine bakınca kâinatın büyüklüğü hakkında bir fikir edinmiş oluruz. O kadar ki, modern teleskoplarla yapılan araştırmalar, bizden milyonlarca, milyarlarca ışık yılı uzakta olan yıldızların bulunduğunu ortaya koymuştur.
Şüphesiz bu, kâinatın ne kadar büyük olduğunu göstermeye kâfi delildir.
«Sidretü’l-münteha» madde âleminin son sınırı olarak Resûlüllâh (A. S. ) tarafından haber verilince ve Arş’ın, Kürsîʹnin, Cennet ve Cehennem’in bu sınıra yakın yerde yer aldıkları açıklanınca, bunların dünyamıza ne kadar uzak olduğunu anlatmaya gerek kalmıyor. Arş en büyük sistem ve merkez olarak en yüksek düzeyde çekim kuvvetine sâhiptir ve bütün sistemler bir zincirin halkaları gibi birbirine yine çekim kuvvetiyle bağlanmakta ve bîr ucu Arş’a dayanmaktadır. Sidretü’l-münteha madde âleminin son sınırı olunca, ondan sonra mâna âlemi başlamaktadır ki kâinatı çepeçevre kuşatmakta ve her zerre üzerinde ilâhî kudreti hâkim kılmaktadır. Mi’rac Gecesi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in bedenî ruhuna dönüşerek bir bakıma zaman ve mekân kayıtlarından kurtulup madde âleminin sınırını aştığı, mana âleminde belirlenmiş bir çizgiye kadar yükselip İlâhî hitap ve iltifata mazhar kılındığı bir gerçektir. Ancak o âlemin keyfiyetini bilmemiz ve Resûlüllahʹın (A. S. ) bize izah etmesi bir bakıma mümkün değildir. Çünkü o âlem bütünüyle İlâhî Celâl ve Cemal sıfatlarının aralıksız tecellisiyle dopdoludur. Madde âleminde ona misal teşkil edecek tecellileri göremediğimiz, bilemediğimiz için keyfiyetini de anlayıp kavramamız söz konusu değildir.
Aynı zamanda hem kâinat kendi bütünlüğü içinde hareket halindedir, hem de onda yer alan cisimler... Meselâ Samanyolu’nun saniyede 320 km. hızla kendi etrafında döndüğü, yapılan astronomik çalışma ve tesbitlerden anlaşılmış ve onun bu dönüşünü 200 milyon yılda tamamlayabildiği hesaplanmıştır. İşte bu kadar büyük bir kâinatı yaratıp denge ve düzende tutan Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudreti karşısında kendi aczimizi anlayıp idrâk etmekten ve alnımızı yere koyup O’na secde etmekten başka ne söyleyebiliriz?
6- Yere ve onu yapıp döşeyene..
Yeryüzünün insanlar için döşenip hazırlanması da Cenâb-ı Hakk’ın varlığının ve birliğinin ayrı bir belgesi sayılır. Hilkat kanununa göre insan hayatı için lüzumlu bütün şartlar ve kaynaklar önceden hazırlanmıştır. İlk insan Adem (A. S. ) dünyaya indirildiği zaman, hayat için gereken her şey yaratılıp belli ölçüde düzenlenmiş bulunuyordu. O bakımdan «yaşadığını idrâk»le, «neden yaşadığını, niçin dünyaya getirildiğini, bundan sonra nereye gideceğini ve kendisinden beklenilenin neler olduğunu idrâk» arasında çok büyük fark vardır. Yeryüzünün her yanı, her kaynağı ve her yönüyle insanın hizmetine verilmesinin hikmeti nedir? Tesadüfler mi bu kadar kusursuz bir hayat düzenini oluşturmuştur? Bu mümkün müdür? İşte Şems Sûresiʹnin baş kısmında sıralanan sekiz büyük belge bütün bu soruların cevabını net biçimde vermekte ve insanı hakikati anlayıp idrâke çağırmaktadır.
«Yerin yayılıp döşenmesi» iki şekilde yorumlanabilir:
a) Yeryüzü başta insanoğlu olmak üzere canlıların yaşamasına elverişli şekilde hazırlanıp yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla döşenmiştir.
b) Yeryüzü bir portakal şeklinde yaratılıp düzenlenmiştir. Üzerindeki dağlar, dereler, engebeler onun büyüklüğüne nisbetle portakalın kabuğundaki girinti-çıkıntılar gibidir. Nitekim çok yüksekten çekilen fotoğraflarda bu husus rahatlıkla müşahede edilmektedir.
Yerküre’nin insan hayatı için bütün şart ve imkânları en ölçülü ve dengeli biçimde kendinde taşıması, tesadüflerin biraraya gelmesiyle değil, çok yüksek bir kudretin halk ve icadıyladır. O bakımdan her düzen ve dengede, her nisbet ve takdirde O’nun hilkat kaleminin satırları bulunmakta ve her satır insanoğlunun aklına, idrâkine seslenmektedir.
Böylece Cenâb-ı Hak insan neslinin belirlenmiş süreye kadar devamını sağlamak için onun kudretinin yetmiyeceği kaynakları, şartları ve imkânları vücuda getirmiş; onun kudretinin yeteceği hususları da ona bırakmıştır. Artık insan akıl, zekâ ve idrâkiyle mevcut düzen ve kaynaklardan, şart ve ortamdan yararlanma yollarını ararken İlâhî denge ve düzeni bozmamaya dikkat etmek zorundadır. Aksi halde kendi yaşama şartlarını bozup değiştirmiş olur ki bunun sonu felâketle noktalanır.
7-8- Nefse ve onu düzenleyip biçimlendirene.. Sonra da ona fenalıklarını ve (bunlardan) sakınmasını ilhâm edene yemin olsun ki..
Âyette geçen «nefis» tabiri üç manâya delâlet eder:
1- Sonundaki «tenvîn» tefhîm için olursa, ya özel bir kişi söz konusu olur ki, o, Âdem (A. S. ) veya Hz. Muhammed (A. S. )dır veya özel bir zümre söz konusudur ki, bu seçkin düzeyde olan peygamberlerdir.
2- Tenvîn ve tefhîm cins için olursa, canlıların en seçkini olan insanlar söz konusudur.
3- Tenvîn, «teksîr» için olursa, bütün canlılar söz konusudur.
Ancak ikinci mâna siyak ve sibakın seyrine daha uygundur.
İnsan hem hayvanî, hem de melekî sıfatların birleştiği ayrı bir canlıdır. Ruhu yüce âlemdendir ve melekî sıfatlardan bir kısmıyla donatılmıştır. Bedenî ise aşağı âlemdendir ve hayvanî sıfatlarla içiçedir. Böylece insan, zıtların birleştiği müstesnâ bir canlı olarak «ahsen-i takvîm» düzeyinde bulunuyor. Ancak o bu düzeyde kendi haline bırakılmamış; aklına ışık tutan, duygu ve düşüncesini doğruya, iyiye yönelten; yaratanını ona sıfatlarıyla tanıtan, ikinci hayattan haber veren; hayır ve şer yollarını tanımlayan kitap indirilmiş ve peygamber gönderilmiştir.
Böylece insanoğlu, bu yardımcı ve yol gösterici faktörler çizgisinde hareket ederse, melekî sıfatlarına ağırlık kazandırmış olur. Aksine bir yol izlerse, hayvanî sıfatlarına ağırlık vermiş olur ki, bu onu «ahsen-i takvîm» düzeyinden aşağı indirir.
Sekizinci âyette «ilhâm» kökünden gelen «elheme» fiili kullanılmıştır. İlhâm çok yönlü bir kavramsa da burada ya tarîf, ya da tebyîn anlamınadır. Cenâb-ı Hak, indirdiği kitap ve gönderdiği peygamber vasıtasıyla insana günah ve isyanı, iyilik ve kötülüğü, ibâdet ve taâti, dünya ileʹ âhiret hayatını mutluluk çizgisinde tutmayı, ruhun muhtaç bulunduğu mânevî gıdayı târif edip açıklamış ve böylece ileride bu târîflere uymayıp hayatını nefsanî arzuları doğrultusunda berbat edenlerin itirazda bulunmalarına açık kapı bırakmamıştır. Kaldı ki akıl, zekâ ve idrâk bu gerçekleri ve konuları, ölçü ve târîfleri anlayıp kavrayacak ve hikmetine nüfuz edecek özellikte yaratılmıştır.
Diğer yandan konumuzu oluşturan bu âyetin anlatımından şu iki önemli husus ortaya çıkıyor:
a) İyilik ve kötülüğü, hayır ve şerri, helâl ve harâmı, ilâhî sınır ve ahkâmı; Allahʹtan korkup ibâdet ve taâtte bulunmayı yalnız akıl ile bilip anlamak, kavrayıp çözmek mümkün değildir. Zira aklın alanı sınırsız değildir; daha çok fizik âlemiyle ilgilidir. Hem insana has bir mahiyette hazırlandığı için mükemmel de değildir; insan kadar bu yeteneği de kusurludur. O bakımdan aklın bir yüzünü de fizikötesine, ilâhî hakikatlere çevirmek için semâvî kitaba ve hak peygambere ihtiyaç vardır ve bu son derece lüzumludur.
b) İnsana bu yetenek ve imkânlar verildikten sonra, artık o, iyi ve kötüyü, doğru ve eğriyi, sevap ve günahı seçmekte serbest bırakılmıştır. Nitekim bu incelik Bakara Sûresi 256. âyetle şöyle açıklanmaktadır: «Dinde hiçbir zorlama yoktur. Şüphesiz doğru eğriden, hak bâtıldan, hidâyet dalâletten, hayır şerden, imân küfürden (ayrılıp) açıkça ortaya çıkmıştır. »
O halde Cenâb-ı Hak, insanı hidâyete erdirmede kendi zât-i ulûhiyetine düşeni yapmış, gereken maddî ve mânevî araçları hazırlayıp vermiş, sonra da insanı kendi akıl ve idrâkiyle başbaşa bırakmıştır. Artık bu çizgide insan da kendine düşeni lâyıkıyla yerine getirmekle mükelleftir. İnsan hizmetine hazırlanıp sevkedilen tabii kaynaklar böyle değil midir? İnsanların hazırlayamayacağı kaynakları Cenâb-ı Hak hazırlamış ve onları işletip belli ölçüde yararlanmayı insanların akıl ve irâdesine bırakmıştır.
KENDİNİ ARINDIRANLAR FELÂH BULUR
«Kendini (inkâr ve günah kirlerinden) arındıran kimse, korktuğundan kurtulup umduğuna ermiştir. »
Sekiz kadar önemli olaya yemin edilip dikkat çekildikten sonra yeminin cevabı açıklanıyor; kimin kurtuluşa ereceği, kimin de hüsranda kalacağı belirtiliyor.
Bazı müfessirlere göre, kasem (yemin)in cevabı hazfedilen «le-tübâsünne» fiilidir. Zemahşerîʹye göre, yeminin cevabı mahzuf olan «le-yüdemdimenne» fiilidir. Bu takdirde âyetin tefsîri şöyledir: «Güneşe... and olsun ki, Allah, Semûd Kavmi’ni helâk ettiği gibi Resûlüllah’ı yalanlayan Mekke müşriklerini de helâk edecektir. Aynı zamanda her çağda yaşamakta olan inkârcı azgınlar da Cenâb-ı Hakk’ın bu hükmünden kurtulamıyacaktır. » Ancak birinci yorum daha uygun, siyak ve sibaka daha muvafıktır. Böylece Cenâb-ı Hak, ikinci hayatı yani âhireti inkâr edip dünya hayatını ona hazırlık dönemi olmaktan çıkartan nankör sapıklara seslenerek yolculuklarının devam edeceğini, kabrin ancak bir basamak veya ikinci hayata açılan bir pencere olduğunu ve sonra çürüyen bedenin yeniden, belli elementlerin bizce henüz bilinmeyen kanunlarla harekete geçirilerek biraraya getirileceğini ve hücrelerin oluşacağını, hücrelerin biraraya gelmesiyle insan vücudunun neşv-ü-nema bulacağını haber vermekte ve bunun mutlâka ve mutlâka gerçekleşeceğini sekiz şeye and içerek beyân etmektedir.
Kurtuluşa erenler kimlerdir?
Cenâb-ı Hak bunu en anlamlı ve özlü bir cümleyle açıklayarak, dindarlığın amaç ve hikmetine atıfta bulunmaktadır. O da nefsi her çeşit mânevî kirden temizleyip arındırmaktır; yani Allah’tan tertemiz olarak gelen ruhu yine tertemiz bir halde Yüce Yaratana göndermektir.
Mânevî kirlerden maksat, inkâr, tuğyan, ahlâksızlık ve her çeşit günah ve sapmadır. Kalbine imân cevheri yerleştirmeyen kimsenin bu kirlerden arınması, yani böyle bir basirete sâhip olması düşünülemez. Çünkü ruhun bütün kablo ve antenlerini harekete geçirip yüce âlemden feyiz ve ilham almasını, nur ve inâyet iktibas etmesini sağlayan, kalpteki imân cevheridir. Biz buna «imân pili»de diyebiliriz. Pille çalışan elektronik bir cihaz düşünün, içine pil yerleştirilmediği takdirde asıl fonksiyonunu ortaya koyma imkânına sâhip değildir. O bakımdan sözü edilen cihaz pilden ayrı tutulduğu sürece, yer işgal etmekten başka bir şeye yaramaz. İnsan ruhu da buna benzer, onu gerçek anlamda ve hikmetine uygun çalıştıran imândır. İmânı çekip alınca, nefis harekete geçer ve ruhu kendi arzuları doğrultusunda çalıştırmaya başlar. Böylece ruh, hedefinden saptırılır ve özelliğinin hilâfına bir faaliyet gösterir.
İlgili âyette, «kendini arındıran kimse» denilirken, bu incelikler söz konusudur. İmânsız arındırma mümkün değildir.
Hüsrâna uğrayanlar kimlerdir?
Bunun cevabı yukarıda verilmiş bulunuyor. Şöyle ki: Ruhu aslından uzaklaştırıp onu Hakkʹa imân akımıyla doldurup çalıştırmayanlar kendi fiili ve irâdeleriyle kendilerini ilâhî azâba hazırlamış olurlar. Dönüş yapmadıkları takdirde hayatları hüsrân ile noktalanır ve en büyük hüsrân da âhirette karşılarına çıkar.
Böylece ilâhî emir ve yasakların, tavsiye ve öğütlerin, tehdît ve tebşîrlerin, kıssa ve misallerin tamamı insanı sözü edilen kirlerden arındırmaya ve feyizlendirmeye; tertemiz bir ruh ile kalıcı mutlu hayata kavuşturmaya yönelik bulunuyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, kendini inkâr ve günah kirlerinden arındırıp tertemiz bir hayat sürme düzeyine getiren bahtiyar kişilerin kurtuluşa erişecekleri; aksine bir yol tutanların ise, hüsrâna uğrayacakları belirtilerek sekiz şeye yemin edildi ve böylece nankör sapıklar uyarılırken aklını ve idrâkini doğru yolda kullanıp imân cevherini kalbine yerleştirerek ömrünün her saatini ilâhî rıza doğrultusunda değerlendiren müʹminler de müjdelendi.
Aşağıdaki âyetlerle, peygambere büyücü, muʹcizeye sihir ve büyü diyen Mekkeli putperest şaşkınlar tehdît edilerek Semûd Kavmi’nin çok yanlış ve sakıncalı tutumu misal veriliyor. Olayların tekerrürüyle tarihin ve ilâhî hükmün tekerrür edeceğine işâretle ölmeden önce Hakkʹa yönelmeleri hatırlatılıyor.