S A F F SÛRESİ
Cumhura göre, tamamı Medine’de inmiştir. İbn Abbas (R. A. )dan yapılan bir rivâyette ise, Mekke’de indiği söylenir. (Tefsîr-i Kurtubî: 18/77)
Dördüncü âyetinde, Allah yolunda birbirine kurşunla kenetlenmiş bir yapı gibi düşman karşısında saf halinde savaşan mü’minlerden söz edildiği için, bu mânaya delâlet eden «saff» kelimesi aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı: 14
Kelime »: 221
Harf »: 900 (Lübabu’t-te’vîl: 4/261)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Sözün davranışa uymaması kınanıyor.
2- Son Peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) geleceğinin İsa Peygamber (A. S. ) tarafından haber verilip müjdelendiği açıklanıyor.
3- Muhammed (A. S. ) Efendimiz’in doğru yol, cihâd ve hak din ile gönderildiği bildiriliyor.
4- Allah yanında kârlı ticaretin, dosdoğru imân ve bir de Allah yolunda cihâd olduğuna değinilerek ikisinin de mü’min için paha biçilmez nîmet teşkil ettiğine işâret ediliyor.
5- Allah’ın dinine yardım edilmesi emredilirken Havârilerin kendi dinlerine yardımcı oldukları misâl veriliyor.
MEÂLİ:
1- Göktekiler de, yerdekiler de Allahʹı tesbîh ederler. O, çok üstündür, çok güçlüdür, hikmet sâhibidir.
2- Ey imân edenler! Yapamıyacağınız şeyi neden söylüyorsunuz?
3- Yapamıyacağınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir gazap sayılır.
4- Allah kendi yolunda birbirlerine kurşunla kenetlenmiş bir yapı gibi saf halinde savaşanları elbette sever.
5- Hani bir zaman Musa, kendi milletine: «Ey milletim! demişti. Neden beni incitip üzüyorsunuz? Oysa siz, gerçekten benim size gönderilen Allahʹın peygamberi olduğumu biliyorsunuz. » Ne vakit ki, onlar (haktan bâtıla) meyledip saptılar, Allah da onların kalplerini (hakkı kabulden uzak tutup) eğik hale getirdi. Allah, hakkın sınırlarını çiğneyip yozan milleti doğru yola çıkarmaz.
6- Hani bir zaman da Meryem oğlu İsa şöyle demişti: «Ey İsrâil oğulları! Şüphesiz ki ben size gönderilen Allahʹın peygamberiyim; önümdeki Tevratʹı doğrulayanım ve benden sonra gelecek olan Ahmed ismindeki bir peygamberi müjdeliyenim. » Ne vakit ki, o (müjdelenen peygamber) onlara açık belgelerle, mu’cizelerle geldi, «Bu apaçık bir sihirdir» dediler.
İNİŞ SEBEBİ
Allah yolunda cihâd etmeyi durmadan temenni edenlerden bir kısmı, cihâd emri inip savaş başlayınca sözlerinde durmadılar, geri kalmak istediler. Bunun üzerine ilgili âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl: 4/262- İbn Kesîr: 4/358)
Nitekim böyle bir tutumu kınayan Nisâ Sûresi 77. âyetle ve Muhammed Sûresi 20. âyetle münafıkların dönekliği üzerinde durulmakta ve onlar hakkında aydınlatıcı bilgi verilmektedir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Münafığın alâmeti üçtür: Söz verdiğinde yerine getirmez; konuştuğu zaman yalan söyler; kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyânet eder. » (Buharî/şehadat: 28- Müslim/imân 107, 109- Tirmizî/imân: 14)
Abdullah b. Amr (R. A. ) anlatıyor:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bize geldi; o sırada ben henüz çocuktum, dışarı çıkıp oynamak istedim. Annem bana: «Abdullah, gel sana bir şey vereceğim» diye seslendi. Peygamber (A. S. ) anneme sordu: «Ona ne vereceksin? » Annem de: «Bir hurma... » diye cevap verdi. Peygamber (A. S. ) Efendimiz: «Eğer dediğini yerine getirmezsen bu senin aleyhine bir yalan olarak yazılır» buyurdu. (Ebû Dâvud/edeb: 80- Ahmed: 3/447)
«Allah yolunda düşmana karşı bir gün (gözetleme ve savunmada) bulunmak, dünyadan da, üzerindeki şeylerden de hayırlıdır. Cennetʹde sizden birinizin değneğinin işgal ettiği yer (kadar küçücük bir parça), dünyadan da, üzerindeki her şeyden de hayırlıdır. Günün evvelinde ve sonunda kulun Allah yolunda (evinden, iş yerinden adım atıp) çıkışı, dünyadan da, üzerindeki şeylerden de hayırlıdır. » (Buharî/cihad: 73- Müslim/imaret: 163- Nesâî/cihad: 39- İbn Mâce/cihad: 7- Dâremî/cihad: 31- Ahmed: 1/62, 65, 66, 75- 3/177- 3/468- 5/339)
«Kişi ölünce her amelinin sevabı kesilir; ancak Allah yolunda düşmana karşı duran kimsenin ameli kesilmeyip artmaya devam eder ve rızkı (Cennetin ferahlatıcı kokusu) kıyâmete kadar kendisine kesintisiz verilir. » (Taberânî/el-Kebîr: Irbad b. Sâriye (R. A. )den)
«İki göze (Cehennem) ateşi dokunmayacaktır: Allah korkusundan ağlayan göz ve bir de Allah yolunda uyumayıp gözetlemede bulunan göz. » (Tirmizî/fezâil-i Cihâd: 12)
KÂİNATIN HER ZERRESİ TESBÎH ETMEKTEDİR
«Göktekiler de, yerdekiler de Allahʹı tesbîh ederler. O, çok üstündür, çok güçlüdür, hikmet sâhibidir. » «Sebbaha» fiili, «sebh» kökünden türetilmiştir. Sebh: Suda veya boşlukta hızlı geçiş ve dönüş anlamına gelir. Gökteki yıldızların kendi yörüngelerindeki hareketleri konu edilirken bu kökten türetilen «yesbahûn» fiili kullanılmıştır. Ayrıca atın dörtnala koşması, bir işe acele gidilmesi de bu fiille ifade edilir.
Terim olarak, Cenâb-ı Hakkʹı her türlü noksanlıktan, ortaklıktan, beşerî sıfatlardan tenzih edip kalp, dil ve diğer aza ile Oʹna ibâdet etme anlamında kullanılır.
Bu iki mana çerçevesinde, daha önce diğer sûrelerde münasebet düştükçe açıkladığımız gibi, kâinatta var olan her şey plândaki yerine, hılkatındaki özelliğine, yaratılışındaki amaç ve hikmete, bağlı bulunduğu kanuna göre Hakk’ı tesbîh etmektedir. Güneş sisteminin devamlı hareket halinde olması, gezegenlerin kendi yörüngelerinde belli bir plâna göre dönmesi tesbîhtir.
Atom çekirdeğinin etrafında baş döndürücü hızla dönen elektronların bu hareketi de tesbîhtir. Diğer canlıların günlük yaşayış ve hareketleri, sesleri de birer tesbîh anlamına gelmektedir. Vücudumuzda kalbimizin durmadan kan pompalaması, diğer organların kendine has hareketleri, faaliyetleri birer tesbîhtir. Ama insanın en güzel tesbîhi, şüphesiz ki ilâhî talimata uygun olarak yerine getirdiği günlük ibâdetidir.
O halde kâinatın her parçasıyla Hakk’ın buyruğuna baş eğip bağlı bulunduğu düzene uyarak Allah’ın varlığına, birliğine delâlet etmesi bize bir ölçü ve kıstas vermiyor mu? Her şey itaât üzere görevini yerine getirirken insanın hilkatinin gayesine ve hikmetine ters düşüp kendine has çizginin dışına çıkması, Hakk’ın buyruğuna baş eğmemesi ne ile yorumlanabilir? Oysa iç organları bile Cenâb-ı Hakk’ın hilkat kanununa baş eğip tesbîhlerini sürdürmektedirler. Artık bu durumda böbürlenmek, büyüklük taslamak, gaflet etmek, ibâdet ve taâtte bulunmamak ona yakışır mı?
Allah mutlak ganîdir, yani hiçbir şeye muhtaç değildir. Bütün emir ve yasakları, tavsiye ve teşvîkleri insanların yararınadır. Artık kim O’na itaât edip sâlih amelde bulunursa kendi lehine, kim de aksine bir yol tutarsa kendi aleyhine bir sonuç hazırlar. Cenâb-ı Hak koyduğu düzeni, kurduğu sistemleri ayakta tutan, hükmünü kusursuz yürütendir. O, çok üstün, çok güçlüdür ve yegâne hikmet sâhibidir.
YAPAMIYACAĞIMIZ ŞEYİ SÖYLEMEMİZ DOĞRU OLUR MU?
«Ey imân edenler! Yapamıyacağınız şeyi neden söylüyorsunuz?. »
Bu âyetle, mü’mine her konuda çok dikkatli konuşması, temkinli davranması, kendini çok iyi kontrol edip yapabileceği şey için «Allah dilerse ve bana kuvvet ve cesaret verirse yapmaya çalışacağım» demesi gerekir. Bol keseden harcamak, rasgele konuşmak insanı çok müşkil duruma düşürür de mahcup eder.
Ashab-ı Kirâm’dan Abdullah b. Selâm (R. A. ) diyor ki: «Biz birkaç arkadaş kendi aramızda sohbet ederken, «Eğer hangi amelin Allah yanında daha çok sevimli olduğunu bilseydik herhalde onu yerine getirirdik» diye konuştuk, çok geçmeden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Saff Sûresi’nin baş kısmındaki âyetlerin indiğini söyledi. Ashaptan bir kısmı da bir savaş olursa büyük yararlıklar göstereceğini, Allah yolunda büyük fedakârlıklara katlanacağını söylüyordu. İlgili âyetlerle onlar da uyarılmış bulunuyordu. »
Böylece Allah, boş lâf, tatbiki mümkün olmayan vaad, bol keseden konuşma gibi sözlere değer vermediğini, sözden ziyade amel istediğini belirtiyor.
Onun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz her zaman az konuşan, çok amel eden ve davranışlarıyla İslâmiyetin özünü ve hikmetini yansıtan bir peygamberdir. O sık sık boş sözden, fayda vermiyen bilgiden, amele uymayan atıp tutmadan Allah’a sığınmıştır.
Ayrıca âyetin «adak» ile ilgili yanı vardır. Şöyle ki: Mü’min kişi yapabileceği ölçü ve anlamda adamalı; yapamıyacağını adamamalıdır. Adadıktan sonra da onu yerine getirmeli, kendisine vâcip olduğunu unutmamalıdır.
Böylece müctehid imamlar, adağı yerine getirmenin vücubunu bu âyetten İstidlâl etmişlerdir. Aksine bir yol ve tutum Allah yanında hiç de sevimli değildir.
KURŞUNLA KENETLENEN SAĞLAM BİNAYA BENZEME
«Allah kendi yolunda birbirlerine kurşunla kenetlenmiş bir yapı gibi saf halinde savaşanları elbette sever. »
Allah yolunda, O’nun hoşnutluğunu arzulayarak, dinine hizmeti cana minnet bilerek savaşabilmek için birtakım hususların, şartların ve araçların gerçekleşmesi gerekir. Âyetin açık anlatımından ve bir bakıma işâretinden şöyle bir sıralamada bulunabiliriz:
1- Önce imân cephesinin oluşması,
2- Sonra bu cephenin iyi bir eğitim görmesi,
3- Fertlerin kendiliğinden karar verip şöyle şöyle yapacağını söylememesi,
4- Konuyu, aklı eren tecrübeli kişilerin görüş ve reyine bırakması,
5- Savaş hazırlığının kusursuz yerine getirilmesi,
6- Baştaki kumandanın sevk ve idâresi altında mü’minlerin birbirlerine kurşunla kenetlenmişcesine birlik, beraberlik ruhunu ve azmini taşıması,
7- Savaş nizamına girmesi; dağınık, kontrol dışı kalmaması; herkesin kendi başına buyruk olmaması bu cümledendir.
Cenâb-ı Hak ancak böyle bir düzen, eğitim, kontrol ve kumanda doğrultusunda hareket edenleri sever ve yardım eder.
DÜŞMANLA SAVAŞMAKTAN KAÇINAN İSRÂİL OĞULLARI
«Hani bir zaman Musa, kendi milletine, «Ey milletim! demişti. Neden beni incitip üzüyorsunuz? Oysa siz, gerçekten benim size gönderilen Allahʹın peygamberi olduğumu biliyorsunuz. »
Cenâb-ı Hak savaşın önemini ve onunla ilgili nizamın gereğinin özetini verdikten sonra, Hz. Peygamber’in (A. S. ) ve dolayısıyla Ondan sonra gelecek olan İslâm lider ve kumandanlarının verdiği, vereceği direktife uymanın lüzumu üzerinde duruyor. Bu çizgiden sapan İsrâil oğullarıʹnın kendilerine nasıl büyük haksızlık ve fenalık yaptıklarını ibretli bir misâl olarak veriyor. Hani Musa (A. S. ) aldığı emir üzerine mukaddes toprağa girmek üzere hareket etti. Bu harekete çok hevesli olan ve daha önceleri büyük yararlıklar göstereceklerini söyleyen İsrâil oğulları, iş başa gelince ölüm korkusuyla o toprağa girmeye cesaret edemediler. Israr edilince de şöyle dediler: «Ya Musa! O zorbalar orada bulundukça biz kesinlikle girmeyiz. Sen Rabbınla git de, ikiniz (onlarla) savaşın; biz burada otururuz! » Bunun üzerine Hz. Musa (A. S. ) şöyle duâ etti: «Ey Rabbim! Ben ancak kendimle kardeşime sâhip bulunuyorum. Artık bizimle, Allah yolundan çıkan bu kavmin arasını ayır. » (Mâide Sûresi: 24)
O sebeple ağır bir ceza olarak Allah o kutsal yeri onlara kırk yıl harâm kıldı. Böylece İsrâil oğulları sefil ve perişan bir halde kırk yıl çölde dolaştılar.
İşte beşinci âyetle, Musaʹnın (A. S. ) kendi kavmine: «Ey kavmim! Neden beni incitip üzüyorsunuz? Oysa siz, gerçekten benim size gönderilen Allahʹın peygamberi olduğumu biliyorsunuz» demesi, naklettiğimiz olaya işârettir.
İslâmʹda savaş farz kılınınca müʹminlerin, İsrâil oğulları gibi çok yanlış ve tehlikeli bir tutum izhar etmemeleri hatırlatılıyor. Arada birkaç münafığın olumsuz tutumu kınanarak yakın gelecekte dönüş yapmadıkları takdirde sefil ve perişan olacaklarına işâretle sünnetullahın şaşmayacağına dikkat çekiliyor.
İSA PEYGAMBERʹİN (A. S. ) MÜJDESİ
«Hani bir zaman da Meryem oğlu İsa şöyle demişti: «Ey İsrâil oğulları! Şüphesiz ki ben size gönderilen Allah’ın peygamberiyim; önümdeki Tevrat’ı doğrulayanım ve benden sonra gelecek olan Ahmed ismindeki bir peygamberi müjdeliyenim.. »
Musa Peygamberʹden sonra Tevrat’ın taşıdığı hükümlerle amel eden birçok peygamberler gönderildiyse de İsrâil oğulları çoğunu dinlemediler; bir kısmını ülkeden sürüp çıkardılar, bir kısmını da öldürdüler. Kalpleri iyice katılaşan ve dünyalıktan başka kaygısı olmayan bu millet birkaç defa Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğradı. Babil esareti, Romalı Titus istilası başlıbaşına birer belâ idi.
Son olarak, İsrâil oğullarıʹnın tamamıyla dünyaya yönelik olan yüzlerini ve kalplerini biraz olsun âhirete çevirmek; maddeyle mânaları, dünya ile âhiretleri arasında bozulan dengeyi sağlamak üzere İsa Peygamber onlara gönderildi ki, bu peygamberin yüzü bütünüyle âhirete yönelik bulunuyor ve kendisi büyük bir mu’cize olarak Hakk’a dâvet ediyordu.
Bu kadri yüce peygamber hem Tevratʹı tasdîk edip tamamlıyor, hem de son peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) gelmesinin yakın olduğunu haber veriyordu. Zaten Yahudîler de büyük bir peygamberin kurtarıcı olarak gönderileceğini az-çok biliyorlardı. Çünkü ellerindeki Tevrat’ta şu sözler yer alıyordu: «Ve Rab bana dedi: Söylediklerini iyi dediler. Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim her şeyi onlara söyliyecek.. » (Tevrat/Tesniye: 18/17, 18) Ne var ki, Yahudîler bu geleceği haber verilen peygamberin Hârun (A. S. ) soyundan olacağını sanıyordu.
Bazı tahriflere rağmen Tevrat’taki bu anlatım tarzı ile, Musa’ya (A. S. ) benzer bir peygamberin geleceği ve aynı zamanda onun İsrâil oğulları’nın kardeşlerinden seçileceği belirtilmektedir.
Şüphesiz burada önemli iki bilgi söz konusudur:
a) Hz. Muhammed (A. S. ) ile Musa (A. S. ) arasındaki benzerlik kendilerine indirilen şeriattedir. Zira her ikisinin de şeriatı düzen sağlayıcı ve yönlendirici hükümler taşımakta ve beşer hayatının gerekli safhalarına ışık tutmakta, yol göstermektedir. Bu iki peygamber arasında böylesine kapsamlı ve kalıcı hükümlerle donatılan üçüncü bir şeriat indirilmemiştir. İsa Peygamber ise, Tevrat’ın bazı hükümlerini değiştirmek ve amel edilmeyen hükümlerine işlerlik kazandırmak, kısacası Tevrat’ı tamamlamak üzere İsrâil oğullarına gönderilmiştir.
b) «Onlar için kardeşleri arasından.. » ifadesine gelince: Hz. Muhammed (A. S. ) ile İsrâil oğulları İbrahim Peygamber’de birleşiyorlar; onların soyu İshâk’a, Hz. Muhammed’in (A. S. ) soyu İsmâil’e dayanıyor sonucu çıkıyor.
Yuhanna İncil’inde ise, şu cümleler yer almaktadır:
«Eğer beni seviyorsanız, emirlerimi tutarsınız. Ben de babaya (Rabbıma) yalvaracağım ve size başka bir tesellici, hakikat ruhunu verecektir.. » (Yuhanna İncil’i: 14/15, 16)
«Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum; benim gitmem sizin için hayırlıdır; çünkü gitmezsem Tesellici size gelmez; fakat gidersem, onu size gönderirim. Ve o geldiği zaman, günah için, salâh için ve hüküm için dünyayı ilzam edecektir. Günah için, çünkü bana imân etmezler; salâh için, çünkü Babama (Rabbıma) gidiyorum ve artık beni göremezsiniz ve hüküm için, çünkü bu dünyanın reisine hükmedilmiştir.
Size söyleyecek daha çok şeylerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o hakikat ruhu gelince size her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemiyecektir; fakat her ne işitirse söyleyecek ve gelecek şeyleri size bildirecektir.
O beni taziz edecektir; çünkü benimkinden alacak ve size bildirecektir. » (Yuhanna İncil’i: 16/7-14)
Markos İncil’inde şöyle yazılıdır:
«Bundan dolayı size derim: Allahʹın melekûtu sizden alınacak ve onun meyvalarını yetiştirecek bir millete verilecektir. Ve bu taşın üzerine düşen parçalanacak, o da kimin üzerine düşerse onu toz gibi dağıtacaktır. » (Markos İncil’i: 21/43, 44)
Matta İncil’inde ise buna yakın bir anlatımla şu cümleler bulunmaktadır:
«Yahya ele verildikten sonra, İsa Allah’ın İncil’ini vâzederek, Galile’ye gelip dedi: Vakit tamam oldu ve Allah’ın melekûtu yakındır; tövbe edin ve İncil’e imân eyleyin. » (Matta İncil’i: 1/14, 15)
Yine aynı İncil’in 12. bölümünde şu cümleler yer almaktadır:
«İşaya Peygamber vasıtası ile söylenen söz yerine gelsin: «İşte benim seçtiğim kulum; canımın kendisinden razı olduğu sevgilim; ruhumu onun üzerine koyacağım ve milletlere hükmü ilân edecektir. O uğraşmayacak ve bağırmayacaktır; ve kimse meydanlarda onun sesini işitmeyecektir. Hükmü zafere erişinceye değin, ezilmiş kamışı kırmayacak ve tüten fitili söndürmeyecek ve milletler onun ismine ümit edeceklerdir. » (Matta İncil’i: 12/18, 19)
Diğer yandan Bernaba (Barnabas) İncil’inde, Levili’lerden olan kâhinlerin İsa’ya yaklaşıp aralarında şu konuşmanın geçtiği belirtilmektedir:
- Sen kimsin? İsa (A. S. ) onlara:
- Ben, o beklenilen tesellici değilim.
Sonra da İsa (A. S. ) şunları söyledi:
- Sizin kurtarıcı ve tesellici diye adlandırdığınız Resûlüllah(ın nuru) benden önce yaratılmıştır. (Bedeni ise) benden sonra gelecektir. O Hakkʹın sözüyle gelecek ve dininin sonu gelmiyecektir. » (Bernaba İncil’i: 42/1- 14)
Bernaba İncil’inin yirmiye yakın yerinde son peygamberden ismiyle, sıfatıyla, birtakım özellikleriyle söz edilmekte ve İsa (A. S. )ın diliyle haber verilmektedir.
Ne yazık ki, Kur’ânʹı tasdîk edip Hz. Muhammedʹin (A. S. ) geleceğini haber veren bu İncil asırlardır kilise tarafından reddedilmekte ve uydurma olduğu iddia edilmektedir. Son devrin ünlü din âlimlerinden Ebûʹl-A’lâ Mevdudî, Tefhîmü’l-Kur’ân adlı tefsirinde ve konumuzu oluşturan âyetin açıklamasında bu İncil hakkında yaptığı araştırmanın bir özetini şöyle vermektedir:
«Gerek Hz. Muhammed (A. S. ) ile ilgili Hz. İsa’nın müjdeleri ve haberleri, gerekse Hz. İsa’nın hayatı ve eserleri hakkında bilgi edinmenin muteber ve güvenilir kaynakları Katolik Kilise’sinin meşru ve geçerli saydığı sadece dört İncil değildir. Bu hususta belki de nisbeten daha muteber kaynak, Kilise’nin «muhtevası şüpheli» olduğu gerekçesiyle nazarı dikkate almadığı Barnabas İncil’idir. Çok ilginçtir, Hıristiyanlar bu kutsal kitabı saklamaya a’zâmî gayret göstermişlerdir. Bu kitap asırlarca herkesin gözönünden uzak kaldı. 16. asırda Lâtince tercümesinin nâdir bir nüshası Papa Sixtus’un kütüphanesinde bulunuyordu ve kimsenin el sürmesine izin verilmiyordu. Ancak 18. yüzyılın başında bu nüsha John Toland adında bir kişinin eline geçti. Bundan sonra çeşitli ellerden geçerek 1738 yılında Viyana İmparatorluk Kütüphanesine ulaştı. 1907’de bu İncil’in İngilizce çevirisi Oxford Matbaası tarafından neşredildi. Ne var ki, bu eser piyasaya çıkar çıkmaz, Hıristiyan dünyasında bir telaş başladı ve pekçok din adamıyla kilise çevreleri, bu kitabın fazla yayılmasının Hıristiyan dininin yok olmasına neden olabileceği kuşkusuna kapıldılar. Netice, basılan nüsha esrarengiz, ama plânlı bir şekilde ortadan kaldırıldı. Bir daha da İngilizce tercümenin yayınlanması mümkün olmadı. Aynı şekilde, Lâtince tercümesinden İspanyolcaʹya çevrilen nüshanın 18. yüzyılda piyasada ve kütüphanelerde bulunduğu belirtiliyor. Bu bilgiyi George Seli, Kur’ân-ı Kerîm’in İngilizce meâlinde bize nakletmiştir. Ama İspanyolca çevirisinin de ortadan kaldırıldığı görülmüştür.
Bugün maalesef bunun hiçbir nüshası hiçbir yerde bulunmuyor. Ben, Oxford’da yayınlanan İngilizce tercümesinin fotokopisini okuma fırsatını buldum. Barnabas İncili’nin tamamını dikkatle okudum. Bence, bu İncil, Hıristiyanlar için büyük bir nîmettir ve sadece taassup ve inatçılıkları yüzünden böyle kıymetli bir eserden mahrum kalmışlardır.
Hıristiyan literatüründe Barnabas İncili’nin adı nerede geçmişse, oraya bir muhalefet şerhi konmuş, bunun sahte ve uydurma bir İncil olduğu, dolayısıyla reddedilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Gözü dönmüş, ilim ve irfandan nasip almamış bazı Hıristiyan din adamları bunun bir Müslümanın hayal gücünün eseri olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. Bu, aslında büyük bir yalandır ve bunun sebebi sırf İncil’in metninde pekçok yerlerde Hz. Peygamber’in (A. S. ) dünyaya geleceği konusunda açık seçik kayıtların bulunmasıdır. Bir defa, bu İncil’i okuyan herkes, onun bir Müslüman tarafından kaleme alınmadığına katiyetle inanmış olur. İkincisi, böyle bir kitap bir Müslüman tarafından yazılmış olsaydı, bu Müslümanlar tarafından iyice tanınır ve Müslüman ilim adamlarının eserlerinde bundan sık sık ve geniş şekilde bahsedilirdi. Fakat, George Sell’in, Kur’ân-ı Kerîmʹin İngilizce meâlinden önce Müslümanlar Barnabas İncilʹinin adını bile duymamışlardı. Taberî, Yakubî, Mesʹûdî, Birûnî, İbn Hazm, İbn Teymiye vs. gibi Hıristiyan kaynaklarına vâkıf olan, fakîh, yazar ve tarihçiler hıristiyanlık ve hıristiyanlığın kutsal kitaplarından söz ederken Barnabas Incil’ine en ufak bir işârette bile bulunmamışlardır. İslâm dünyasında sayısız kütüphanelerde bulunan kitapların en geniş ve güvenilir bibliyografyaları İbn Nedîm ile Hacı Halîfe (Bak: el-Fihrist ve Keşfüʹz-zünûn) tarafından hazırlanmıştır. Ama bunlarda da Barnabas İncili’ne raslamak mümkün değildir. Hıristiyanların ileri sürdüğü iddianın asılsız oluşunun üçüncü ve en büyük delili, Hz. Muhammed Mustafa’nın (A. S. ) dünyaya gelişinden 75 yıl önce bile, Papa Gelasius I. döneminde, «Yanlış ve dinî düşüncelere aykırı kitaplar» adı altında hazırlanan listede Barnabas İnciliʹnin (Evangelium Barnabe) adının geçmiş olmasıdır. Söyler misiniz, o çağda bu sözde sahte İncil’i yazacak bir Müslüman var mıydı? »
Böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in doğumundan 75 yıl önceden günümüze kadar kilisenin Barnabas İnciliʹni bütünüyle reddedip uydurma saymasının temelinde iki ana sebebin yattığını anlıyoruz:
a) Hz. İsa’nın (A. S. ) sadece Allahʹın peygamberlerinden bir peygamber olduğu; Allah’ın oğlu olmadığı ve İlâhî mu’cizeyle yaratıldığı çok açık biçimde belirtilmektedir.
Hıristiyan din adamları ise, bu kadri yüce peygamberi Allah’a ortak koşmakta ve Ona «Allah’ın biricik oğlu» demektedirler. Barnabas İncilʹi bu yanlış ve fasit akideyi kökünden yıkmaktadır.
b) Ayrıca Hz. Muhammed’in (A. S. ) son peygamber olarak gönderileceği birçok özelliklerine de atıf yapılarak haber verilmekte ve her türlü şüpheyi giderecek bir açıklıkla müjdelenmektedir.
Hıristiyan din adamları ise, Hz. Muhammed’i (A. S. ) peygamber olarak kabul etmemekte ve tek kurtarıcının İsa (A. S. ) olduğunu savunmaktadırlar. Barnabas İncil’i onların bu sakat ve garazkârane görüş ve iddialarını çürütmekte ve en doğru haberi vermektedir.
Kaldı ki, Luka İncil’inde de Barnabas İnciliʹni te’yid eder anlamda şu cümlelerin yer aldığını görüyoruz:
«Ve vaki oldu ki, İsa yalnız başına duâ ederken, şakirtleri yanında idi; onlara sorup dedi: Halkın dediğine göre ben kimim? Onlar da cevap verip dediler: Vaftizci Yahya’dır; başkaları: İlyaʹdır ve başkaları da: Eski peygamberlerden biri kıyam etti, diyorlar. Onlara dedi: Ya siz ben kimim dersiniz? Petrus cevap verip dedi: Allah’ın Mesîhi’sin. İsa da bunu kimseye söylemesinler diye onlara tenbîh ederek emretti.. » (Luka İncil’i: 9/18, 21)
Bernaba (Barnabas) İncilʹinde ise şu sözlerin yazılı bulunduğunu görmekteyiz:
«Kadın, İsaʹya (A. S. ) dedi ki:
- A Efendim, herhalde sen o tesellici peygambersin?
İsa (A. S. ) ona şu cevabı verdi:
- «Ben gerçekten İsrâilʹin yurduna gönderilen halâskâr bir peygamberim; ama benden sonra tesellici bir peygamber Allah tarafından bütün âleme gönderilecektir ki, Cenâb-ı Hak şu âlemi onun için yaratmıştır.. » (Bernaba İncil’i: 82/15, 16- Kahire: 1908)
Gerek Yahudîler, gerekse Hıristiyanlar, kendi kutsal kitaplarında geleceği müjdelenip haber verilen son peygamberi sabırsızlıkla beklerlerken, Cenâb-ı Hak beklenilen o peygamberi Mekkeʹnin Kureyş Kabilesi Hâşim Oğulları’ndan seçerek gönderdi. Ne var ki sözünü ettiğimiz kitap ehli onun Harun Peygamberʹin soyundan geleceğini düşünüyor ve bir bakıma Yahudîler bu düşünceyle şartlanmış bulunuyorlardı. O bakımdan da son peygamber Hz. Muhammed’e (A. S. ) inanmak istemediler ve dinî taassupları iyice kabarınca da Onu getirdiği kitapla birlikte reddettiler: «Bu açık bir sihirdir» dediler.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, varlık âleminde her şeyin o çok üstün, çok güçlü ve yegâne hikmet sâhibi Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve tenzîh ettiği belirtildi. Böyle bir kudretin gölgesi altında bulunan her müʹminin ağzından çıkaracağı söze çok dikkat etmesi üzerinde duruldu. Sonra da Allah yolunda saf saf olup savaşanlar övüldü ve Musa Peygamberin emir ve talimatını dinlemeyen İsrâil oğulları’nın kalplerinin nasıl saptığı konu edilerek yaşamakta olan mü’minlere tarihî bir misâl verildi. Arkasından İsa Peygamber’in Tevrat ile Kur’ân; Musa (A. S. ) ile Muhammed (A. S. ) arasında bir köprü oluşturduğuna değinilerek bu kadri yüce peygamberin son peygamber Hz. Muhammedʹin (A. S. ) geleceğini müjdelediği hatırlatılıp Yahudi ve Hıristiyanların akıllarını duygularının üstünde tutmalarına ve son peygamber hakkında daha etraflı düşünmelerine işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, sözü edilen konuda Allah’a karşı yalan uyduran Kitap Ehli’nin büyük bir haksızlık ettikleri açıklanıyor ve Allah’ın insanlıktan yana indirdiği İlâhî nur olan İslâm’ı söndürmeye kimsenin gücünün yetmiyeceğine değiniliyor. Arkasından Hz. Muhammed’in (A. S. ) mutlaka üstün geleceği haber veriliyor.