RAHMÂN SÛRESİ
el-Hasan, Urve b. Zübeyr’e, İkrime, Atâ’ ve Câbir’e göre: Tamamı Mekke’de inmiştir. İbn Abbasʹa göre: 29. âyeti dışında tamamı Mekke’de inmiştir. İbn Mes’ud ve Mukatil’e göre: Tamamı Medine’de inmiştir. Ancak birincilerin görüşü daha sahîh kabul edilmiştir. (Fazla bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî: 17/151)
Âyet sayısı: 76 veya 78
Kelime »: 351
Harf » : 1636 (Lübabut-te’vîl: 4/208)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- İnsana verilen anlama ve anlatma yeteneği konu ediliyor.
2- Güneş ve Ay dahil her şeyin belli bir hesaba göre düzenlendiği ve hareket ettiği açıklanıyor.
3- Kâinatta mutlak bir düzen ve dengenin hâkim olduğu ve insanın bu düzene uyması belirtiliyor.
4- Yerkürenin ancak «enâm», yani insanlar ve cinler veya canlılar için yaratıldığına dikkat çekilerek ana fikir veriliyor.
5- Cânn (cin)ın da yalın zehirli ateşten yaratıldığı haber veriliyor.
6- İki doğu, iki batı deyimi kullanılarak dünyanın yuvarlak olduğuna ve güneşin etrafında döndüğüne işâret ediliyor.
7- Birbirine salıverilen iki denizin kavuşmasına bir engel konulduğu bildirilerek ilim adamlarına temel bilgi veriliyor.
8- Denizin özelliklerinden ve faydalarından söz ediliyor.
9- Yerin ve göklerin çekim kuvveti alanının ancak ilim, hesap ve kesin bilgilerle nüfuz edilip aşılabileceği kapalı bir anlatımla işleniyor.
10- Kıyâmetin kopmasıyla gökte meydana gelecek değişikliklerin bazı önemli kısım ve safhaları üzerinde duruluyor.
11- Âhiret gününde kimseden niçin günah işlediğinin sorulmayacağı; zira her şeyin anında yazılıp tesbit edildiğinin ortaya konulacağı haber veriliyor.
12- Cehennem’e girecek suçlu günahkârların uğratılacakları azâbın safhalarından birine değinilerek yönlendirici anlamda inkârcılar tehdit ediliyor.
13- Cennet’teki yüksek nîmetler konu edilerek birtakım misaller veriliyor.
MEÂLİ:
1- Rahmân (olan Allah);
2- Kurʹânʹı öğretti.
3- İnsanı yarattı;
4- Ona anlatma ve açıklama yeteneği verdi.
5- Güneş ve Ay hesap iledir.
6- Bitki ve ağaç (türleri) secde ederler.
7- Gökyüzünü o yükseltti ve mîzanı (ölçü-tartıyı) koydu.
8- Sakın mîzânda (ölçü, tartı, denge ve düzende) hakkı, insafı aşmayın!
9- Tartıyı adâletle ayakta tutun, tartıyı eksik tartmayın.
10- Yeryüzünü de ancak ve sadece canlı varlıklar için alçaltıp koydu.
11- Onda meyveler ve salkım tomurcuklu hurma ağacı vardır.
12- Kabuklu, kapçıktı taneler ve güzel kokulu bitkiler mevcuttur.
13- O halde (ey insanlar ve cinler! ) Rabbınızın hangi nîmetlerini yalan sayabilirsiniz?
14- İnsanı testi gibi ses çıkaran kuru balçıktan yarattı.
15- Cânnʹı (Cinleri) de dumansız bir ateşten yarattı.
16- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlıyabilirsiniz?
İNİŞ SEBEBİ
Furkan Sûresi 60. âyetle, «Rahmânʹa secde ediniz! » meâlindeki emir inince, Mekke müşrikleri: «Rahmân da neymiş? » diyerek Allahʹın bu isim ve sıfatını da red ve inkâr ettiler. Bu sebeple yukarıdaki âyetler Rahmânʹı tanıtır mahiyette indirildi. (Lübabu’t-te’vîl: 4/208)
İLGİLİ HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Nahle mevkiinde bulunuyordu. Kalkıp sabah namazını kılarken Rahmân Sûresiʹni okudu. O sırada cinlerden bir grup oradan geçiyordu; derken okunan Kurʹân âyetlerini dinlediler ve imân ettiler. (Tefsîr-i Kurtubî: 17/151)
Aynı konuya Tirmizîʹde yer verilerek deniliyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ashabının yanına geldi ve onlara Rahmân Sûresi’nin tamamını okudu. Ashab-ı Kirâm edeple susup dinlediler. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu:
«Cin’lerle mülâkat yapılan gecede bu sûreyi cinlere okuduğum zaman sizden çok daha güzel karşılayıp cevapladılar. Ne kadar «Febieyyi alâi Rabbikümâ tükezzibân» âyetini okudumsa, onlar: «Ya Rabbi! Senin hiçbir nîmetini yalanlamıyoruz. Hamd sana mahsustur» dediler. » (Tirmizî: Câbir (R. A. )den/: Hadîsün garibün)
Kays b. Âsım el-Minkarî’den yapılan rivâyette, adı geçen diyor ki: «Resûlüllah’a (A. S. ) şöyle dedim: «Ya Resûlellah! Sana indirilen (Kurʹân âyetlerin)den bana oku. O da bana Rahmân Sûresiʹni okudu. Ben o sûreyi dinleyince şöyle dedim: «Vallahi bunda bir başka güzellik, üzerinde bir tatlılık ve çekicilik vardır. Altı bereketli, üstü meyvalıdır ve mümkün değil bunu beşer söyleyemez. » Sonra da Kelime-i Şehadeti getirerek İslâmʹa girdim. » (Tefsîr-i Kurtubî: 17/151)
ER-RAHMÂN
Fâtiha Sûresiʹnde bu sıfat üzerinde yeterince durulmuş ve gereken açıklama yapılmıştır. Allah’a has bir sıfattır. «Rahmet» kökünden türetilmiştir. Kök manâ olarak, kalp yufkalığı, şefkat ve incelik mânalarına delâlet eder. İsim olarak, Allah’ın 99 güzel isimlerinden biridir. Kâinat bütünüyle bu sıfattan tecelli eden rahmet kapsamına girmiştir. Ancak her kişi kendi inanç ve yeteneğine; irfan ve kültürüne göre bundan yararlanabilir. Onun için Rahmân ismi daha çok dünyaya yönelik bulunmaktadır. Rahîm ismi ise daha çok Âhiret Âlemi’ne yönelik olup müʹminlerden yana bir özellik arz etmektedir.
KURʹÂNʹI ÖĞRETEN RAHMÂN
«Rahmân (olan Allah); Kurʹânʹı öğretti.. »
Bu mânayla Rahmân olan Allah, insanlara rahmetinin bir diğer kapısını açarak Kur’ân-ı Kerîm’i indirip öğretme lûtfunda bulunmuştur.
Bundan önce de bu rahmetin tecellisi olarak Adem’i yaratıp Ona eşyanın ismini öğretmiş veya Muhammedʹi (A. S. ) yaratıp Ona helâl ve haramı; doğru ve eğri yolları öğretmiştir.
Diğer bir yorumla, Rahmân olan Cenâb-ı Hak, insan türünü yaratıp ona anlama, anlatma, açıklama, duyduğunu söyleme, düşündüğünü ifade etme yeteneğini vermiştir. Ve bütün bunlar Oʹnun rahmetinin eseri, kudretinin tezahürleridir.
Diğer yandan öteki canlılara beyân öğretmemiş ve bu yeteneği en güzel ölçü ve anlamda insana bahşetmiştir. Zira insan, yaratılan canlıların en şereflisidir. Diğer bütün canlılar onun için yaratılıp, yine ona hizmette bulunmak üzere yeryüzüne dengeli şekilde serpiştirilmiştir.
GÜNEŞ VE AY HESAP İLEDİR
«Güneş ve Ay hesap iledir. »
Kurʹân-ı Kerîm, henüz dünya üzerinde yaşayan milletler güneş ve ay hakkında ciddi hiçbir bilgiye ve tesbite sahip değilken, on beş asır önce güneş ve ayın hareketlerinin hesaba dayandığını açıklayarak ilim adamlarına hareket noktasını belirlemiş ve ön bilgi vermiştir.
İbn Abbas (R. A. ), Katade ve Ebû Mâlik gibi, Kur’ân âyetleri üzerinde çalışan İslâm ilim adamları sözünü ettiğimiz âyetin tefsîrinde şu tarihî sözü söylemişlerdir: «Güneş ve ay kendi menzil (yörünge) lerinde belli ve belirli hesaba göre hareket etmektedirler. Öyle ki, hiçbiri menzilinden (yörünge) meyledip sapmamaktadır. » (el-Câmi’u Li-Ahkâmiʹl-Kurʹân: 17/153)
İbn Zeyd ve İbn-i Kisanʹa göre: Bu ikisinin düzenli hareketiyle vakitler, ömürler ve işler hesaplanır. (el-Câmi’u Li-Ahkâmiʹl-Kurʹân: 17/153)
Süddîʹye göre: Güneş ve ay insanların eceline benzer bir ecele doğru hareketlerini sürdürürler; yani ikisinin de bir gün hareketi sona erer ve ömürleri tamamlanmış olur. (el-Câmi’u Li-Ahkâmiʹl-Kurʹân: 17/153)
Tabiîn’den Mücâhid’e göre: âyette geçen «hüsbân», yuvarlak olan değirmen taşının kendi ekseni etrafında dönmesi anlamına gelir. Bu yorum ve mânayla, güneş kendi merkezinde, ay da kendine has menzilinde hareket halindedir. (el-Câmi’u Li-Ahkâmiʹl-Kurʹân: 17/153)
Ancak İbn Abbasʹın yorum ve açıklaması, İlâhî murada daha uygun kabul edilmiştir.
Nitekim Yâsîn Sûresiʹnde: «Güneş ve aydan her biri kendi yörüngesinde yüzüp gitmektedir» buyurularak, konumuzu oluşturan âyete açıklık getirilmiştir. Yine aynı sûrede güneş ile ayın yörüngelerinin çakışıp kesişmesinin söz konusu olamayacağı belirtilerek bu hususta astronomlara ve diğer ilgili ilim adamlarına en doğru temel bilgi verilmiştir.
BİTKİ VE AĞAÇ TÜRLERİ SECDE ETMEKTEDİRLER
«Bitki ve ağaç (türleri) secde ederler. »
Kurʹân burada «necm» ve «şecer» isimlerini kullanmıştır. Necm ismi, birkaç mânaya delâlet eder:
a) İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: Sakı olmayan bitki demektir.
b) Yıldız hakkında kullanıldığı yaygındır.
Yeryüzünde İlâhî kudrete, vahdaniyet doğrultusunda delâlet eden saksız bitkilerle gövdesi ve sakı olan bitki ve ağaçların secde etmesi belirtilmektedir. Bunun anlamı üzerinde hayli durulmuş ve az farklı yorumlar yapılmıştır:
1- Bitkilerin sabah ve akşam vakitlerinde gölgelerinin batıya ve doğuya doğru uzanması demektir.
2- Yıldızların secdesi ise, güneşin doğmasıyla görünmez olmaları ve bir de kendi yörüngelerinde hareket halleridir.
«Secde»nin sözlük mânası, teslimiyet gösterip Allahʹın kurduğu kanun ve düzene baş eğmektir. Terim olarak, üstün saygı duyup kulluğun gereğini yerine getirmek üzere eğilmek, başı indirip yere koymaktır. Namazda Allah’a secde etmek bu tarifin kapsamına girer.
Bu mânayla secde yalnız Allahʹa edilir; başkasına secde etmek küfürdür ve nankörlüktür.
İnsan dışındaki diğer şeylerin secdesi, herbirinin yaratıldığı amaca yönelip bağlı bulunduğu kanun gereği hizmet vermesidir.
GÖĞÜN YÜKSELTİLMESİ VE DENGENİN KURULMASI
«Gökyüzünü O yükseltti ve mîzânı (ölçü-tartıyı) koydu. Sakın tartıda hakkı, insafı aşmayın. »
Yedinci âyetle, Allahʹın varlığına ve birliğine delâlet eden dördüncü belge işlenirken «mîzân» kavramına yer verilmektedir. Fezanın bir bakıma rakama sığmayacak büyüklüğü ve ondaki cisimlerin birbirinden uzak tutulması; sistemlerin oluşturulmasının muhakkak ki çok hassas bir mizana göre sağlandığını göstermektedir.
Mîzân, ism-i alet olup «terazi» anlamına geldiği gibi, denklem, denge, adâlet ve düzen mânalarında da kullanıldığı vâkidir.
Bunlardan şu sonucu çıkarabiliriz: Fezada yer alan, dünya dahil bütün yıldız ve sistemlerin kendi hareketlerinde, yerçekim ve merkezkaç kanunlarıyla mutlak bir denge hâkimdir. Aynı zamanda her yıldız ve sistemde yer alan şeyler arasında da bir denge ve hassas bir düzenleme söz konusudur.
Dünyanın belli bir süratle kendi ekseni ve güneş etrafında elips çizerek sürdürdüğü hareketi, her bakımdan dengeli ve düzenlidir. Nitekim «elips»in tarifi yapılırken bu tür dengeye işâretle şöyle denilmiştir: «Öyle kapalı bir eğri ki bütün noktalarının ʹodakʹ denilen iki ayrı noktaya olan uzaklıklarının toplamı birbirine denktir. »
Yeryüzünün kuruluş ve yayılışında da bu denge kanunu hâkimdir. Ancak zaman zaman insanların bilgisizce müdahalesi bu dengeyi bozmaktadır. Meselâ ormanlar hem bol oksijen verip sağlık kazandırır, hem havanın tozunu ve kirliliğini toplar, hem yağmur yağmasını sağlar, hem birçok canlılara barınak hizmeti verir.
Ağaçları plânsız, proğramsız ve bilgisizce kestiğimiz takdirde bu denge bozulur ve zincirleme birçok dengelerin de bozulmasına neden olur. Önce kuraklık başlar, toprak kayması meydana gelir.
Denizleri kirletmek ve barındırdığı canlıları bilgisizce avlamak ayrı bir dengesizlik doğurur.
Kur’ân bu hususu biraz daha açıklayarak Rûm Sûresi 41. âyette şöyle buyurmaktadır: «İnsanların elleriyle işledikleri (bilgisizce) işlerden, fenalıklardan dolayı karada ve denizde fesat (dengesizlik ve düzensizlik) ortaya çıktı.. »
Onun için konumuzu oluşturan sekizinci âyette, insanlara seslenilerek şu uyarı yapılmaktadır: «Sakın mîzânda (ölçü, tartı, denge ve düzende) hakkı, insafı aşmayın. »
Ayrıca âyette, göklerde mîzân, yani denge ve düzen kurulduğu gibi, yerde de mîzân kurulmuştur. Artık siz de hem denge ve düzeni koruyun, hem de alım-satımda bulunurken teraziyi, tartıyı doğru ve âdil kullanın, hususu da kısaca belirtilerek uyarıda bulunulmaktadır.
YERYÜZÜ SADECE ENÂM İÇİN ALÇALTILIP KONULMUŞTUR
«Yeryüzünü de ancak ve sadece canlı varlıklar için alçaltıp koydu. »
Cümlede «hasr» var. Arapça gramere göre, mefʹûl fiilden önce gelirse, «hasr» ifade eder. Şöyle ki: Enâm için ancak yerküre konulmuştur. O halde başka yıldız ve gezegende «enâm» yoktur.
«Enâm» kavramı Arapça olup birkaç mânaya delâlet etmektedir. Kamus’ta da belirtildiği üzere, bu isim bütün canlı yaratıkları kapsamına alır. Bir diğer tesbite göre, cinlere ve insanlara veya yeryüzünde yaşamakta olan canlı mahlûkatın tümüne delâlet eder.
Cin ve insanlar hakkında kullanılması ise, daha yaygındır. Bu açıdan hareketle, insan ve cinlerin barınması ve hayatlarını sürdürmesi için yeryüzü onlara tahsîs edilmiştir. Başka bir gezegen veya yıldızda bu iki cinsin yaşamasına elverişli ortam ve şartlar mevcut değildir.
Sonuç olarak, dünya denilen gezegen dışında başka bir gezegen ve yıldızda insan ve cin türü yoktur, denilebilir.
Nitekim son birkaç yıl içinde gezegenler üzerinde yapılan bilimsel araştırmalardan, hiç birinde biyolojik var oluşun veya bir uygarlığın izlerine rastlanmadığı gibi, bildiğimiz mevcut canlıların yaşamasına elverişli ortam ve şartların da bulunmadığı anlaşılmıştır.
Güneşʹe en yakın gezegen «Merkûr»dür. Milyonlarca yıldır güneş ışınları çarptığı halde, gezegenin yüzeyinde hiçbir hayat ortamı bulunmadığı tesbit edilmiştir.
Dünyamızın ikiz kardeşi durumunda olan «Venüs» gezegeninde ise, bir atmosfer vardır ki, % 98’i karbondioksitten oluşmuştur. Hidrojen, argon, karbonmonoksit ve biraz da su buharından oluşan bu kızgın gazlarla bezenmiş atmosfer, saatte 360 km. hızla gezegen yüzeyinde 500 santigram dereceye ulaşan ısı, gezegende «nem»in oluşmasına imkân vermemektedir.
Dünyamızdan gönderilen uzay araçları Viking I ve Viking II 1976 yılı yazında birbirlerinden oldukça uzak yüzeylere indirildikleri halde, bilim adamları, Merih yüzeyinde heyecanla incelemeye başlamışlardı. Ancak bu gezegende de herhangi bir hayat ortamı bulunmadığı anlaşılmıştır.
Dev gezegenlerden «Jüpiter»in çevresi ise, hidrojen, helyum ve diğer zehirli gazlardan oluşmuştur. Isı -250 dereceye düşmektedir. Bu durumda hayat ortamı söz konusu değildir.
«Satürn»ün güneşe uzaklığı sebebiyle çevresinde dolaşan gaz halkalarının donup buz küreleri halinde olduğu anlaşılmıştır. -155 derecedeki ısı, biyolojik varoluşu tanımamaktadır.
Diğer iki dev gezegen «Uranüs» ve «Neptün»ün güneşten çok uzak oldukları için, yüzeyleri 10. 000 km. kalınlığında buzlarla kaplanmış durumdadır. Hayata elverişli ortam mevcut değildir.
En uzaktaki gezegenlerden 1930 yılında keşfedilen «Plüton» ile 1978 yılında keşfedilen «Charon» adlı uydularda da hayatın varoluşu beklenemez.
YERYÜZÜNÜ KAPLAYAN BİTKİ ÖRTÜSÜ
«Onda meyvalar ve salkım tomurcuklu hurma ağacı vardır. Kabuklu, kapçıklı taneler ve güzel kokulu bitkiler mevcuttur. »
Kurʹânʹda denizlere sık sık değinildiği gibi, yeryüzünü kaplayan bitki örtüsünden de yeri geldikçe söz edilmektedir. Böylece hem Allahʹın insanlara hazırlayıp verdiği çok çeşitli nimetlerin, hem de ağacın ve diğer bitkilerin önemine atıf yapılmaktadır.
Anlaşıldığı üzere, tarımın yararına işârette bulunulmakta; diğer yandan çeşitli meyvalara dikkatler çekilerek Allahʹın bu güzel nimetlerinden en iyi şekilde yararlanmamız ilhâm edilmektedir. Aynı zamanda kabuklu ve kapçıklı olan tahıl ve benzeri bitkiler üzerinde durulmakta; güzel kokulu olup şifâ kaynağı diğer bitkilere parmak basılmaktadır.
Bütün bu kısa açıklamadan anlıyoruz ki, varlıkta hiçbir şey faydasız, amaçsız ve gayesiz yaratılmamış ve hepsi de insandan yana var kılınmıştır. Gerçek bu olunca, insanoğlu ve sonra cinler Rablerinin hangi nimetinin lüzumsuz, hikmetsiz amaçsız olduğunu söyleyip gerçeği yalanlıyabilirler?
İNSAN KURU BALÇIKTAN YARATILMIŞTIR
«İnsanı testi gibi ses çıkaran kuru balçıktan yarattı. »
Cenâb-ı Hak, her türlü nazariye, varsayım ve şüpheyi bir tarafa iterek, ilk insanı İlâhî kudretin tecellisiyle balçıktan yarattığını açıklamaktadır. Sonra da yer yer Ademʹin soyunu da bir bakıma topraktan elde edilen gıdalardan oluşan «nutfe»den yarattığını bildirerek insanın yaratılışı hakkında iki ayrı kanunun birbirini izlediğini haber vermektedir. Birinci kanun bir defaya mahsus «kün emri» ile; İkincisi, kıyâmete kadar sürecek biyolojik kanunla gerçekleşmiştir.
İlk insanın kurumuş balçıktan yaratıldığı haber verilirken, Kurʹân’da birbirini tamamlayan beş ayrı bilgi sergileniyor:
1- Turab,
2- Tîn,
3- Sülâletin min tîn,
4- Tîn-i Lâzib,
5- Salsalin ke’l-fahhar..
İlk insanın önce topraktan yaratıldığı, sonra bu toprağın özelliklerine ve bazı ârızî vasıflarına değinilerek, balçık halinde olduğu, sonra bu balçığın süzülmüş bulunduğu, sonra da bunun testi misali fiske vurulduğunda ses çıkardığı beyân ediliyor. Ayrıca «salsâl»in, kokuşmuş balçık anlamına geldiği de söylenir. Diğer yandan bu balçığın çok yapışkan bir özellik taşıdığı belirtiliyor.
Bütün bu değişik anlatım şekilleri bize ilk insan Ademʹin (A. S. ) yaratıldığı toprağın şekillenip içine ruh girinceye kadar geçirdiği safhaları haber vermekte ve bu konuda araştırıcılara hareket noktası belirlenmektedir.
Diğer bir yorum da bize başka bir hareket noktası gösteriyor. Şöyle ki: Yer kabuğunun geçirdiği dönem ve safhalara işaret edilmekte ve her şeyin kendi özelliği doğrultusunda tekâmül devresi geçirdiğine değinilmektedir.
Yer kabuğunun oluşma safhaları incelendiği zaman, âyetle bilimsel araştırma arasında bir paralellik kurmanın mümkün olduğu anlaşılır.
Yer kabuğunun, derinlerdeki ergimiş kızgın kütlelerin yeryüzüne püskürmesiyle meydana geldiği ve başka kütlelerin de buna eklendiği bilinmektedir. Akarsuların, göllerin ve denizlerin bıraktığı çökelek kütle ile yer kabuğunda meydana gelen büyük çaptaki yer değişmelerinden doğan basınçların tesirine uğrayan kütleler de bu cümledendir.
Böylece yer kabuğunun derinliklerindeki ergimiş kızgın kütlelerin püskürmesiyle oluşan tabaka, soğuyunca bunlardan granit, bazalt gibi mineraller oluşmuştur. Yapışkan balçık, süzülmüş balçık, tın tın ses veren iyice kuruyup pişmiş balçık bu kütlelere de işâret olabilir.
CÂNN (CİN) DE DUMANSIZ ATEŞTEN YARATILMIŞTIR
«Cânnʹı (cinleri) de dumansız bir ateşten yarattı. »
«Cânn» ismi üzerinde hayli durulmuş ve farklı yorumlarda bulunulmuştur:
a) el-Hasan’a göre: Bu, cinlerin ilk babası sayılan İblîs’in bir diğer adıdır.
b) Bununla doğrudan cinler kasdedilmektedir. Zira «cânn», «cin»nin tekilidir. Bu manayla, cinlerin ilk babası kasdedilmiş olunabilir.
«Mâric» sıfatına gelince: Bunun üzerinde de farklı tesbit ve yorumlar olmuştur:
a) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Yalın ateş demektir.
b) el-Leys’e göre: Alev alev yükselen dumansız ateş demektir.
c) Diğer bazı ilim adamlarına göre: Dumansız ateş üzerinde renk renk birbirine karışıp yükselen zehirli alev demektir.
d) el-Müberrid’e göre: Salıverilip engel tanımayan ateş demektir.
e) Ebû Ubeydeʹye göre: Her şeye tesir edip geçebilen şuʹle (ışın) demektir.
f) Lûgatçi Cevheri kendi Sıhah’ında, bunun dumansız ateş olduğunu belirtmiştir.
Böylece toprak nasıl et, kan, sinir ve kemiğe dönüşüp insan bedenini meydana getirmişse, ateş de ışınlara dönüşüp «cin» denilen varlığın meydana gelmesine vasat kılınmıştır. İnsanî ruh, çamurdan oluşan bedene girince, ona akıl, duygu, düşünce ve hareket sağlamış; cinnî ruh da ışına girince onda aynı şeyleri ve fazla olarak da baş döndürücü bir hız ve hareketi doğurmuştur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına, kudretinin yüceliğine delâlet eden belgelere yer verildi ve İlmî araştırma yapmak isteyenlere hareket noktaları belirlendi.
Aşağıdaki âyetlerle, yine İlâhî kudretin yüceliğine delâlet eden birkaç belgeye yer veriliyor. Hemen arkasından insan ve cinlerin çok sınırlı bir alanda hareket etme imkânlarının bulunduğu konu edilerek yerçekim kuvveti sınırına dikkatler çekiliyor. Sonra da duygu ve düşünceleri yönlendirecek anlamda kıyâmet ve âhiret olaylarına değiniliyor.