TEGÂBUN SÛRESİ
İlim adamlarının çoğuna göre, Medine’de, Dahhak’e göre, Mekkeʹde inmiştir. Kelbî’ye göre, bir kısmı Mekke’de, bir kısmı da Medine’de inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 18/131) İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyette ise, 14-18. âyetleri dışında tamamının Mekke’de indiği belirtilmiştir. (Lübabu’t-te’vîl: 4/274)
Dokuzuncu âyetle, kıyâmet gününde, kimlerin dünya hayatı döneminde aldandığı, kimlerin de aldattığı ve aldatıldığı ortaya çıkarılacağı konu edilerek ve bu mânaya delâlet eden «Teğabun», hem o güne, hem de bu sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı: 18
Kelime »: 241
Harf »: 1070 (Lübabu’t-te’vîl: 4/274)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Kendilerinden önceki ümmetlerin başına inen İlâhî hüküm ve onu gerektiren sebepler açıklanarak müşrikler uyarılıyor.
2- İnkârcı putperestlerin öldükten sonra dirilip ikinci hayata kalkmayı inkâr etmeleri konu ediliyor ve yönlendirici bilgi veriliyor.
3- Kâinatta meydana gelen her olayın, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle, takdiriyle olduğu açıklanıyor.
4- İnkârcı sapıkların hakkı red ve inkârda ısrar etmelerinin Hz. Peygamberʹe (A. S. ) bir zarar veremiyeceği belirtilerek mü’minler teselli ediliyor.
5- Bazı ahvalde adamın zevcesinin ve öz çocuklarının kendisine düşmanlık duygusu besleyeceklerine dikkat çekiliyor.
6- Mal ve evlâdın birer imtihan vesilesi olduğuna değinilerek, kalbin daha feyizli ve daha kalıcı kutsal değerlerle meşgul edilmesine işârette bulunuluyor.
MEÂLİ:
1- Göklerdekiler ve yerdekiler Allah’ı tesbîh ederler. Mülk-ü saltanat O’nundur. Hamd (en güzel övgü) Oʹna mahsustur. Oʹnun her şeye kudreti yeter.
2- Sizi O yarattı. İçinizden kiminiz kâfir, kiminiz mü’mindir. Allah, yaptıklarınızı görüp bilendir.
3- O, gökleri ve yeri hak ile yarattı; sizi biçimlendirdi, biçiminizi güzelleştirdi. Dönüş ancak O’nadır.
4- Göklerde ve yerde olanı bilir; gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, göğüslerde dönüp dolaşan (duyguların ve düşüncelerin) aslını, mayasını bilendir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Cenâb-ı Hak, anarahmine bir meleği vekîl olarak bırakır (görevlendirir) de o melek: «Ya Rabbi! Nutfe (intikal etti); Ya Rabbi! Kan pıhtısı oldu. Ya Rabbi! Bir çiğnem et parçasına dönüştü» der. Allah yaratmayı irâde edince de melek: «Ya Rabbi! Erkek mi, dişi mi, saîd mi, şaki mi? Rızkı nedir ve eceli ne olacaktır? » der ve cenin anarahminde iken melek bunları yazar. » (Buharî/hayz: 17, enbiyâ: 1, kader: 1- Müslim/kader: 5- Ahmed: 3/116, 148)
«Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak, cennetlikleri yaratmıştır ki, onlar henüz babalarının sulhunda iken onları cennet ehli (olarak takdîr edip) yaratmıştır. Cehennemlikleri de yaratmıştır ki, onlar henüz babalarının sulhunda bulunuyorlardı. » (Müslim/kader: 31- Ebû Dâvud/sünnet: 17- Nesâî/cenâiz: 58- İbn Mâce/mukaddeme: 10- Ahmed: 6/41, 208)
«İnsanlar çeşitli kademelerde doğarlar. Öyle ki: Adam müʹmin olarak doğar, müʹmin olarak yaşar ve müʹmin olarak ölür. Adam kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve kâfir olarak ölür. Adam müʹmin olarak doğar, müʹmin olarak yaşar ve kâfir olarak ölür. Adam kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve müʹmin olarak ölür. » (Tirmizî/fiten: 26- Ahmed: 3/19)
«Şüphesiz sizden biriniz cennet ehlinin ameliyle amel eder, o kadar ki onunla Cennet arasında ya bir ziraʹ, ya da bir kulaç mesafe kalır; derken kitapta (yer alan kaderin hükmü) öne geçer de adam cehennem ehlinin ameliyle amel etmeye başlar. Yine sizden biriniz cehennem ehlinin ameliyle amel eder, o kadar ki onunla cehennem arasında bir ziraʹ veya bir kulaç mesafe kalır; derken kitapta (yer alan kaderin hükmü) öne geçer de adam cennet ehlinin ameliyle amel etmeye başlar ve o sebeple Cennetʹe girer. » (Buharî/tevhîd: 28, bed’-i halk: 6, enbiyâ: 1, kader: 1- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Tirmizî/kader: 4)
«Doğan her çocuk fıtrat (Allah ve din duygusu ve mayası) üzere doğar. Sonra ana-babası ya onu yahudi, ya nasranî, ya da mecûsî yapar. » (Buharî/cenâiz: 92- Ebû Dâvud/sünnet: 1-7 Tirmizî/kader: 5, cenâiz: 52- Ahmed: 2/232, 273, 393, 410, 481)
GÖKTEKİLER DE, YERDEKİLER DE ALLAHʹI TESBÎH EDERLER
«Göklerdekiler ve yerdekiler Allahʹı tesbîh ederler.. »
Daha önceki sûrelerde ve en yakını Cumua Sûresi’nde «tesbîh»in manasını ve varlıkta yer alan eşyanın Hakk’ı tesbîh etmelerinin anlamını açıklamıştık. Onlardan bir kısmı lisan-i kal, bir kısmı ise lisan-i hal ile Cenâb-ı Hakk’ı anmakta ve hılkatındaki özelliği gereği Hakkʹın damgasının izini taşımakta, kudretinin tecellisini yansıtmaktadır.
Müşriklerin, inkârcı sapıkların Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk görevini bırakıp O’nun kudretiyle varlıklarını sürdürdükleri halde O’nu anmamaları, şüphesiz ki O’nun şanına, yüceliğine bir noksanlık getirmez. Çünkü kâinat büyük-küçük her parçasıyla Oʹnun hilkatinin eseridir ve hepsi de istisnasız O’nun varlığına ve birliğine delâlet etmektedir. Zira mülkün tamamı O’nun kudretinin eseridir ve bütünüyle O’na aittir. O halde müşrikler, maddeci inkârcılar O’nu övse de, övmese de, O, her türlü güzel övgüye bizatihi lâyıktır. Kudreti nâfiz, hükmü kesindir; tasarrufu mutlak, rahmet ve inâyeti aralıksızdır. O bakımdan kimsenin kulluk etmesine ve ibâdette bulunmasına; tesbîh ve tahmîdle övgü sunmasına ihtiyacı yoktur. O, her şeyden müstağnidir.
Cenâb-ı Hak, bu âyetle, aklını ve idrâkini kullanabilen ilim adamlarına, ön fikir vermekte, eşyanın hılkatındaki özellikleri ve taşıdığı hikmetleri inceleyip bulmalarını ilhâm etmektedir. Zira hiçbir şey boş ve anlamsız, hikmetsiz ve proğramsız yaratılmamıştır.
YARATTIĞI İNSANLARIN KİMİ KÂFİR, KİMİ DE MÜʹMİNDİR
«Sizi O yarattı. İçinizden kiminiz kâfir, kiminiz müʹmindir.. »
Kâinat düzeni zıdlarla doludur. Aslında birbirine zıd gibi görünen her iki şey arasında bir bakıma zevciyet söz konusudur ve ikisinden biri diğerinin iyice bilinip anlaşılmasını ve gelişmesini sağlayıcı faktör olarak bulunmaktadır. Meselâ imânın değerinin iyice anlaşılabilmesi, zıddı olan küfrü bilmekle gerçekleşir ve zıdların, tez-antitez düzeyinde sürtüşme ve tartışmasıyla gelişme sağlanır ve ciddi araştırma ve incelemelere ilgi duyulur.
Cenâb-ı Hak, insanlarla ilgili ruhları belli sayıda yarattıktan sonra, onlar için dünyada hazırladığı hayatı kendi irâdeleriyle, belirlenmiş süre içinde nasıl değerlendireceklerine nazar kılıp ezelî ilmiyle hepsini bilip tesbit etmiştir. O bakımdan kimlerin küfre sapacağını, bâtılı temsîl edip savunacağını, kimlerin de imân cevherine erişip onu koruyacağını bildiğinden kader çizgisini ona göre çizmiştir. Artık O, bizi şu veya bu inanç ve amele zorlamamaktadır. İşlediklerimizin hepsi O’nun tesbitine uygun şekilde gerçekleşmektedir.
O halde kendi irâde ve aklımızla hayatımızın her anını değerlendirmek veya boşuna harcamak elimizdedir. Akıl, zekâ, hafıza, idrâk gibi yeteneklerle donatılmışızdır. Kâinatta hâkim olan kusursuz düzen ve dengeyi ve eşya üzerindeki hilkat kanununun izlerini görmemiz mümkündür. Zira hayvanlar iç güdüleriyle proğramlanmışlardır. O nedenle hayatlarını plânda belirlendiği şekilde kusursuz sürdürürler. İnsanlar böyle değildir. Onlara iç güdünün üstünde ve ötesinde akıl nîmeti verilmiş ve plândaki yerini aklıyla bulup ona göre düzenlemesi emredilmiştir.
Bu bakımdan Cenâb-ı Hak aklımızı harekete geçirmek ve ona ışık tutmak için beş kadar yol gösterici ve önümüzü aydınlatıcı belge sıralamaktadır. Şöyle ki:
1- O, gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. «Hak» kavramı, uyum, denge ve düzeni bütün inceliğiyle yansıtır. Eşyaya baktığımızda, düzen, denge ve uyum dışı hiçbir anormallik göremeyiz. Şüphesiz bu da mutlak bir denge ve düzen kuranın varlığının açık belgesi sayılır ve kabul edilir.
2- İnsanın gerek fiziksel, gerekse ruhsal yapısı, İlâhî sanatın bu bapta en mükemmelini ve en güzelini yansıtıyor. Buna burnumuzu ve teneffüs ettiğimiz havayı misâl gösterebiliriz. Öyle kil: Teneffüs ettiğimiz havanın burun filitresinde üç süzgecden geçtikten sonra ciğerlerimize ulaştığını söylersek, hilkat kanununun nasıl kusursuz çalıştığını anlamakta gecikmeyiz. Burun kılları, burun zarı ve mukus denilen incecik seri hareketli tüyler, havayla giren mikrop ve benzeri şeyleri süzüp dışarı atar. Bu kadar seri ve kusursuz çalışan filitre bize neyi hatırlatmaktadır? Mükemmel, mükemmelin de ötesinde çok bilgili yüce kudretin varlığını, birliğini göstermekte ve O’nu arayıp bulmamızı ilhâm etmektedir.
3- Dönüş O’na, Oʹnun sonsuz kudret ve hükümranlığınadır. Koyduğu hayat kanunları şaşmadan hükmünü yürütmekte; en zorba azgınlar bile O’na baş eğmek zorundadır. Şüphesiz bu hayatı ve onunla ilgili kanunları biz değil, onları da, bizi de bir başkası yaratmıştır neticesi ortaya çıkıyor. O başkasının ise her şeyden güçlü ve her şeye hâkim olması; her şeyi bilmesi gerekiyor. Bu da ancak Allah’a has sıfatlardır.
4- Göklerde ve yerde olanı bilir. Çünkü her şey, her olay O’nun proğramladığı şekilde vücut bulmaktadır. Plân ve proğram dışı bir olay, bir icâd düşünemeyiz.
5- İnsan da kâinattan bir parçadır. İlâhî ilim ve kudret onu da diğer eşya gibi kapsayıp kuşatmıştır. Kudretinin yetmediği, ilminin bilmediği bir şey yoktur. O halde Cenâb-ı Hak içimizden geçirdiklerimizi, düşüncelerimizi, niyetlerimizi çok iyi bilir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, her şeyin Hakk’ı tesbîh ve tenzîh ettiğine değinildi ve kâinatın zıdlarla dolu olduğuna işâretle, insanların mü’min ve kâfir yaratıldıkları misâl verildi. Sonra da, insanın güzel bir surette yaratıldığına atıf yapılarak, İlâhî sanatın mükemelliğine işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, gerçeği göremiyen inkârcı milletlerin nasıl yok edildikleri konu ediliyor ve gönderilen peygamberleri dinlemedikleri, ikinci hayatı kabul etmedikleri için kâinat plânındaki yerlerini alamadıkları dolaylı şekilde anlatılıyor, sonra da Allah’a ve Peygamber’e imân etmenin lüzumu üzerinde duruluyor. Küfür üzere ölenler için elim bir azâbın hazırlandığı haber veriliyor.