TEVBE SÛRESİ
Kur’ân’ın dokuzuncu sûresidir. Medine’de inmiştir.
130 âyet, 4078 kelime ve 10488 harftir. (Lübabu’t-te’vîl)
Sûrenin on kadar ismi vardır. Tevbe ve Berat en meşhur ve yaygın olanlarıdır.
Sûrenin önemli bir kısmı tebük seferinden sonra inmiştir ki bu, Peygamberimizin (A. S. ) son gazasıdır.
Sûrenin baş kısmı, Mekke’nin fethinden hemen sonra hicrî 9. yılda inmiştir. O sebeple Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz inen bu âyetlerin hac mevsiminde Mekkeʹde toplananlara okunup duyurulması için Hz. Aliʹyi (R. A. ) görevlendirmiştir.
Buharîʹnin Bera’ b. Âzib’den (R. A. ) yaptığı rivâyete göre, Kurʹânʹdan en son inen, Tevbe sûresidir ve en son inen âyet de, Nisa sûresinin 176. âyeti olan; k e I â I e âyetidir. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 2/331)
TEVBE SÛRESİNİN ÖZELLİĞİ
Diğer sûrelerin başında besmele yer alır, bunda ise besmele konulmamıştır. Ama baş kısımda geçen beş âyetten sonra herhangi bir âyet veya bölüm okunmak istendiği zaman besmele ile başlanır.
İslâm düşmanlarına karşı bir uyarı ve ültimatom hükmünü taşıdığından BERAT; Tebük seferine, birtakım mazeretler ileri sürerek katılmayanların tevbesinin kabul edildiğini açıkladığından TEVBE sûresi denilmiştir.
SÛREYE BESMELE İLE BAŞLANMAMASININ SEBEBİ
Bu hususta farklı rivâyetler ve yorumlar vardır:
1- İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: Bunun sebebini Hz. Osman’dan (R. A. ) sorduğumda bana şu cevabı verdi: «Bildiğiniz gibi, sûreler birden bir bütün halinde inmezdi, parça parça inerdi. İnen her bölüm ve parçanın hangi sûreye ve o sûredeki hangi kısma konulacağını bizzat Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz belirler ve kâtiplere ona göre emir verirdi. Enfâl sûresi Medineʹde ilk inen sûrelerdendir. Berat ise, Kur’ân’ın en son inen sûresidir. Bu iki sûrenin kapsadığı konular arasında yakın bir benzerlik vardır. Ben bu sûrenin Enfâl sûresinin devamı olduğunu sanıyorum. Ancak Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu hususu bize açıklamadan vefat etti. O nedenle T e v b e sûresi, Enfâl sûresini takip eder. Ben de onun devamıdır diyerek besmele koymadım. » (Ebû Dâvud - Tirmizî - Lübabu’t-te’vîl’den özetlenerek.)
2- Zeccac diyor ki: İki sûre arasında benzerlik vardır. Enfâl sûresinde müşriklerle olan anlaşma ve andlaşmalardan; Berat sûresinde ise, andlaşmaların bozulmasından söz edilir. O bakımdan ikisi bir sûre olabilir.
3- Katade’ye göre, ikisi tek bir sûredir. Ancak az tereddüt edildiği için ayrı bir sûre gibi gösterilir.
4- Muhammed b. Hanîfe diyor ki: Babam Hz. Ali (R. A. )den Berat sûresinin besmelesiz yazıldığının sebebini sorduğumda, o bana şöyle dedi: «Oğulcağızım! Berat sûresi kılıcı ortaya koyan ve böylece müşrikleri uyaran bir sûredir. Bismillahiʹr-Rahmâni’r-Rahîm ise, bütünüyle güven ve rahmettir. »
Nitekim ünlü ilim adamı Süfyân b. Uyeyne’den de bunun sebebi sorulduğu zaman, şu cevabı vermiştir: «Bu sûre andlaşmaların bozulduğu ve müşriklere belli bir süre tanındığı hakkında kesin bir uyarı olduğundan başına besmele konulmamıştır. Zira Besmele güven, rahmet ve emniyet telkîn eder. Onun için bu iki ayrı hüküm ifâde eden hususlar birarada yazılmamıştır. »
5- el-Müberrid diyor ki: Tevbe sûresine besmele ile başlanmamıştır. Çünkü besmele hayrın ve rahmetin anahtarıdır. Sûrenin baş kısmı ise, dönüş yapmadıkları takdirde müşriklerle olan andlaşmanın hükümsüz sayılacağı ve böylece ihânetlerine karşılık tenkilleri cihetine gidileceği ilân ediliyor. Bu da besmelede belirtilen Rahmân ve Rahîm sıfatlarının müşriklerden yana tecelli etmiyeceğine işârettir.
6- Ubey b. Kâb (R. A. )den bunun sebebi sorulduğu zaman şu cevabı vermiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz her sûrenin başına yazılmasını emrettiği halde bu sûrenin başına yazılmasını emretmediği için kâtipler tarafından yazılmadı. »
MEÂLİ:
1- Allah’tan ve Peygamberinden kendileriyle anlaşma yaptığınız müşrik (Allahʹa ortak koşan inkârcı)lara son ve kesin, dönülmez uyarıdır!
2- Artık (siz ey müşrikler! ) yeryüzünde dört ay (istediğiniz gibi) gezip dolaşın ve bilin ki siz elbette Allahʹı âciz kılacak değilsiniz; Allah ise inkârcı sapıkları şüphe yok ki rezîl ve rüsvay edecektir.
3- Ve büyük hac (hacc-ı ekber) günü, Allah ve Peygamberinden insanlara bir duyurudur: Şüphesiz ki Allah ve Peygamberi müşriklerden ilişkilerini kesinlikle kesmişlerdir. Eğer (inkâr ve azgınlıktan) tevbe ederseniz bu sizin için hayırlıdır; yüzçevirirseniz, bilin ki siz Allah’ı âciz kılacak değilsiniz. Ve artık o küfürde ısrar edenleri elem verici bir azâp ile müjdele.
4- Ancak müşriklerden kendileriyle anlaşma yaptıktan sonra anlaşma maddelerinde size karşı hiçbir eksiklik yapmayan ve sizin âleyhinize başka birine destek olup yardım etmeyenler müstesnâ. Bunlarla olan anlaşma hükümlerine, süresinin sonuna kadar tamamen bağlı kalın. Şüphesiz ki Allah (döneklikten) sakınanları sever.
İLGİLİ RİVÂYETLER VE HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Tebük seferinden döndüğünde haccetmek istedi, ancak kutsal Kâbe’ye müşrikler, putperestler gelip doluyor ve çoğu çıplak bir vaziyette tavaf yapıyorlardı. Bu çirkin âdet kalkıncaya veya kaldırılıncaya kadar haccetmeyi geciktirmeyi daha uygun gördü ve bu nedenle o yıl kendisi gitmedi; emîrülhac olarak Ebû Bekir Sıddîk’ı (R. A. ) gönderdi. Sonra da ardından sûrenin baş kısmındaki ilgili bölümü -ki bu otuz veya kırk âyetten oluşmaktadır- halka duyurmak üzere Hz. Aliʹyi (R. A. ) görevlendirip gönderdi ve böylece o güne kadar anlaşma veya andlaşma yapmayan ve yapıp da onu bozanlara dört aylık bir süre tanındı.
Sonra da Hz. Ali (R. A. ) aldığı tâlimat gereği Mina’da toplanan Araplara bayramın birinci günü şu hususu açıklayarak uyarıda bulundu: «Bu yıldan sonra artık hiçbir müşrik haccedemiyecek ve hiç kimse Kâbe’yi çıplak bir vaziyette tavaf edemiyecektir. »
Başka bir rivâyete göre, sözünü ettiğimiz ikinci duyuruyu Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) yapmıştır.
İmam Ahmed b. Hanbelʹin Ebû Hüreyre (R. A. )den tesbit ettiği rivâyette ise, konu şöyle ifade edilmektedir: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Hz. Aliʹyi (R. A. ) Mekke’ye sözü edilen duyuruyu yapmak üzere gönderdiğinde, ben de onunla beraber gittim. Mekkeʹde halka şöyle seslendik: «Cennet’e ancak mü’min kişi girebilir. Beytullah’ı hiçbir çıplak kimse tavaf edemiyecektir. Kiminle Peygamber (A. S. ) Efendimiz arasında bir anlaşma ve andlaşma varsa, bunun süresi dört aydır. Süre bitince artık Allah ve Peygamberi, müşriklerden beridirler (onlarla ilişkileri kalmamıştır). Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac edemiyecektir. »
Sesimiz kısılıncaya kadar hep böyle seslenip durduk.
Şaʹbî’nin yaptığı tesbite göre ise, Ebû Hüreyre (R. A. ) şöyle demiştir:
«Biz Mekkeʹde şu dört hususu ilân edip Resûlüllahʹın (A. S. ) tâlimatını halka duyurmaya çalıştık:
1- Kiminle Hz. Peygamber (A. S.) arasında anlaşma varsa, o anlaşma belirlenen süresinin sonuna kadar muteberdir.
2- Anlaşma yapılmayan veya yapılan anlaşmayı bozanlara tevbe etmeleri için dört ay bir süre tanınmıştır.
3- Cennet’e ancak mü’minler girecektir.
4- Bu yıldan sonra hiçbir müşrik Beytullahʹı haccedemiyecektir. » ( İbn Cerîr Taberî - Şâʹbî: Muğîre (R. A. )den.)
Hz. Ali (R. A. )den bu husus sorulduğu zaman, şu cevabı verdiği rivâyetler arasında zikredilir; «Dört şeyi duyurmakla görevlendirildim: Cennetʹe ancak müʹmin kişi girecek; çıplak kimse Beytullah’ı tavaf etmiyecek; kiminle Hz. Peygamber (A. S. ) arasında bir anlaşma varsa, o sürenin sonuna kadar muteber sayılacak; müşrikler bu yıldan sonra bir daha Beytullah’ı haccedemiyeceklerdir. » (Müsned-i Ahmed - Tirmizî/Hadisün hasenün sahîhün.)
Buharî ve Müslim’in yaptıkları rivâyete göre, Ebû Bekir (R. A. ) bayramın birinci günü Minâʹda Ebû Hüreyre (R. A. ) ile birlikte iki dellâlı görevlendirip orada toplanan insanlara o yıldan sonra müşriklerin artık haccedemiyeceğini ve çıplak bir vaziyette Kâbe’nin tavaf edilmesine müsaade edilmiyeceğini ilân ettirdi. (Tefsîr-i Merağî/ilgili âyetin tefsîri)
HACC-I EKBER GÜNÜ
«Ve büyük hac (hacc-ı ekber) günü, Allah ve Peygamberinden insanlara bir duyurudur. »
İslâmʹda umreye «küçük hac», farz olan hacca ise, «büyük hac» denilir. Âyette geçen «hacc-ı ekber»den maksat, farz olan hacdır. Nitekim İbn Cerîr Taberîʹnin İbn Ömer’den (R. A. ) yaptığı sahîh rivâyette, demiştir ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Vedâ Haccı’nda bayramın birinci günü Minâ’da cemrelerin yanında durup şöyle buyurdu: «Bugün hacc-ı ekber günüdür! » Aynı rivâyeti İbn Ebî Hâtim ile İbn Murdeveyh de nakletmişlerdir.
İbn Cüreycʹin yaptığı rivâyete göre de, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Arafatʹta bir konuşma yaptı ve konuşma arasında, «Bugün hacc-ı ekber günüdür! » buyurdu. Bu rivâyetin sıhhatında bir şüphe izhar edenler olmuştur. Nitekim Şa’bîʹnin Hz. Ali (R. A. )den yaptığı rivâyette, Hz. Ali (R. A. ), «Hacc-ı ekber günü, bayramın birinci günüdür» dediğine yer verilmiştir. (İbn Kesîr: 2/334 - Mısır:?)
Ashab-ı Kirâmʹdan Abdullah bin Ebî Evfâ da (R. A. ) aynı şeyleri söylemiştir. (Abdurrezzak: Süfyân tarikiyle rivâyet etmiştir.)
Hammad b. Seleme’nin İkrimeʹden, onun da İbn Abbasʹdan (R. A. ) yaptığı rivâyete göre, İbn Abbas da, «Hacc-ı ekber, yevm-i nahr, yani bayramın birinci günüdür» demiştir.
Tabiînden Saîd b. Cübeyr’den de buna yakın sahîh bir rivâyet tesbit edilmiş ve böylece «hacc-ı ekber»in, farz hac olduğu ve o nedenle bayramın birinci gününe de bu ismin verildiği ağırlık kazanmıştır.
İSLÂMʹIN MÜŞRİKLERLE İLGİSİNİN ÖLÇÜSÜ
«Ancak müşriklerden kendileriyle anlaşma yaptıktan sonra anlaşma maddelerinde size karşı hiçbir eksiklik yapmayan ve sizin aleyhinize başka birine destek olup yardım etmeyenler müstesnâ... »
Berat sûresi, bir bakıma devlet haline gelen, Medineʹde şehir devletinin temelini atıp yazılı anayasasıyla ortaya çıkan Müslümanların, İslâmʹa karşı kin ve düşmanlıklarını sürdüren kabilelerle olan ilgi ve ilişkisinin esaslarını belirtiyor. Devlet olmanın verdiği güç ve onurla nasıl bir politika ve strateji uygulaması gerektiği açıklanıyor. Bunları şöyle maddeleştirebiliriz:
1- Müslümanlar güçlü ve disiplinli savaşçı bir kadro oluşturamadığı yıllarda, müşriklerin her türlü saldırılarına karşı pasif kalmayı tercîh ettiler.
2- Öz yurtlarından sürülüp hicrete mecbur bırakılıncaya kadar reva görülen işkence ve hakaretlere, İslâm’ın geleceğinin selâmeti bakımından ses çıkarmamayı bir süre için uygun gördüler. Şüphesiz ki bu, İslâmʹın kök salıp dal-budak vermesini hazırlayan bir politika idi ki, müşriklerin çoğu gelecek günlerin aleyhlerine döneceğini düşünemiyorlardı.
3- Müslümanların Medine’yi ikinci yurt edinmeleri ve Medinelilerin de onları bağırlarına basıp her türlü yardımda bulunmayı kendilerine bir görev ve vecibe saymaları sonucu, işkence, hakaret ve saldırı dönemi sona erdi. O bakımdan sıra Müslümanları teşkilatlandırmaya, Medine’de toplanan insan unsurunu yeterince kazanmaya gelmişti. Ortam mü’minlerden yana idi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz İlâhî metot gereği uyguladığı politikayı kısa zamanda hedefine ulaştırdı.
4- İslâm devleti kuruldu. Savaşabilecek mücahit kadrosu oluşturuldu. Sıra bu yeni devletin varlığını ve gücünü kabul ettirmeye geldi. Hazırlanan plân ve proğram kusursuzca uygulama alanı buldu. Derken Şamʹdan gelen ticaret kervanı, Mekke müşrikleriyle Müslümanlar arasında bir savaşı zorunlu kıldı. Öyle ki, müşrikler bu savaşta boylarının ölçülerini alacaklar ve artık karşılarında, her türlü işkence ve hakarete baş eğmiyen bir gücün oluştuğunu anlayacaklardı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, kervanın önünü kesmeyi kararlaştıran Resûlüllahʹın (A. S. ) amacı basit bir yağmacılık değil, yakın gelecekte İslâm âleyhine kullanılacak bu ekonomik gücü mefluç hale getirmekti. Tabii Cenâb-ı Hakk’ın plânı ise, daha başka idi; o da, Mekkeli müşriklerin haddini bildirmek ve gözlerini iyice korkutmaktı. Böylece olaylar birbirini izledi, sebepler zincirinin halkaları tamamlandı ve Bedir savaşı başladı. Şüphesiz ki bu, İslâm’ın var olma savaşı idi. Allah yardım etti. Az bir mücahitle, küfür sürüsü dağıtıldı, elebaşlarından önemli bir kısmı öldürüldü. Böylece İslâm geniş bir nefes alma düzeyine ayak basmış oldu.
5- Savaşın Müslümanlar lehine sonuçlanması, kısa zamanda İslâm devletinin varlığının ve gücünün gür sesinin etrafa yayılmasına, çevre ülkelerde duyulmasına sebep oldu ki, asıl amaç da bu idi. O nedenle yavaş yavaş Medine etrafında yaşayan kabileler yeni dine girme ve girmeme arasında düşünmeye başladılar; bunun için görüşmeler, istişareler, haber toplamalar birbirini takip edip durdu.
6- Derken Uhut, Hendek, Hayber, Hunayn savaşları ve Mekke’nin fethi, sonra da Tebük seferi birbirini takip etti. İslâm devleti yalnız Arap Yarımadasında duyulmakla kalmadı, çevre ülkelere kadar sesini duyurabildi. Çeyrek asırda Arap Yarımadası bir baştan bir başa fethedildi, Suriye ve dolayları, Irak acemi ve İran fethedildi. Çok geçmeden İslâmiyet Asya ve Afrika kıtalarında süratle yayılmaya başladı.
7- Düne kadar Allahʹa ibâdet için yeryüzünde inşa edilen ilk mâbet olan kutsal Kâbe, şuursuz müşriklerin kirli ayaklarından, ıslık ve el çırpmalarından kurtarıldı. Böylece Berat sûresinin ilk bölümü, anlaşma ve andlaşmalara hıyânette bulunan ve bu konuda zikzak çizip Müslümanları üzen kabilelerin hadlerini bildirmeyi içeren emirlerle indi. Söz artık müşriklerin değil, mü’minlerindi. Kâbe artık putperestlerin değil, Allahʹa kulluk edenlerin kıyâmete kadar ibâdet ve tavaf yeriydi. O bakımdan dört maddelik bir duyuru, ültimatom mahiyetinde bütün Arap kabilelerine duyuruldu. Onlara dört aylık bir süre tanındı.
İSLÂMʹIN GÜÇLÜ SESİNİN DUYULMASI
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz İlâhî vahiy çerçevesinde yüksek dehasını kullanarak sesini bütün güç ve kudretiyle yükseltti. Bunun için en uygun zamanı ve ortamı seçmesini çok iyi plânladı. Sonra da kusursuz şekilde uygulamaya başladı. Onun için başarıdan başarıya, zaferden zafere koştu. Hak, mutlak mânada üstün geldi, bâtıl başaşağı gelerek saltanatını kaybetti.
Kendileriyle andlaşma yapılan müşriklere -andlaşmanın süresi sonunda tamamen hükümsüz kalacağı ve yapılan anlaşmalara sadık kalmayanlara müsamaha edilmiyeceği bildirilerek- dört ay süre tanındı. Bu, zilhicce ayının onundan geçerli olmak üzere rebiulâhir ayının sonuna kadar devam edeceğinden, bu arada iyice düşünüp karar vermek için geniş imkân ve fırsatlar bulunuyordu. Süre sona erince, müşrikler için iki yol vardı: Ya tevbe edip İslâmʹa girecekler ve selâmette kalacaklardı, ya da İslâm’ın üstünlüğünü kabul edip vergi ödemek sûretiyle İslâmʹın himâyesine gireceklerdi. İslâm devleti, ilerideki hakimiyet plânını böylece uygulama alanına büyük bir basîretle koymuş bulunuyordu.
Ancak bu arada kendileriyle anlaşma ve andlaşma yapılıp imzalanarak kesin sonuca bağlanan kabileler için süre dört ay değil, anlaşma ve andlaşma hükmü uyarınca sürenin dolması muteber tutulmuştur. Yapılan andlaşmaları sudan sebeplerle yer yer zedeleyip bir bakıma bozanlarla, hiç andlaşma yapılmayan kabilelere sadece düşünüp karar verme süresi olarak dört aylık bir zaman dilimi tanınmıştır. Nitekim Kelbî de aynı tesbiti yaparak konuyu bu açıdan değerlendirmiştir. Çünkü İslâm, yaptığı anlaşma ve andlaşmalara, karşı taraf sadık ve bağlı kaldığı sürece bağlı ve sadık kalır. Bunun aksini düşünmek mümkün değildir. İslâm bu konuda da imân doğrultusunda Allahʹtan saygı ile korkmayı emreder ve herhangi bir hiyânette bulunmayı kesinlikle câiz görmez. Âyetin sonunda «Şüphesiz ki Allah muttakileri (Allah’tan korkup döneklikten, hıyanette bulunmaktan) sakınanları sever. » buyurulması, bütünüyle bu gerçeği yansıtmaya yöneliktir.
el-Hasenʹe göre, daha önce kendileriyle andlaşma yapılanlar için de, yapılmayanlar için de dört aylık bir süre tanınmıştır.
Mücahidʹe göre, bu süre tanıma, Allahʹtan müşriklere ayrı bir rahmettir. Artık kimlerle andlaşma süresi dört aydan az kalmışsa veya dört aydan daha fazla süresi bulunuyorsa veya süresi belirlenmeyen bir andlaşma varsa, bunların hepsi dört ay süre ile sınırlanmış oluyor. Süre sonunda ya İslâmʹa girecekler, ya da savaşmak zorunda kalacaklar.
Bu görüş, İslâmʹın «dinde hiçbir zorlama yoktur» genel prensibiyle pek bağdaşamamaktadır.
Dört ay süre tanınmasının sebebine gelince: Bunun birtakım hikmetleri ve geleceğe yönelik olumlu sonuçları söz konusudur. Müşriklerin bu süre içinde iyice düşünmeleri, birbirleriyle görüşüp istişarede bulunmaları ve Müslümanların da iyice hazırlanmalarının sağlanması o hikmetlerden birkaçıdır. Aynı zamanda İslâmʹın istilâcı bir kuvvet olmadığını, meselelerini ilim, ahlâk, fazîlet ve hoşgörü doğrultusunda çözmeyi daha uygun gördüğünü göstermesi, saadet burcunda yükselen LÂ İLÂHE İLLÂLLAH, MUHAMMEDʹÜN RESÛLÜLLÂH sözünün kalb ve kafalara işleyip derin izler bırakması için de bu süre oldukça elverişli sayılır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İslâm devletinin sesini Arap Yarımadasında duyurmak ve İslâmʹı henüz çok zayıf görenlerin bu husustaki düşüncelerini değiştirmek için, hep hıyânet içinde bulunan müşriklere dört aylık bir süre tanınarak ültimatom verildiğinden söz edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, bu süre sonunda hâlâ eski hıyânetinde ısrarlı olan müşriklerin haram ayları çıktıktan sonra öldürülmeleri emrediliyor. Ancak pişmanlık duyup tevbe ederek İslâmʹa girenlerin, namaz kılıp zekât verenlerin affedilmesi ve bu arada onlardan sığınma hakkı isteyerek gelenlerin de kabul edilip korunması, güven verilmesi emrediliyor. Böylece İslâmʹın insanlık için tam güven kaynağı, rahmet odağı olduğu gösteriliyor.