A’RAF SÛRESİ
Kur’ân’ın yedinci sûresidir. Müfessirlerin çoğuna göre: 206 âyet, 3325 kelime ve 14010 harftir.
Mekkeʹde inmiştir. İbn Abbas (R. A. ) ve ashaptan bazısına göre 163’den 168ʹe kadar olan beş âyeti Medîneʹde inmiştir. Katade de aynı görüş ve tesbiti belirtmiştir. Mukatil ve Kurtubîʹye göre, 163ʹden 171ʹe kadar olan sekiz âyeti Medîne’de, gerisi Mekkeʹde inmiştir.
AʹRAF, başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmak üzere müʹminlerin hak ve doğrulukta en yüce noktada bulunduklarına işârettir. Ayrıca Cennet ile Cehennem arasındaki yüksekçe bir kesimin, ya da tepenin adıdır.
Aʹraf sûresi bir bakıma En’âm sûresini, yani ondaki mücmelleri açıklar; ayrıca inanç esaslarını, dinin bazı genel kurallarını anlatır. Asıl amacın ne olduğuna dikkatleri çeker. Hz. Musâ ile Hz. Muhammed (A. S. ) arasındaki ortaklaşa niteliklere temas eder. Böylece semavî dinler arasında hem müşterek esaslara dokunur, hem olumlu ve ılımlı bir diyalogun sağlanmasını amaçlar.
Ayrıca son nebîye kadar gelip geçen peygamberlerden birkaçının kıssasını anlatarak örnekler sergiler. Sonra da insanın çamurdan yaratıldığından bahseder ve böylece yegane yaratıcı kudretin yüceliğini çok duyarlı bir anlatımla, gönül ve kafalara işler.
MEÂLİ:
1- Elif- Lâm- Mim- Sâd.
2- Bu, uyarman ve müʹminlere öğütte bulunman için sana indirilen bir kitaptır. Artık bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.
3- Size Rabbınızdan indirilene uyun; Oʹndan başka dostlar (edinip) uymayın. Ne de az öğüt tutarsınız!
HARFLER VE İŞARETLER
Birinci âyeti oluşturan Elif-Lâm-Mîm-Sad, ilim adamlarının çoğuna göre HURÛF-İ MUKATTA’A dandır, aynı zamanda müteşabih, yani İlâhî bilgiye bağlı olup kullarından hiç kimsenin mânasını bilemediği veya yoruma müsait, tasarrufa elverişli âyetlerdendir. (Bu hususta fazla bilgi için bak: Âl-i İmrân Sûresi yedinci âyetin tefsirine.)
Birincilerin tefsirine göre, bu harflerle neyi murat ettiğini Allah daha iyi bilir. Ancak müfessirlerimizin bir kısmı, bunlardan gelişigüzel, yersiz ve Kurʹân’ın yüceliğine ters düşen bir takım mânalar çıkarılmasın diye, Kur’ân’ın özüne ve ruhuna uygun bazı yorumlarda bulunmuşlardır:
a) Sûrede, insanlara indirilen İlâhî kelâmın yüceliğine, o nedenle işitenlerin dikkatlerini toplayıp çevirmeğe ve mânası belirsiz bu harflerin sûreye bir anahtar, ya da kapak olduğuna ve şimdi bu kapağın açılacağına işârettir.
b) Elif, dosdoğru olmanın; Lâm, el açıp yücelmenin; Mîm derlenip birleşmenin ve feyizli bir hayat sürmenin; Sâd, bu feyzi artırmanın sembolüdür.
c) İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, bunlar şu mânaları kendinde taşımaktadır: «Ben Allahım, bilirim ve açıklarım.. » Veya «yemin edilen bir kutsallıktır ki, Allah bunlarla yemin ediyor. » Veya «bu harfler biraraya gelince Allahʹın isimlerinden bir isim oluşturuyor. »
d) Katade’ye göre, bunlar Kurʹânʹın isimlerinden bir isimdir.
e) el-Hasen’e göre, sûrenin ismidir.
f) Süddîʹye göre, Allah’ın musavver veya musavvir isimlerinden biridir.
g) Ebû Aliye göre; Elif, Allah isminin anahtarı; Lâm, Latîf isminin; Mîm, Mecîd isminin; Sâd Sadık ve Sabûr isimlerinin anahtarıdır.
h) Bunlar İSM-İ AʹZAM’ın harfleridir. (Fazla bilgi için bak: Bakara sûresinin birinci âyetinin tefsirine.)
KURʹÂNʹIN İKİ ANA HEDEFİ
«Bu, uyarman ve müʹminlere öğütte bulunman için sana indirilen bir kitaptır. »
İkinci âyetle Kurʹân’ın bir bakıma iki ana hedefi açıklanmaktadır: Doğru yolda olmayanları hakkın sesiyle uyarmak; doğru yolda olup inananların idrâkini hep uyanık tutmak için onlara öğüt vermek, hakkı sık sık hatırlatmak.
Ayrıca ilgili âyetlerle Kur’ânʹın bu iki ana hedefinin metodu yani bunları işlemenin usûl ve yöntemi belirtiliyor. Görevi yaparken, uyarı ve öğütte bulunurken kendini sıkmıyacaksın, sözler tesir etmedi diye kalbin daralmasın. Bu yüzden hiddete gelme, ölçüyü kaçırma. Sen ancak tebligatçısın, hidâyet (doğru yola eriştirmek) Allahʹa aittir. O halde Kur’ânʹın bu iki ana hedefini kalblere ve dimağlara işlerken çok usta ve o oranda duyarlı bir ressam gibi olmaya dikkat etmek gerekir; nasıl fırçanın hafif kaymasıyla yapılan resim bozulur, emek heder olursa, insanları uyarırken, öğüt verirken metot dışına çıkıp ölçüyü kaçırmak, hiddete gelip aklın yolunu kaybetmek de yapılan konuşmayı alt-üst eder, fayda yerine zarar getirebilir.
Evet, mürşidin, vâizin ve eğitimcinin görevi, yüklendiği hizmeti, günün sosyal, ekonomik ve psikolojik şartlarını dikkâte alarak rahat ve sâkin bir hava içinde uygulama alanına koymaktır. Gerisi Allah’a aittir..
Kur’ân burada diğer önemli bir hususa, daha doğrusu insan psikolojisine işârette bulunuyor: «Ne de az öğüt tutarsınız!. » diyor. Bununla insanın yaratılışı gereği pek az öğüt tutacağı, ya da öğüde pek az kulak vereceği belirtiliyor. O nedenle uyarı ve hatırlatmanın kademeli, sabırlı ve sâkin ölçülerle fakat ilâhî hakikatlerle yapılmasının lüzumu kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Çünkü insanların çoğu Allahʹı, O’nun buyruklarını bir tarafa itip geçici bir yarar sağlamak umuduyla başkalarını dost edinme temayülündedir. Bu yüzden peşin bir dostluk ve nîmeti, veresi bir nîmete; geçici bir mutluluğu kendilerince meçhul sayılan ebedî bir mutluluğa tercih etme eğilimindedir. İnsan karakter ve anlayışı bu olunca, dinî eğitimde çok duyarlı, temkinli, metotlu ve de sâkin olmak şarttır. Aksi halde arzulanan sonucu elde etmek çok zordur. Hazreti Peygamber (A. S. )in 23 senelik teblîği bu âyetin gösterdiği doğrultudan sapmadan sürmüştür. Başarısının sırrının bir ucu buna dayanır. Nitekim Âl-i İmrân 159. âyette bu husus çok açık şekilde belirtilmiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Kurʹânʹın okunup amel edilmek için indirildiği, öğüt alıp hayatı, onun esas ve prensipleriyle düzenlememiz için öğretildiği belirtildi. O nedenle Kur’ân’ın değişmeyen iki ana hedefinin bulunduğuna dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, indirilen ilâhî buyruklara kalb ve kafalarını açmayan, inkâr ve inatlarında ısrar edip duran milletlerin yerlebir edildikleri bir uyarı ölçüsünde anlatılıyor; ilâhî azâp gelip çattıktan sonra gerçeği anlayıp itiraf etmenin bir yararı olmayacağı hatırlatılıyor.