BÜRÛC SÛRESİ
Kur’ân’ın 85. sûresidir. Tamamı, ilim adamlarının ittifakına göre, Mekke’de inmiştir. (Müslîm/mesâcîd: 110)
«Takım Yıldızlar» anlamına gelen burçlardan söz edildiğinden, «burc»un çoğulu olan «bürûc» sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı: 22
Kelime »: 109
Harf »: 465 (Tefsîr-i Kurtubî: 19/283)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Küfür ve azgınlıkta ileri gidip mü’minlere saldırarak işkence eden zâlimler tehdît ediliyor ve tarihî olaylardan ibretli bir misal veriliyor.
2- Cenâb-ı Hakkʹın üstün kudreti hatırlatılarak mülkün tamamının O’na ait olduğuna değiniliyor.
3- Müʹminleri dinlerinden caydırmak, Kur’ânʹdan uzaklaştırmak için fitne, fesat ve azgınlığa baş vuranlara, dönüş yapıp tevbe etmedikleri takdirde çok yakıcı azâbın hazırlandığı haber veriliyor.
4- İman ve onun tabii ürünü olan sâlih amelin mü’mini büyük bir kurtuluşa ve onun tezahürü olan cennete eriştireceği konu edilerek ferahlatıcı bilgi veriliyor.
5- İlâhî sınırları tanımayıp tuğyan eden Fir’avn ve Semûd kavimlerinden söz edilerek onların çok hazîn âkibeti üzerinde duruluyor ve uyarıcı, yönlendirici misal veriliyor.
6- Kur’ân-ı Kerîm’in Allah’tan indiği gibi korunacağına işâretle, onun çok şerefli bir kitap olduğu ve bütünüyle «Levh-i Mahfûz»da yazılı bulunduğu ve böylece ilâhî kudretin inkârcıları çepeçevre kuşattığı bildirilerek, müşrik sapıkların, inkârcı maddecilerin Kurʹân’a dönmeleri telkîn ve tavsiye ediliyor..
MEÂLİ:
1- Kendinde burçlar (takım yıldızlar) taşıyan göğe and olsun,
2- Vaʹdedilen güne (Kıyâmet gününe) and olsun,
3- Ve şâhid olana, şâhid olunana da and olsun ki,
4- Uhdûd olayını hazırlayanlar lânetlendi.
5- Alev alev yanan ateş,
6- Hani ya onlar ateşin çevresinde oturmuşlardı.
7- Onlar, mü’minlere yaptıklarına şâhid oluyorlardı.
8- Onların en çok kızıp intikam almak istedikleri ise, O çok güçlü, çok üstün, O çok övülmeye lâyık Allah’a imân edenlerdi.
9- O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Allah her şeye şâhiddir.
İLGİLİ HADÎSLER
Ebû Hüreyre (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yatsı namazının farzında (Veʹs-Semâi zâti’l-bürûc) ile (Ve’s-semâi ve’t-Târıki) sûrelerini okudu. » (Müsned-i Ahmed)
Yine Ebû Hüreyre (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «Va’dolunan gün, kıyâmet günüdür. (Şâhid) ise, cuma günüdür. Zira güneş cuma gününden daha üstün, daha fazîletli bir gün üzerine ne doğmuştur, ne de batmıştır. O günde bir saat var ki, müslüman bir kulun Allahʹtan bir hayır dilemesi o saate rastlamaya görsün, mutlaka Allah onu ona verir. Bir şerden Allahʹa sığınmaya görsün, mutlaka Allah onu o şerden korur. (Meşhud) ise, Arafe günüdür. » (İbn Ebî Hâtim - İbn Huzayme - Tirmizî (Ancak İbn Huzayme’nin isnadında Musa b. Ubeyd er-Râzî bulunuyor ki, bu zatın zayıf olduğu tesbit edilmiştir. ))
Ebû Mâlik el-Eş’ârî (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu: «Vaʹdolunan gün kıyâmet günüdür. (Şâhid) cuma günüdür. (Meşhûd) ise, Arafe günüdür. Cuma gününe gelince: Cenâb-ı Hak onu bizim için hazırlayıp kalıcı (bir nîmet olarak) saklamıştır. » (İbn Cerîr et-Taberî/Câmi’u’l-beyân: 30/82)
«Cuma günü bana salât-ü selâmda bulunmayı çoğaltın. Çünkü o, (meşhûd) bir gündür ki melekler ona şâhid ve hazır olurlar. » (İbn Cerîr et-Taberî/Câmi’u’l-beyân: 30/82, 83)
ÜÇ ÖNEMLİ OLAYA YEMİN EDİLMEKTEDİR
«Kendinde burçlar (takım yıldızlar) taşıyan göğe and olsun; va’dedilen güne (kıyâmet gününe) and olsun ve şâhid olana, şâhid olunana da and olsun ki, Uhdûd olayını hazırlayanlar lânetlendi. »
«Burc»un çoğulu olan «bürûc», Kurʹânʹda üç ayrı yerde birbirine yakın bir anlatımla anılmıştır. (Furkan Sûresi 61, Hicr Sûresi 16. âyetlerin tefsiri)
Burç: Hisar, surun yüksekçe kısmı ve saray anlamına geldiği gibi, göklerin saray belirtileri sayılan «takım yıldızları»na da delâlet etmektedir.
Furkan Sûresiʹnde açıklandığı gibi, gökteki takım yıldızlarından herbiri bir burç sayılır. Bu ifade tarzı bize göredir. O bakımdan Kur’ân, ilâhî düzenlemenin bir parçasını yansıtan takım yıldızlarından söz ederken, onların bizden yana sağladığı görüntüye göre bu ismi kullanmaktadır.
Gök küresi üzerinde yıllık hareketi dolayısıyla güneş, görünürde bu kuşak boyunca derece derece yer değiştirerek bir yıl sonra aynı noktaya varır. Bu kuşağa astronomide «Zodyak», zodyak’ın ayrıldığı iki bölgeden her birine «burç» denir.
İslâm kültürünü yeterince almayanların çoğu, doğum günlerinin hangi burca rastladığını belirliyerek birtakım hükümler çıkarırlar. Şüphesiz bu âdet İslâmʹdan çok öncelere uzanmakta ve bir hurafe halinde günümüze kadar sürüp gelmektedir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, yıldızlardan ahkâm çıkarmayı kesinlikle yasaklayıp büyük günahlardan saymıştır.
Nitekim Hicr Sûresi 16. âyetin tefsîrinde ilgili hadîsler bölümünde bu konuyla alakalı rivâyetleri nakletmiş bulunuyoruz.
ÜÇ ÖNEMLİ OLAY
1- Burçlar sâhibi olan gök,
2- Va’dedilen gün,
3- Şâhit ve meşhût.
Burçlar hakkında dört ayrı yorum söz konusudur:
a) Hasan, Katade, Mücâhid ve Dahhak’e göre: Bundan maksat 12 takım yıldızıdır.
b) İbn Abbas (R. A. ) ve İkrime’ye göre: Saraylar kasdolunmuştur ki bu, takım yıldızlarının bir bakıma göğün sarayları görünümünde olduğuna işârettir.
c) Minhal b. Amrʹe göre: Gökteki güzel ve çekici hilkat düzenlemelerine işârettir.
d) Ebû Ubeyde ve Yahya b. Selâm’a göre: Bürûc’dan maksat menzillerdir ki bunlar takım yıldızlarıdır.
Yapılan bu yorum ve rivâyetlerin üçü 12 takım yıldızını ifade etmektedir. Sahih olan da budur.
Va’dolunan günün, «kıyâmet günü» olduğunda görüş ve yorum birliği vardır.
«Şâhit» ve «Meşhût» kavramları hakkında vârid olan zayıf ve ahad hadîslerin dışında farklı yorumlar yapıldığını görmekteyiz:
1- Kuşeyrî’nin İbn Ömer (R. A. ) ile İbn Zübeyir (R. A. )den yaptığı rivâyete göre: «Şâhit» Kurban Bayramı günüdür.
2- Tabiînden Saîd b. Cübeyr’e göre: Terviye, yani zilhiccenin sekizinci günüdür. «Meşhût» ise, Arafe Günüdür.
3- Hz. Ali (R. A. )den yapılan rivâyete göre: Şâhit, Arafe günüdür; Meşhut ise, Kurban Bayramı günüdür.
4- Ayrıca «şâhid»in Allah ve Peygamber olduğunu belirtenler de olmuştur ki, İbn Abbas (R. A. ) ve Saîd b. Cübeyr’in de böyle bir yorumda bulundukları rivâyetler arasında yer almaktadır.
5- İlim adamlarından diğer bir kısmına göre ise, «Şâhit» kıyâmet gününe şâhit ve hazır olan yaratıklardır. «Meşhut» ise, o günde görülecek acayip olaylardır.
Allah daha iyisini bilir.
Böylece Müslümanlara işkence edip onların dinî hürriyetlerini baskı altına alan zâlim inkârcıların eninde sonunda İlâhî gazaba uğrayacakları; elîm bir azap ile cezalandırılacakları, sözü edilen üç önemli olaya yemin edilerek haber veriliyor ve «Uhdûd Olayı»nı meydana getirenler tehdidî misal olarak ortaya konuyor.
ASHAB-I UHDÛD
«Uhdûd olayını hazırlayanlar lânetlendi.. »
«Uhdûd», «üslûp» ölçüsünde şu iki mânaya delâlet eder:
a) Yerde meydana gelen uzun yarık ve hendek,
b) Kamçı ile dövülen kişinin gövdesinde meydana gelen izler.
Kamçılanmaktan dolayı bedende meydana gelen uzun izler, kabarmalar, yarılmalar ile toprak üzerinde meydana gelen uzun yarıklar ve hendekler arasında bir benzerlik söz konusudur. (Bilgi için bak: Kamus Tercümesi: hadd maddesi.)
Ancak âyette alev alev köpürüp yükselen ateşten söz edildiğine bakılınca, inkârcı zâlim bir topluluğun veya idarenin, Allah’a dosdoğru iman eden mü’minleri imanlarından vazgeçirmek ve inanmaya eğilimli olanlara göz dağı verip korkutmak için yerde uzunca bir yarıkta ateş yaktıktan ve mü’minleri önce bedenlerinde derin izler bırakan bir işkenceye tabi tuttuktan sonra irtidat etmeleri istenmiş; olumlu sonuç alınmayınca da hepsi o ateş dolu yarığa atılarak yakılmıştır.
Ancak bu olayın İslâm’dan önce mi, sonra mı ne zaman meydana geldiği hakkında kesin bir bilgi ve tesbit bilmiyoruz. Kıssayla ilgili birçok rivâyetler yapılmışsa da çoğu sahîh ve muteber değildir. Müslim, Tirmizî ve Nesâî’de, aynı zamanda Müsned-i Ahmed’de bununla ilgili uzun rivâyetler vardır ki, onlardan da olayın hangi asırda meydana geldiği anlaşılmıyor.
Bence önemli olan, Uhdûd Olayının nerede ve hangi tarihte meydana gelmesi değil; Allah’a dosdoğru iman eden mücahit mü’minlerin tarih boyunca hemen her çağda kâfir zorbaların saldırı ve zulmüne mâruz kalmaları gerçeğidir. O bakımdan İslâmʹın ilk yıllarında da Mekke ve çevresinde fakir ve köle mü’minlerin bu gibi işkencelere uğratıldığını bilmekteyiz ve kıyâmete kadar bu tür çirkin ve gayr-i İnsanî olaylar yer yer zuhur edebilir.
Yaşadığımız son birkaç yıl içinde İsrâil Devletiʹnin Filistinli Müslümanlara yaptığı eza, cefa ve reva gördüğü işkence, Uhdûd Olayı’ndan pek geri kalmamaktadır. Ne var ki, Cenâb-ı Hak şaşmayan sünneti gereği zâlim zorbaların, işkenceyi mubah sayan idarenin cezasını sadece âhirete bırakmaz dünyada da verir. Birçok günahların cezası âhiret gününe bırakıldığı halde hakkı red ve inkârdan kaynaklanan azgınlık, zorbalık ve zulmün cezası pek ertelenmez; sünnetullah gereği belli çizgiye gelince ilâhî hüküm iner. Şüphesiz ilâhî hükmün inmesi, sebepleri harekete geçirmesiyle gerçekleşir. Nitekim tarihte geçen «Uhdûd Kıssası» buna misal verilmekte ve mü’minlere karşı baskı uygulayanlar uyarılmaktadır.
Kur’ân «Uhdûd Olayı»nı tasvîr ederken, hem işkencenin türünü, hem de kâfirlerin inananlara karşı olan hıncını beş madde halinde özetleyerek zâlim kâfirlerin karakteri hakkında aydınlatıcı bilgi veriyor. Şöyle ki:
1- Önce işkenceye tabi tutulup imânlarından vazgeçirmek için uzun bir yarık veya hendekte ateş yakmışlar,
2- Ateşin dehşetini göstermek için de onun alev alev köpürüp yükselmesini sağlamışlar,
3- Ateşe atılan mü’minlerin feryad-u fiğanını görüp işitmek ve ondan zevk almak için o yarığın çevresinde oturmuşlar,
4- İşledikleri o gayr-i İnsanî ve gayr-i vicdanî azaba şâhit ve hazır olmaktan derin zevk almışlar.
5- Kâfirlerin asıl intikam almak istedikleri husus, aklını kullanan bahtiyar kişilerin, O çok güçlü, çok üstün ve en güzel övgüye lâyık Cenâb-ı Hakk’a imân etmeleri olmuştur.
AZÎZ, HAMÎD
Sekizinci âyetin sonunda Cenâb-ı Hak iki sıfatını anmaktadır. Şüphesiz bu bize iki önemli hususu veya sonucu ilham etmektedir:
Birincisiyle Cenâb-ı Hak «azîz» sıfatını anarak kâfirler, zorba mütecaviz sapıklar aleyhine izzet-u kahriyle tecelli edip onları rahmetinden uzaklaştırarak perişan edeceğine; İkincisiyle, Cenâb-ı Hak, iman etme uğrunda işkence ve zulme uğratılan mü’minlerden yana «hamîd» sıfatıyla tecelli edip onları dünyada da, âhirette de övgü değer derecelere yükselteceğine işârette bulunmaktadır. Zira birinci sıfat mutlak üstünlüğü, büyüklüğü; ikinci sıfat her türlü güzel övgüye liyakati ifade eder.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah’a dosdoğru inanan mü’minlere kızıp saldıran kâfirlerin bu haksız tutumu tel’în edildi ve Cenâb-ı Hakk’ın bu gibi zâlim mütecavizleri kahredeceğine işâretle mü’minlerin küfre karşı dayanma gücünü ortaya koymalarında sayısız faydaların bulunduğu dolaylı şekilde bildirildi.
Aşağıdaki âyetlerle, mü’minler aleyhine fitne ve kargaşa; yaygara ve suçlama havası estirip ortalığı karıştıran inkârcı sapık maddecilere yakıcı bir azabın hazırlandığı haber veriliyor. Arkasından, imân edip sâlih amellerde bulunanlar büyük bir kurtuluşla müjdeleniyor.