MÂİDE SÛRESİ
Mâide sûresi Medine’de inmiştir. Ancak üçüncü âyetinin son bölümü olan «Bugün dininizi kemâle erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak size İslâmʹı beğenip verdim.. » âyeti, Vedâ Haccında, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Arafat’ta iken inmiştir.
Sevgili Peygamberimiz (A. S. ) Efendimiz o gün Arafat tepesinde devesinin üzerinde bulunduğu halde bu âyeti okuduktan sonra müʹminlere şöyle buyurmuştu:
«Ey insanlar! şüphesiz ki Mâide sûresi, Kur’ân’ın en son inen sûresidir; bu bakımdan sûrenin helâl saydığını helâl kabul edin, haram saydığını haram kabul edin. » (Hâkim: Hz. Âişe (R. A. )dan)
Aslında Kur’ân’ın helâl saydıklarını helâl, haram saydıklarını haram kabul etmemiz farzdır; ne var ki bu sûrede 18 kadar önemli hukukî meselelere yer verildiğinden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona özel bir itina göstermiş ve gösterilmesini istemiştir.
İmam Beğavî de, «Allah başka sûrede indirmediği 18 hükmü bu sûreyle indirmiştir» diyerek bunu Meysere’ye isnad edip belgelendirmiştir. Az ileride bu 18 hükme geniş yer verilmiştir.
Sûreye bu ismin verilmesinin sebebi:
Havarilerin İsâ Peygamberden gökten yemekli bir sofra indirilmesini istemeleri söz konusu edildiğinden sûreye «Yemekli sofra» anlamına gelen MÂİDE denilmiştir.
Nisâ sûresinde daha çok Kitap Ehlinden Yahudîler üzerinde durulmuştu. Bu sûrede ise, daha çok Hıristiyanlar üzerinde durulmakta ve ahkâmla ilgili birçok konulara yer verilmektedir.
Mâide sûresi: 120 âyet, 1804 kelime, 11933 harftir.
MEÂLİ:
1- Ey imân edenler! Akidleri yerine getirin. İhrâmlı iken -avlanmayı helâl saymaksızın- size davarların (eti) helâl kılınmıştır. Ancak (aşağıda) size okunacak olanlar müstesnâ... Şüphesiz ki Allah dilediğini hükmeder.
2- Ey imân edenler! Allahʹın (ibâdet için koyduğu) belirtileri, haram ayını (hediye olarak Kâbeʹye gönderilen) kurbanlığı, kurbanlık hayvana takılan gerdanlıkları; Rablerinin hoşnudluğunu, Onun fazl-ü keremini (kendi anlayışlarına göre bile olsa) dileyerek Beytü’l-Haram’a yönelip gelenleri(n mal ve canını) helâl sayıp saygısızlık etmeyin.
İhrâmdan çıktığınızda (isterseniz) avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram’a girmekten alıkoydular diye bir gruba beslediğiniz kin ve öfke sizi tecâvüze sevk etmesin; iyilik ve tekvâ (Allah’tan saygı ile korkup kötülüklerden sakınmak) hususunda yardımlaşın; günah ve tecavüz üzerinde yardımlaşmayın..
Allah’tan korkup (kötülüklerden, her türlü haksız tecâvüzden) sakının. Şüphesiz ki Allahʹın cezâsı çok şiddetlidir.
İNİŞ SEBEBİ
Sahih rivâyetlere göre: Yemameʹnin Dubeyʹa oğullarından Hutam veya Şüreyh adında biri Medineʹye gelmişti. Niyeti hiç de iyi değildi. Atlarını Medine dışında bir yere yerleştirip şehre girdi ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin huzuruna çıkarak kabilesinin sözcüsü bulunduğunu ve hep birlikte gelip İslâmʹa girmek istediklerini söyledi. Hz. Peygamber (A. S. ) çok terbiyeli idi; o nezîh ve nezaketli tavrını korudu, bir şey söylemedi. Adam dışarı çıkıp gidince, ashabına şöyle buyurdu: «Bu adam bir ahlâksız yalancıdır; şeytanî yüzle içeri girdi ve bir gadir ve ihânet kafasıyla çıkıp gitti! »
Bu hâin adam cidden Medine’den ayrılırken halkın yayılmakta olan develerini sürüp beraberinde götürdü. Haber geç alındığı için yakalanması mümkün olmadı.
İkinci yıl Kaza Umresinde adı geçen adam da beraberinde hediye (hediyelik) develeri ve bir hayli ticaret malı bulunduğu halde Mekke’ye ibâdet için gelmişti. Onu tanımakta gecikmiyen Ashab-ı Kirâm, üzerine yürüyüp malını yağma etmeyi düşünmüş ve bu düşüncelerini Hazret-i Peygambere arzetmişlerdi. Allah Resûlü (A. S. ) buna engel olmuş ve çok geçmeden ikinci âyet inmişti. (Lübab - İbn Kesîr)
Bu konuyla ilgili diğer bir olay:
Mekke fethedildiği yıl, müşrikler de Kâbeʹyi ziyârete gelmişlerdi. Müslümanlar onlara engel olmayı ve Mescid-i Haramʹdan dışarı çıkarmayı düşünerek durumu Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize arzetmişlerdi. Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Kurtubî - İbn Cerîr Taberî tefsirleri)
Sonra Hicretin 9. yılında Tevbe Sûresindeki 28. âyetle müşriklerin artık Mescid-i Haram’a yaklaşmaları yasaklandı.
İLGİLİ HADÎSLER
«Cahiliyye devrinde yaptığınız akidleri yerine getirin, ahde vefa gösterin. Çünkü İslâm bu hususta ahde ancak daha çok bağlı kalmanızı ister. Ama artık İslâmʹda o tür akidlerde bulunmayın. » (Tirmizî/siyer: 30 - Ahmed: 2/207)
«Zâlim olsun, mazlum olsun kardeşinize yardım edin! »
Bunun üzerine Ashab sordu:
- Ey Allahʹın Peygamberi! Mazlûma yardım edelim, ama zâlime nasıl yardımda bulunalım?
Allah Resûlü (A. S. ) cevap verdi:
- Onu zulümde bulunmaktan menʹedersiniz, engel olmaya çalışırsınız. İşte bu ona yardımdır. (Buharî/mezalim: 4, ikrah: 7 - Tirmizî/fiten: 68 - Dâremî/rikak: 40 Ahmed: 3/99, 201)
«İnsanlarla ilgi kurup kaynaşan ve onların eziyetine katlanan müʹmin, onlarla ilgi kurmayıp kaynaşmayan ve eziyetlerine katlanmıyan mü’minden hayırlıdır. » (İbn Mâce/fiten: 23 - Ahmed: 2/43 - 5/365)
«Hayre yol gösteren, onu işleyen gibidir. » (Müslim/imaret: 133 - Dâremî/edeb: 115 - Tirmizî/ilim: 14 - Ahmed: 4/120 - 5/274, 357)
«Doğru yola çağıran kimseye, kendisine bu hususta uyanların kıyamete kadar elde edecekleri sevâbın bir misli vardır ve bu onların sevâbından bir şey eksiltmez. Sapıklığa çağıran kimseye, o hususta uyanların kıyâmete kadar elde edecekleri günahın bir misli vardır ve bu onların günahlarından bir şey eksiltmez. » (Müslim/ilim: 16, zikir: 1 - Ebû Dâvud/sünnet: 6 - Tirmizî/ilim: 15, sevâbü’l-Kur’ân: 14 - İbn Mâce/mukaddeme: 14)
«Birr (iyilik) güzel ahlâktır. Günah, için için vicdanı rahatsız edip tırmalayan ve halkın onu görüp anlamasını hoş karşılamadığın şeylerdir. » (Müslim/birr: 14, 15 - Tirmizî/zühd: 52 - Dâremî/rikak: 73 - Ahmed: 4/122)
«Birr (iyilik) nefsin sükûnet bulduğu, kalbin yatıştığı şeylerdir. Günah, -müftiler sana fetva da verseler- nefsin (onunla) sükûnet bulmadığı, kalbin yatışmadığı şeylerdir. » (Dâremî/büyû: 2 - Ahmed: 4/194)
AKİDLERİ YERİNE GETİRME VE AHDE VEFA
Burada günlük hayatımızın bir çok yönüyle ilgili bulunan akidlerin yerine getirilmesi, ahde vefa gösterilmesi emredilmektedir. Bu, bir bakıma gayr-i müslimlerin tutum ve davranışlarını bazı yanlarıyla ele alıp dinler arasındaki haksız tartışmanın, zaman zaman İlâhî sınırı aşmanın, kişisel görüş ve duyguları ortaya koyup basit mantıkî kurallara baş vurmanın zarar getireceğini açıklar mahiyettedir.
Çünkü İslâm, milletler arasındaki ilişkilerin kopmamasına, sosyal hayatın doğruluk, hakseverlik doğrultusunda geliştirilmesine önem verir. Mâide sûresinin hemen başında gerek milletler arasındaki siyasî, ekonomik ve benzeri ilişkilerin, gerek toplum hayatının çeşitli kademelerindeki bağların hakseverlik ve dürüstlük ölçüsünde tutulmasına işâret edilmektedir. Fertler arasındaki sözleşmeler, akidler ve anlaşmalara -meşrû’ sebeplere dayandığı takdirde- bağlı kalınıp gereken dürüstlüğün gösterilmesi emredilmektedir. Bütün bunlar birer İlâhî emirlerdir ki, uyulduğu takdirde büyük yararlar sağlayacağı, uyulmadığı takdirde hem ferdi, hem toplumu huzursuz edecek büyük zararlar doğuracağı muhakkaktır.
Bununla da İslâmʹın yalnız âhiret değil; hem dünya, hem âhiret ve hayat dini olduğu; siyasî, ticarî, ilmî, ekonomik ve sosyal konularla içiçe bulunduğu ortaya çıkmaktadır.
«Akidler» deyimi hakkında ilim adamlarımızın -temelde birleşen- farklı görüş ve yorumları olmuştur:
1. Ey Kitap Ehli! Daha önce size indirilen kitapta son peygamberle ilgili bilgileri gizlemeyin; bu hususta Allahʹa verdiğiniz sözü yerine getirin.
2. Ey imân edenler! Yaptığınız akidleri yerine getirip ahde vefa edin. Çünkü böyle yapmanız imân ve irfanınızın gereğidir.
Âyette «el-Ukud» kelimesi belirli getirilmiştir. Bundan maksad, sahih olan bütün akitlerdir.
3. Allahʹa ve Peygamberine imân ettikten sonra Allahʹa verdiğiniz sözü mutlaka yerine getirin; Allah ve peygamberinin helâl kıldıklarını helâl, haram kıldıklarını haram bilip kabul edin.
4. Cahiliye devrinde yapmış olduğunuz akidlere, sözleşme ve andlaşmalara, İslâm’a girdikten sonra da vefa gösterin. Çünkü böyle yapmanız Müslümanlığınızın gereğidir.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu hususta şöyle uyarıda bulunmuştur: «Cahiliye devrinde yaptığınız akidlere vefa edin. Çünkü İslâm bu hususta sözünüze elbette bağlı kalmanızı ister. Ama artık İslâmʹda o tür akidlerde bulunmayın. » (Ahmed b. Hanbel - Tirmizî: İbn Amr’den. Cahiliyye devrindeki akidler daha çok birbirlerine savaşta yardım, mirasa ortak olma gibi ahidlerdi.)
5. Toplum hayatında bireyler arasında yapılan her türlü akit ve verilen sözlere bağlı kalınmasını içerir.
6. Alım-satım, ortaklık, yemin, adak, nikâh ve benzeri akitleri kapsar.
İbn Cerîr Taberî, «Akitleri yerine getirin» cümlesinden hemen sonra helâl kılınan ve bir de yasaklanan bazı hususlara geçildiğini dikkate alarak bu altı yorumdan üçüncü maddedekinin daha uygun olduğunu söylemiştir.
BEHİMETÜʹL-EN’AM
«Size davarların (eti) helâl kılınmıştır. »
Sözlükte, akıl ve temyiz yeteneğinden yoksun, konuşma imkânı olmayan dört ayaklı hayvanlara BEHÎME denir. Ünlü sözlükçü Z e c c a ç, iyiyi kötüden, temizi murdardan ayırt edemiyen her canlıya BEHÎME denir, demiştir.
ENʹAM, «naam»ın çoğuludur. Terim olarak deve, sığır, koyun ve keçi hakkında kullanılır. Sözlükte ise, yumuşaklık, uysallık gibi mânalara gelen bu kelime, eti yenen evcil hayvanlardan en çok uysal ve yumuşak hareketli olan dört çeşit hayvana isim olmuştur: Deve, sığır, koyun ve keçi.
Böylece EN’AM kelimesi, BEHÎME’yi açıklar mahiyette ve bir bakıma teʹkid etmektedir. Diğer bir yorumla, umumu hususlandırmış oluyor.
ALLAH DİLEDİĞİNİ HÜKMEDER
«Şüphesiz ki, Allah dilediğini hükmeder. »
İyi, kötü, helâl ve haram bize nisbetledir. Genel kural olarak, ruhsal ve bedensel yapımıza yararlı şeyler helâl, ya da mubahtır. Zararlı olanları haram, ya da mekrûhtur. Ayrıca bu kuralın dışında dinî hükümlere, İlâhî buyruklara -hiçbir illet ve sebep aramaksızın- itaat edip etmediğimiz söz konusudur. Kurʹân ve Tevratʹın anlattığı gibi, bir zamanlar İsrâiloğulları ciddi bir imtihana tabiʹ tutulmuş ve bu yüzden hayvan iç yağları ve bazı hayvanların etleri onlara haram kılınmıştı.
Diğer bir deyimle, ciddi bir denemeye tabi tutulduğumuz bazı hükümler de vardır. Bu nedenle, Allah ve Peygamberinden gelen her emir ve yasağı -neden ve niçinini araştırmadan- inanıp kabul etmemiz gerekir. İnandıktan sonra onların neden ve niçinini, hikmet ve sebeplerini araştırmamızda bir sakınca yoktur.
İşte Allah dilediğini hükmeder; çünkü her işi ölçülü, planlı ve mutlak hikmete dayalıdır. Bazı emir ve yasakların ölçü ve hikmetlerini bildiğimiz halde bazısının hikmetini bilememekteyiz. Meğerki Peygamber (A. S. ) Efendimiz bildirmiş ola...
Açıklanmadığının sebebine gelince:
Eğer her mesele ve hükmün illet ve hikmeti açıkça belirtilmiş olsaydı, ilmî ve dinî araştırmaya gerek kalmazdı. Böylece bilgi alış-verişi, inceleme ve araştırma olmayınca da ilim ilk adımda duraklama devresine girer, derin bir uyku hali başlardı. Bu da hayatın hareketten ibaret bulunduğu hikmetine ters düşerdi. O bakımdan hükümlerin bir kısmının, bazı kıssaların, benzetmelerin, örneklerin, emirlerin ve yasakların illet ve hikmeti hemen anlaşılamamaktadır. Örneğin Nisâ sûresinin son âyetinde KELÂLE hakkındaki hüküm açıklanırken «ölenin çocuğu yoksa» denilmektedir. Bu açıklama yeterli değildir. Deyimin asıl manasını yansıtan «Babası ve çocuğu olmayan murisin mirasçıları kardeşleri olursa.. » şeklidir. Âyette babadan söz edilmemiştir. Tâki konuyu iyice düşünüp araştıralım; sûrenin baş kısmındaki miras hükümleriyle açıklamaya çalışalım.
İBÂDET İÇİN KONULAN BELİRTİLER
«Ey iman edenler! Allahʹın (ibâdet için koyduğu) belirtileri.... helâl sayıp saygısızlık etmeyin. »
Doğruyu eğriden, hidâyeti dalâletten, ibâdeti âdetten ayıran belirtiler, ölçüler ve kıstaslar vardır. Kur’ân bunların hepsine birden ŞEÂİR diyor. Hac menasiki, dinde farz kılınan ibâdetler, haram ve helâl, konulan şer’î cezâlar bu cümledendir.
O halde bir şeyi farz veya vâcib kılma, helâl ve haram sayma, bir ibâdete resmiyet verip onu âdetten ayırma yetkisi önce Allah’a, sonra Peygamberine aittir. Bunun dışında hiçbir kimsenin bu gibi nişânelerde keyfî tasarrufta bulunma hakkı ve yetkisi yoktur.
HARAM AYINI DA HELÂL SAYMAYIN
«Haram ayını da helâl saymayın.. »
Haram ayları dört tanedir: Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep.. Daha önceleri bu aylarda savaşmak haram kılınmıştı. Bir tecavüz olmadığı takdirde sözü edilen aylara hürmet gösterilir ve barış içinde yaşama dönemi başlardı. Bu ayların yerini değiştirmek veya bunlardan birinde savaşmayı helâl saymak, Allahʹın koyduğu nişâneye hürmetsizlik sayılırdı. Sonraları bu hükümler kaldırılmıştır. Yeri gelince konu açıklanacaktır.
HEDYİ DE HELÂL SAYMAYIN
«Hediye (olarak kâbe’ye) gönderilen kurbanlığı da helâl saymayın. »
HEDY: Beytullah’a Allah rızası ve oradaki muhtaçlar gözetilerek gönderilen deve, sığır veya koyundur. Hac veya umre yapmak isteyenlerin bu amaçla gönderdikleri kurbanlık hayvanlara genellikle bu isim verilir. Bu hayvanları yolda alıkoymak, Beytullah’a varmadan boğazlamak helâl olmaz, yani hedy anlamını kaybeder ve kurbanlık yerine geçmez.
KALÂİD = GERDANLIKLAR
«Kurbanlık hayvana takılan gerdanlıklara saygısızlık etmeyin. »
Beytullah’a hediye olarak hazırlanan kurbanlık hayvanın boynuna -hediye olduğunu gösterir anlamda- takılan gerdanlıklara KALÂİD denir. Boyunlarına gerdanlık takılan kurbanlık hayvanlara da, takılmıyan kurbanlık hayvanlara da hürmet edilmesi emrediliyor. Her ikisinin de hürmette eşit olduğuna işâret edilerek bunların Allah’ın nişâneleri bulunduğu hatırlatılıyor.
Rablerinin rızasını, fazl-u keremini dileyerek Beytullahʹa gelenlere de hürmetsizlik etmeyin. Onlar, İslâm’a girmemiş bile olsalar engel olmaya kalkışmayın, onlarla savaşmayı helâl saymayın. Allah onların kutsal topraklar üzerinde mal ve canlarına -haksız sebeplerle- dokunmayı yasaklamıştır.
İniş sebebinde de belirtildiği gibi, bu hüküm Tevbe sûresinin 28. âyetiyle kaldırılmış ve artık gayr-i müslimlerin Beytullahʹa yaklaşmaları yasaklanmıştır.
SOSYAL DAYANIŞMA
«İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın. »
Sosyal yardımlaşmayı daha çok, fertlerini -temelinde Allah’a ve âhirete imân bulunan- ciddi bir eğitimden geçiren; tarihî güzel örf ve âdetlerine bağlı kalan Müslüman ülkeler gerçekleştirebilir. Dikkat edilirse, Kur’ân «yardımlaşın» emrini mü’minlere vermekte, «Ey imân edenler! » diye söze başlamaktadır. Çünkü Allah’a ve âhiret gününe bilerek, şuuruna erişerek imân eden kişilerdir ki, yalnız kendileri için değil çevrelerindeki insanlar için de çalışır; madde ve serveti amaç değil araç olarak en hayırlı yollarda kullanmasını bilirler.
Bu cevher, ya da mayadan yoksun, imândan uzak, bir takım dayanaksız, dünyevî amaçlar doğrultusunda eğitilen kuşaklarda gerçek anlamda bir yardımlaşma görmek mümkün değildir. Ancak şahsî çıkarlar, maddî yararlar, makam ve mevkiler umularak bir yardımlaşmaya her zaman rastlamak mümkün. Çıkar ve yararın bittiği yerde yardımlaşma da sona erer.
Dış görünüşleriyle dünya kardeşliğini, insan sevgisini amaç edindiğini ileri süren ve fakat iç yapısıyla, ruh ve mayasıyla diğer ülkelerin ekonomik dizginini, idari kadrosunu elinde tutmaya yönelik gizli bir plânla hareket eden gayr-i müslim milletlerin ve bazı teşkilâtların faaliyetlerini iyice araştırdığımızda hep bu amaca hizmet ettiklerini görürüz. Çünkü onların çoğunun ne inandığı bir Rabbü’l-âlemîn var, ne de kendilerini hazırladıkları bir âhiret... Materyalist ve komünistler de böyle değiller midir?
TAHLÎLLER - YORUMLAR
HÜRUM: «haram»ın çoğuludur. İhrâmlı bulunan bir topluluğa, KAV- MÜN HÜRÜMÜN, ihrâmlı bulunan bir adama RECÜLÜN HARAMÜN denilir.
ŞEÂİR: «şeîre»nin veya «şiâre»nin çoğuludur. Şeîre veya şiâre, bir şeyin varlığını bir alâmetle ihsas ettirmektir. Terim olarak, Beytullah’a sunulan HEDY kurbanıdır. Bunun alâmeti, devenin hörgücünü damgalamaktır.
Şiir ve şâir kelimeleri de, başkalarının algılayamadığı hususu algıladığı için bu kökten türetilmiştir. İnsan saçına da bu kökten gelme ŞEÎR denilmesi, başta alâmet olduğu içindir.
HEDY: Hac veya umre için Beytullah’a sevkedilen kurbanlık hayvandır. Hedye, hediyye ve hedy şekillerinde kullanılır. Hediye de bu kökten gelmedir.
KALÂİD: «kılâde»nin çoğuludur. Sözlük olarak, boyna takılan gerdanlık veya herhangi bir şey demektir. Daha çok gerdanlık anlamında kullanılır. Terim olarak, kurbanlık hayvanın boynuna alâmet olarak takılan gerdanlık demektir.
BİRR: iyilik anlamında hayırlı işlere işlerlik kazandırmaktır. Kök manası (berr’den gelme) kara parçası demektir. Sonra iyi ve hayırlı işlerde genişlik sağlama mânasında yaygınlaşmıştır. Hem Allahʹa, hem kullara sıfat olarak da kullanılmaktadır. Sosyal anlamda vâcib ve sünnet olan diğer iyilikleri de içine almaktadır.
TAKVÂ: Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınmak, din ve dünyaya zarar verecek fiillerde bulunmamaktır.
UDVÂN: Şerʹin ve örfün sınırını aşmak, adâlet ölçülerini çiğneyip keyfî tecavüzde bulunmak, haksızlığa sapmaktır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle cemiyet hayatında her gün ağırlığı hissedilen akidlerden, ahde vefadan söz edildi. İhramlı iken avlanmanın yasak olduğu belirtildi. Daha önceleri kötülükte bulunan kişilere karşı müsamahalı davranılması, kötülüğe kötülükle karşılık vermenin fazîlet olmadığı hatırlatıldı. Sonra sosyal dayanışmanın lüzumuna değinildi. İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmanın mü’minlere yakışan bir haslet olduğuna dikkatler çekildi. Açıktan günah ve tecavüz üzere yardımlaşmanın Cahiliye devri âdetlerinden olduğuna işâretle bu gibi hallerin İslâm’da yeri bulunmadığına parmak basıldı.
Aşağıdaki âyetle nelerin haram kılındığı, 11 madde halinde açıklanıyor, imânla amelin birleşip bütünleşmesi hususunda uyarılar yapılıyor. Haram ve yasaklardan kaçınmanın, helâl ile gıdalanmanın imân ile olan ilgisine işârette bulunuluyor. Put ve heykellerin insanlara rahmet ve fazîlet havası estirmiyeceğine, fal oklarıyla kumar zarlarının ruh ve vicdan bakımından çok geri kalmış insanların âdeti bulunduğuna dikkatler çekiliyor.
İmânla güzel ve yararlı amelleri kendi bünyelerinde birleştiren Müslümanların yıkılmaz bir güç olacağı ve bu nedenle kâfirlerin İslâm aleyhine kurdukları tuzakların bir sonuç vermiyeceği özellikle belirtiliyor. Sonra açlıktan bunalma hallerinde nasıl hareket edileceği açıklanıyor.