Nebe Suresi 1-16. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ اَلَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا وَالْجِبَالَ اَوْتَادًاۖ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا وَجَعَلْنَا الَّيْلَ لِبَاسًا وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا وَاَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا وَجَنَّاتٍ اَلْفَافًا

1.

Birbirlerine neyi soruyorlar?

Diyanet İşleri

2-3.

(2-3) Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (mi)?

4.

Hayır, ileride bilecekler.

5.

Yine hayır; ileride bilecekler.

6-7.

(6-7) Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?

8.

Sizleri (erkekli dişili) eşler halinde yarattık.

9.

Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık.

10.

Geceyi (sizi örten) bir elbise yaptık.

11.

Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık.

12.

Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.

13.

Alev alev yanan aydınlatıcı ve ısıtıcı bir kandil yarattık.

14-16.

(14-16) Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

N E B E ’ SÛRESİ

Tamamı Mekke’de inmiştir. Nitekim Beyhakî ve Nuhas’ın yaptıkları ri­vâyette, İbn Abbas (R. A. ): «Amme yetesâelûn Sûresi Mekke’de inmiştir» demiştir. (Şevkanî/Fethü’l-Kadîr: 5/362 - Tefsîr-i Kurtubî: 19/169)

İkinci âyetinde kıyâmetin kopması «Nebe-i Azîm» yani çok büyük, çok önemli haber diye vasıflandırıldığından bu kavram aynı zamanda sûreye isim olmuştur. Ayrıca buna, «Amme Yetesâelûn» sûresi de denilmektedir.

Âyet sayısı: 40

Kelime »: 173

Harf »: 970 (Lübabu’t-te’vîl: 4/346)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Müşriklerin, öldükten sonra dirilip ikinci hayata kalkmakla ilgili ihtilâfları ve onların Hz. Muhammedʹin (A. S. ) risaletiyle ilgili kasıtlı soruları konu ediliyor.

2- İnkâr ve tuğyanlarından dolayı Allah’a ortak koşan nankörler teh­dît ediliyor.

3- Kıyâmetin meydana geleceğine delâlet eden belgelere yer veri­liyor.

4- Kıyâmet gününde meydana gelecek olaylardan bir kısmına deği­niliyor.

5- Hakk’ı yalanlayan inkârcı sapıkların karşılaşacakları azâba dik­kat çekiliyor.

6- Allahʹtan saygı ile korkup günahlardan sakınan ve ibâdetlerini ye­rine getirmeye özen gösteren mü’minlerin nîmet dolu cennetlere eriştiri­lerek gerçek kurtuluşa kavuşacakları bildiriliyor.

7- Âhiret gününün hak olduğu üzerinde duruluyor.

8- Kâfirlerin âhiret gününde silinip toprağa karışmayı temenni ede­cekleri konu edilerek yaşamakta olan inkârcılar uyarılıyor. MEÂLİ:

1- Birbirlerinden neyi soruyorlar?

2-3- Hakkında görüş ayrılığına düştükleri çok önemli haberi mi?

4- Hayır, (görüş ayrılığına gerek yok) ileride bilecekler.

5- Hayır, hayır, (hiç gerek yok, elbette) ileride bilecekler.

6- Yeryüzünü bir döşek,

7- Dağlan (yerin bir bakıma dengesini sağlayan) kazıklar yapmadık mı?

8- Sizi çift çift (kadın erkek) yarattık.

9- Uykunuzu, dinlenmenizi sağlayıcı kıldık.

10- Geceyi bir örtü,

11- Gündüzü, geçiminizi kazanmanıza uygun kıldık.

12- Üstünüzde yedi sağlam gök meydana getirdik.

13- (Onda) alabildiğine yanıp tutuşarak parlak ışık veren bir kandil (Güneş)i var kıldık.

14-16- (Rüzgârın teʹsiriyle) sıkışıp yoğunlaşan bulutlardan tâne ve (çe­şitli) bitki çıkarmak; sarmaşık bahçeler yetiştirmek için bol bol yağmur indirdik.

İNİŞ SEBEBİ

Mekkeli müşrikler sık sık İslâm, Kur’ân ve Hz. Muhammed (A. S. ) aley­hinde bulunmak üzere toplantılar düzenlerlerdi. Onlardan bir kısmı Hz. Mu­hammed (A. S. ) için «sihirbaz», «büyücü» derken, bir kısmı «aklî dengesi bozuk» der; bir kısmı da «şâir» damgasını yakıştırmaya çalışırdı. Kur’­ân-ı Kerîm hakkında ise, çok yakışıksız sözler kullanır, inen âyetlerini tahrîf ederek alay konusu yaparlardı. Toplantıdan sonra dışarı çıktıkları zaman bir müslümanla karşılaşınca ona: «Ee, söyle bakalım şu Kur’ân’ın haber verdiği kıyâmet ne zaman? » diye sorar ve bıyık altından gülerlerdi.

Müşriklerin çoğunun Allah hakkında az ve kısır da olsa bir bilgileri ol­makla beraber âhiret hakkında hiçbir ciddi bilgileri yoktu. O bakımdan öl­dükten sonra dirilip ikinci hayata kalkmaya kesinlikle inanmazlardı. Onlar­dan az bir kısmı ise, ruhun ebediliğine inanır, ama onu kendi mantığına gö­re yorumlardı.

İlgili sûre, onların inkâr ve iddialarını reddederken, duygu ve düşün­celerini yönlendirmek, akıllarını harekete geçirmek üzere inmiştir.

«NEBE’-İ AZÎM», O ÇOK BÜYÜK VE ÖNEMLİ HABER NEDİR?

«Birbirlerinden neyi soruyor­lar? Hakkında görüş ayrılığına düştükleri çok önemli haberi mi?. »

Kıyâmet olayı öteden beri insanları düşündüren bir konu olarak hep gündemde kalmış ve kalmaya da devam edecektir. Zira imân edenler ken­dilerini ona göre hazırlamaya çalışmakta ve gerektiğinde birtakım yatırım­lara yönelmektedirler. İnanmayanların ise, içlerinde ebediyen yaşama ar­zusu kıpırdamakla beraber Allah’a ve Âhiret’e inanmadıkları için böyle bir olaya şüpheyle bakmakta ve inkârı tercîh etmektedirler.

Mekkeli müşrikler de öyle.. Zaman zaman Kur’ân’ın haber verdiği bu konuyla ister istemez ilgilenmekte, ruhlarında gizli olan din ve Allah duy­gusu onları inanmaya iterken, nefislerine yerleşip kök salan inkâr ve şüphe cehaletle birleşince o duyguyu bastırmaktaydı. Bu bakımdan onlar da za­man zaman bu olay üzerinde görüş alış-verişinde bulunur; kimi alay ko­nusu edinir, kimi de büsbütün inkâr ve tuğyanını artırırdı.

Tablo bu olunca, ilim adamları yukarıdaki âyeti yorumlarken, farklı görüş ve tesbitler ortaya koymuşlardır:

a) İbn Abbasʹa göre: Nebe-i Azîm, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Onun inmesi ve Arap edip ve şâirlerini bastırıp susturması, aynı zamanda Arapların kötü âdetlerini değiştirmeye yönelmesi büyük bir olay idi. Nitekim Sâd Sûresi 67. âyette şöyle buyurulmaktadır: «De ki: Bu Kur’ân nebe-i azîm’dir (yani büyük bir haberdir). »

b) Katadeʹye göre: Ölümden sonraki dirilip kalkma ve hesaba çekil­medir.

c) Resûlüllahʹın (A. S. ) insanları Hakk’a dâvet için sahneye çıkışıdır. Zira İsa (A. S. )dan sonra bir fetret dönemi başladı ve tek tanrı inancı za­manla unutularak yerini çok tanrılı inanca bıraktı; putperestlik ve koyu ce­halet her tarafa dal, budak saldı. Kavim ve milletlerin çoğu bunalmaya baş­ladı, bir kurtarıcı beklemeye yöneldi. Derken Hz. Muhammed (A. S. ) bek­lenen kurtarıcı olarak ortaya çıktı ve bu büyük bir olay olarak dünyada çalkanmaya başladı.

Müşrikler ise bu üç büyük olaydan dolayı şaşkına döndüler; sık sık in­kârlarını tekrarlayarak bunları alay konusu edindiler. Bunun için de mü’minleri üzmek ve itikadlarını sarsmak için zaman zaman birbirlerine sor­maya başladılar ve kendi basit mantıklarına göre birtakım yakışıksız de­ğerlendirmelerde bulundular.

Dördüncü âyetle, Kur’ân ve Peygamberʹin ne olduğunu yakında görüp anlayacaklarına değinilerek, müʹminlerin biraz sabırlı olmalarına işâret edi­liyor. Nitekim Hicret olayı, arkasından şehir devletinin kurulması, Bedir Sa­vaşı ve sonra da Mekkeʹnin fethiyle bu üç olayın ne olduğu ortaya çıktı; müşrikler de neyin ne olduğuna akıl erdirmeye başladılar. Kıyâmet olayına gelince, müşrikler öldükten bir süre sonra ikinci hayata kaldırılınca, yine inkâr ve reddettikleri bu üç önemli olayın ne olduğunu anlayacaklar, ama neden sonra, «Hayır, (görüş ayrılığına gerek yok) ileride bileceklerdir. »

İKİNCİ HAYATA KALKIŞ

Öldükten sonra dirilme olayı da tarih boyunca insanların zihinlerini karıştırmış, hem de çok meşgul etmiştir. Zira yaşamak umudu her insanın mayasında mevcuttur. Cenâb-ı Hak kendi kudretini eşyada izhar ederken, konuya bu açıdan bakıp ikinci hayatın gerçekleşeceğine inanmamızı is­temektedir.

Gerçek bu olunca, Cenâb-ı Hakk’ın insanları yeniden diriltip ikinci ha­yata kaldıracağında hiç şüphe yoktur. Bunun için Kur’ân’da düşünceleri yönlendirmek, akıl ve mantığa ışık tutup malzeme vermek ve öylece yol gös­termek için dokuz delil sıralanmaktadır:

1- Yeryüzü insanların ve diğer canlıların yaşamasına elverişli şekilde hazırlanıp döşenmiştir. Yeraltı ve yerüstü kaynakları canlıların bütün ihti­yaçlarını karşılayacak zenginlik ve çeşitliliktedir.

2- Dağlar denge sağlayıcı, kaynakların oluşmasına imkân verici bi­rer kazık, sütun anlamında hazırlanmıştır. Plânsız, proğramsız, gelişigüzel hiçbir düzenleme söz konusu değildir.

3- İnsanlar erkek ve dişi olmak üzere çift yaratılmıştır. Bu, yüksek bir kudretin nesli devam ettirmeye yönelik kusursuz takdiridir.

4- Uyku denilen olay dinlenmemizi sağlamaya; ruh ve bedenimizi zinde tutmaya ve sağlıklı bir hayat sürmemize yöneliktir. Öyle ki, uyku vü­cudun dinlenme halidir. Bütün gün çalışan bir insan, ne kadar yorgun olur­sa olsun deliksiz bir uyku uyursa ertesi gün bütün yorgunluklarını atmış olarak uyanır.

Uykunun nasıl meydana geldiği henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu olayın meydana gelmesiyle vücudun hemen hemen bütün organları az- çok bu olaya katılır. Sadece kas çalışmasının durmasıyla kalınmaz, beyin çalışmalarında da bir azalma olur.

Şüphesiz vücut mekanizmasını böylesine hazırlayıp düzenleyen çok yüksek bir kudretin varlığı söz konusudur.

5- Gece, örtü misali koruyucu bir anlam taşımaktadır. Gece olayıyla ilgimiz kısmen de olsa dış âlemden kesilmekte ve bir dinlenme dönemine girmekteyiz. Şüphesiz böyle bir düzenlemenin canlıların sağlıklı yaşama­larında çok olumlu tesirleri vardır.

6- Gündüz, geçimimizi kazanmamıza uygun şartları beraberinde bu­lundurmaktadır. Güneşin dünyamızı aydınlatmasıyla birçok önemli olaylar meydana gelmekte ve canlılar güneş enerjisinden yararlanıp asıl fonksi­yonlarını ortaya koyabilmektedirler.

7- Üstümüzde yedi sağlam gök kurulmuştur.

Günümüze kadar süregelen ilmî araştırmalar, henüz yedi gök hak­kında kesin bilgi verememiştir. Çünkü kâinat insanın tasavvurundan daha çok büyüktür. Ancak Cenâb-ı Hak böyle bir açıklama ile, araştırıcılara ip ucu veriyor ve yıldızları, mevcut sistemleri daha iyi araştırıp incelemeleri için daha ciddi buluşlar ve keşifler yapmalarını ilhâm ediyor.

8- Güneş ışık, enerji kaynağı kılınmıştır.

9- Rüzgarla sıkışıp yoğunlaşan bulutların hayat verici yağmur ver­mesi de Cenâb-ı Hakkʹın varlığına ve her şeyi belli ölçü ve yararda yaratıp hizmete sevk ettiğine başlıca delillerden biridir.

Kısa açıklamalar:

Yeryüzünün tarihi oldukça eskidir. Güneşle ve gezegenlerle, sonra da diğer yıldız ve sistemlerle birlikte aynı madde ve elementlerden meydana geldiğini Enbiyâ Sûresi 30. âyetten öğreniyoruz. Bu doğrultuda ilim adam­larınca ortaya atılan hipotezler vardır. Milyonlarca yılda tedrici bir tekâ­mülle, insan ve diğer canlıların yaşamasına elverişli şartlar oluşturulduk­tan ilk memelinin ortaya çıkışının 130 milyon yıl öncesine rastladığı sanılır. İnsan ise bitkiler ve hayvanlardan çok sonra yaratılmıştır. Bunun bir mil­yon yıla yakın bir başlangıcı olduğu -da birtakım arkeolojik kazılarda el­de edilen ip uçlarından hareketle- sanılmaktadır.

Gerek ilk memelinin, gerekse insanın yaratılmasını kesin bir tarihle belirlemek çok zordur. Zira Kur’ân’a ve Hadîslere göre, canlılarda, Darvinizmi savunanlarla teorisyenlerin iddia ettikleri gibi bir tekâmül söz ko­nusu değildir. Cenâb-ı Hak her canlı hakkında bir tecellide bulunarak ko­yunu koyun olarak, atı at olarak, maymunu maymun olarak, insanı da in­san olarak yaratıp vücuda getirmiştir. Türden türe evrimsel geçiş müm­kün değildir. Ve bunu ispatlayacak ciddi, inandırıcı hiçbir delil ve belge­leri de yoktur. Tefsîrimizde münasebet düştükçe bu konuyu son yıllarda yapılan ciddi ilmî araştırmalarla ortaya çıkarılan birtakım belgeleri değer­lendirmek suretiyle aydınlatmış bulunuyoruz.

«Dağ»,, sadece önemli bir engebeye değil de bazı durumlarda denizal­tı engebesine de denilir. Bu da dağın sadece yükselen üst yüksekliği değil, tabanın derinlere inmesiyle de bir kazığa benzetilebilir. Cenâb-ı Hakkʹın «Dağları kazıklar yapmadık mı? » buyurmasının hikmetlerinden bir de budur.

Dağ yalnız bitki örtüsünü olumlu yönde etkilemekle kalmaz, ortamın öteki bölümlerinin ve insan toplumlarının yerleşme, uğraşma, ulaştırma, hava akımı, iklim dengesi ve kömür ile petrol kaynakları üzerinde nazım rol oynaması gibi özellikleri de beraberinde taşır.

İnsanın dişi ve erkek olarak çift yaratılması, ezelî çizginin ve hilkat kanununun gereğidir. Bu kanun, bazı savaşlarda bozulan erkek-dişi oranını çeyrek asırda dengeleyip düzene sokar. Tarihte sözü edilen konuda bozu­lan dengenin çeyrek asır gibi kısa bir sürede kendiliğinden sağlandığına dair pek çok olaylar ve belgeler vardır.

Ana rahmine intikal eden hücre (sperma) kendisine yine ezelî kalemle yükletilen proğramı aynen yerine getirmektedir. Yumurtalığa yerleşip yu­murta ile birleşince, yine yükletilen proğram uyarınca ya erkek, ya da dişi hüviyetini almakta ve ona göre gelişme kaydetmektedir.

Uyku fizyolojik bir olaydır. Bütün gelişmiş hayvanlarda görülür. İnsan­da ise, bu olayla düşünce ve duygu tesirinin bir süre durması demektir.

İşte bu süre içinde kasların gerginliği iyice gevşediği, kalp atışlarının sayısının azaldığı, metabolizmanın dinlenme halindeki değerinin daha al­tına düştüğü, idrarın azaldığı, solunumda büyük bir değişikliğin meydana geldiği görülür ve bu sebeple vücut iyice dinlenir; zihnî yorgunluk kalkar; vücudun, uykudan sonraki direnci artar. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın beyinde uyku merkezine yüklettiği proğramın bir gereğidir.

Gecenin dinlendirici bir örtü kılınması, dünyanın kendi ekseni etrafın­da dönmesi sırasında güneş ışınlarının düşmediği kesimlerin karanlıkta kalmasıyla gerçekleşir. İşte bu süre içinde birçok bitki ve canlının ışın­ların tesirinden uzak kalıp ertesi güne hazırlanmasına, hem de gündüzün getirdiği yorgunluğu atmasına imkân sağlanmış olur.

Gündüzün geçimimizi sağlama, ihtiyaçlarımızı karşılama dönemi kılı­narak düzenli şekilde sürüp gitmesi şüphesiz ki, O çok yüce kudretin in­sanlardan ve diğer canlılardan yana kusursuz bir düzenlemesidir ki, her bölüm ve safhasıyla O’nun ezelî kaleminin izlerini taşımakta ve yansıtmak­tadır.

Üstümüzdeki yedi sağlam gökten maksat nedir? Dünya semasının yıl­dızlarla donatıldığına bakılırsa (Mülk Sûresi: 5 âyetin tefsiri) onun ötesinde altı göğün yer aldığı an­laşılır. Ancak diğer semaların da yıldız ve sistemlerle süslenmediğini söy­leyemeyiz. O bakımdan henüz kâinatın büyüklüğünü çözüp belirleyecek im­kânlara sahip bulunmadığımıza göre, yedi gök hakkında kesin bir şey söy­lememiz herhalde mümkün olmasa gerek..

Güneşin nasıl bir ışık ve hayat kaynağı olduğunu; onsuz yaşamamızın mümkün olmadığını anlatmaya lüzum var mıdır? Tükenmez enerji kaynağı olup hidrojenin helyuma dönüşmesiyle kâinatın önemli kısmını aydınlatan bu İlâhî mu’cize yaratıldı yaratılalı yükletilen proğramı kusursuz yerine getirmekte ve her yanıyla insana hizmet vermektedir.

Şüphesiz bu olay, mutlak bir kudretin ve kusursuz yürütücünün var­lığına delâlet etmekte ve dengeli hareketiyle o kudretin erişilmezliğini yan­sıtmaktadır.

Rüzgârların gerek bitkilerin aşılanmasında, gerek havayı değiştirme­sinde, gerekse bulutları sevkedip yaygınlaştırmasındaki rolü inkâr edilemi­yecek kadar açık ve nettir.

Hayatımıza renk katan ve devamına yardımcı olan rüzgâr olayı da şaş­mayan fiziksel kanunlara bağlanmıştır. Eğer yerle havanın sıcaklığı aynı olsaydı bölgeler arasında hava hareketi olmaz ve insan hayatı bir bakıma tehlikeye girerdi. Sıcaklık farkı basınç farkını yaratmaktadır. Soğuk alanlar «yüksek basınç», sıcak alanlar ise «alçak basınç» alanıdır. Rüzgâr yüksek basınçlardan alçak basınçlara doğru eserek hizmetini sürdürür.

İşte aklını kullanıp imânıyla ve her ikisini ilimle birleştirip bütünleştirenler için bu dokuz belge sıralanmakta ve o bakımdan bir önceki sûre­nin dokuz yerinde «Hakkı yalanlayanların vay hâline! » denilerek gereken uyarı yapılmaktadır.

Cenâb-ı Hak, inkârcılara ve şüphecilere gerçeği gören göz, hakikati idrâk eden gönül, İlâhî damgayı müşahede eden basîret ve dünyamızda düzenli hizmet verip İlâhî kanuna bağlı kalarak hayatımızın devamını sağ­lamaya yönelik olan tabii olayların hikmetini çözen ilim ve hikmet versin.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke’nin fethi veya Hz. Muhammed’in (A. S. ) son peygamber olarak gönderilmesi, ya da kıyâmet olayı hakkında birbi­rinden soran müşrikler ve inkârcı sapıklar uyarılarak kıyâmeti veya sözü edilen olayların haklılığını yakında bilecekleri açıklandı. Sonra da Allahʹın kudret ve azametine delâlet eden dokuz kadar kevnî belgeye yer verile­rek insan aklına ışık tutuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, kıyâmet olayına ve meydana gelecek birkaç saf­haya değinilerek duygu ve düşüncelere sesleniliyor. Sonra da inkâr ve sa­pıklık üzere ölenler için hazırlanan azabın bazı kısımlarına dikkat çeki­liyor.