Muhammed Suresi 1-3. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ اَضَلَّ اَعْمَالَهُمْ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاٰمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَاَصْلَحَ بَالَهُمْ ذٰلِكَ بِاَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَاَنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ اَمْثَالَهُمْ

1.

İnkar edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar var ya; işte, Allah onların bütün amellerini boşa çıkarmıştır.

Diyanet İşleri

2.

İnanıp salih ameller işleyenlerin ve Muhammed'e indirilene -ki o Rablerinden gelen haktır- inananların ise Allah günahlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.

3.

Bu, inkar edenlerin batıla uymaları ve inananların Rablerinden gelen gerçeğe uymalarından dolayıdır. İşte Allah, onların örnek teşkil edecek durumlarını insanlara böyle anlatır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MUHAMMED SÛRESİ

İbn Abbas (R. A. ) ile Katadeʹye göre: On üçüncü âyeti dışında, tamamı Medine’de inmiştir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Veda’ Haccı’ndan sonra Mekke’den ayrılırken Kâbe’ye bakıp gözleri nemlendi. Bunun üzerine şu meâldeki 13. âyet indi: «Nice kasabalar var ki onlar senin çıkarıldığın ka­sabadan daha kuvvetli idiler, onları yok ettik; onlara bir yardımcı da bulun­madı. »

es-Sa’lebîʹye göre, Sûre Mekke’de inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 16-223)

Ancak birinci rivâyet daha isabetli kabul edilmiştir.

Sûrenin ikinci âyetinde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in en meşhur ismi olan Muhammed anıldığı için bu aynı zamanda sûreye isim olmuştur. Ay­rıca sûreye «Kıtâl» adı da verilmiştir.

Âyet sayısı : 38

Kelime »: 540

Harf »: 2349 (Tefsîr-i Garâibi’l-Kur’ân/Nizamuddin Nisâbûrî: 26/21)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Kâfirlerle müʹminlerin ana vasıfları açıklanıyor ve inkârcı sapıkla­rın akıllarını harekete geçirmek için Âhiret Âlemiʹnde meydana gelecek ba­zı yönlendirici safhalar üzerinde duruluyor. Sonra da bu iki karşıt görüş ve inanca sahip olan sınıflar arasındaki açık farklar çok düşündürücü bir anlatımla işleniyor.

2- Sözü edilen iki ayrı sınıfa dünya ve âhirette verilecek karşılığın, inanç, niyet ve amellerine uygun olacağı belirtiliyor ve âhiretteki azâbın ve mükâfatın bazı özelliklerine dikkatler çekiliyor.

3- Şehir devletini kurup yayılma ve gelişme basamaklarında yükse­len Müslümanların artık küfür cephesiyle savaşmalarının kaçınılmaz oldu­ğuna değiniliyor.

4- Münafıkların dönek halleri, kötü niyetleri, olumsuz ve kaypak tutumları üzerinde durularak birtakım misaller veriliyor.

5- Münafıklar tehdît edilerek, dönüş yapmaları tavsiye ediliyor.

6- İslâmʹın başarıya eriştiğine işâretle, daha önceki sıkıntıların, umut kırıcı olayların gerilerde kaldığı ve bu yüzden kalpde doğan bazı düşün­celerden dolayı istiğfar etmenin lüzumu üzerinde duruluyor.

MEÂLİ:

1- Onlar ki, inkâra saptılar ve Allah yolundan çevirip alıkoydular, Al­lah onların işlerini boşa çıkarır.

2- İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara ve Muhammedʹe indi­rilene -ki o Rabbından gelen bir gerçektir- inananlara gelince: Allah onların kötülüklerini örtüp bağışlar ve durumlarını düzeltip iyileştirir.

3- Bu böyledir. Çünkü inkâra sapanlar bâtıla uydular; imân eden­ler ise, Rablarından gelen hakka uydular. İşte böylece Allah, insanlara kendileriyle ilgili misallerini getirir.

HAKKʹI İNKÂR VE OʹNUN YOLUNDAN ALIKOYMA

«Onlar ki, inkâra saptılar ve Allah yolundan çevirip alıkoydular, Allah onların işlerini boşa çıkarır. »

Ahkaf Sûresi’nin sonunda, ilâhî sınırları aşanların yok edileceği be­lirtilmişti. Ancak bu İlâhî sınırı aşanlar, her türlü fenalıklarına ve tuğyanla­rına rağmen iyilikte de bulunurlar, fakirleri yedirirler, hısımlarına merha­met kucağını açarlar ve esirleri de gerektiğinde salıverirlerdi. Bu durum­da onların nasıl yok edilecekleri hep kafaları kurcalayıp duruyordu.

Muhammed (A. S. ) Sûresi’nin ilk üç âyetiyle bu soru cevaplandırılıyor ve o gibilerin işlerini Cenâb-ı Hakk’ın boşa çıkaracağı haber veriliyor.

Zira iyi amelin, yararlı işin Allah yanında kabule uygun olması, imân esasına bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakkʹa dosdoğru imândan kaynaklanan iyi ameller, en makbul ürünlerdir. Küfür ve nifaktan kaynaklanan ameller ise, hiçbir zaman İlâhî rızaya uygun değildir ve uhrevî hiçbir mükâfatı da söz konusu olamaz.

Bu konuda üzerinde önemle durulacak şöyle bir mesele ortaya çıkı­yor:

Temelinde Allah’a, Âhiret’e ve diğer esaslara imân bulunmayan keşif­lerin, icadların ve bilimsel araştırmalarla ortaya çıkarılan olumlu sonuçla­rın, insanlıktan yana birtakım faydalar taşıdığı kesindir. Böylece âhiret kavramını kabul etmiyenlerin sözü edilen hususlardaki hizmet ve başarıla­rının Allah yanında bir değeri yoktur. Onların mükâfatları dünyada gerçek­leşmiştir. Zaten onlar da sadece dünyevî başarı ve mükâfat bekliyorlardı. Böylece onlardan her biri uzmanlık dalına ve başarı grafiğine göre, şöh­ret basamaklarına yükselmiş ve arzuladığı karşılığa erişmiştir. Allahʹa ve âhiretʹe inanmadıkları ve bu kavramlara itibar etmedikleri için, Âhiret Âlemi’nde onlara rahmetten yana bir pay yoktur.

Hem inkârcı ilim adamlarının bu tür hizmetleri ve elde ettikleri olum­lu, yararlı sonuçlar, yoktan var edilme düzeyinde değil, kâinatta mevcut olan kanunları ve kapalı lütuf ve nîmetleri bulup ortaya çıkarmak doğrul­tusunda bir beceridir. O halde hakiki kâşif ve mucid ancak Allah’tır; yok­tan da var kılıp meydana getiren ancak O’dur.

HZ. MUHAMMED’E (A. S. ) İNANIP UYMAK, MÜʹMİN OLMANIN ŞARTIDIR

«İman edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara ve Muhammedʹe indirilene... inananlara gelince

İslâm, gerçek imânı, şartlarına bağlı kılıp bütünlük içinde tarif eder. Şartlarından bir kısmına inanmamak, bir kısmına inanmak onun bütünlügünü bozar ve tümüne inanmama hükmünü doğurur. Onun için Kur’ân ve Hadîsʹin hangi bölümünde imân esaslarından birinden söz edilirse tamamı kasd edilmiş kabul edilerek ona göre manalandırılır ve yorumlanır. Çünkü bu gibi yerlerde usûl ilminin şu kaidesi câridir: «Zikr-i cüz’, irâde-yi küll», yani tümün bir parçasını anıp tamamını irâde etmek kuralı söz konusudur. Buna «mecaz-i mürsel» denir. O bakımdan tefsîrin inceliklerini, ilmî kaide­leri bilmeyenlerin Kur’ân’ı tefsîre kalkışmaları son derece sakıncalıdır. Ni­tekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz o gibilerini uyararak şöyle buyurmuştur:

«Kim Kur’ân hakkında kendi reʹyiy (görüşüy)le hükmederse, isâbet etse bile hatâ etmiş olur. » (Ebû Dâvud/ilim: 5- Tirmizî/tefsîr: 3)

«Kim Kur’ânʹda, ilimsiz konuşup (hüküm çıkarırsa) Cehennem ateşin­deki yerine hazırlansın. » (Tirmizî/tefsîr: 1- Müslim/münâfikun: 40- Dâremî/mukaddeme: 20)

İlgili âyette, genel anlamda imân ve sâlih amelden söz edildikten son­ra, Muhammed’e (A. S. ) imânın lüzumu tahsisan belirtilerek, hassın amm üzerine atfı sağlanmıştır. Böylece Hz. Muhammedʹe (A. S. ) indirilene imân, Ona da imânı; Kur’ân ve Muhammed’e (A. S. ) imân diğer esaslara imanı gerektirir. Allahʹa dosdoğru imân ise, bütün esaslara inanmanın özünü ve temelini oluşturur.

MUHAMMED’E (A. S. ) İNDİRİLEN HAKTIR

Kurʹân-ı Kerîm’in Allah’tan indirilen hak kitap olduğu açıklanmaktadır. Allah her bakımdan «hak» olduğuna göre, Oʹnun sözü de haktır.

Hak: Düzen, denge, uyum, fayda ve adâlet gibi mânalara delâlet eder. Böylece hak olan Kur’ân, insanın ruhunda, vicdanında, kalbinde, ka­fasında ve günlük hayatında denge ve düzen, adâlet ve uyum sağlar. Top­lumu yönlendirip bu hususlarda en verimli düzeye getirir. Aileyi sağlam esaslar üzerinde huzurlu ve dengeli tutar. Hayatın hedef ve hikmetini be­lirler. Dünya ile Âhiret, ruh ile beden, madde ile mâna arasında kopmaz bağlar meydana getirir.

MÜSLÜMANLARIN DURUMLARININ DÜZELTİLMESİNİN ŞARTLARI

«İnsanlara gelince: Allah onların kötülükle­rini örtüp bağışlar ve durumlarını düzeltir.. »

Cenâb-ı Hak bu âyetle, Müslüman cemaatine seslenmekte; durumla­rının kendi tarafından düzeltilmesini bazı şartlara bağlamaktadır:

a) Dosdoğru imân,

b) İmân temeli üzerinde iyi-yararlı ameller,

c) Muhammedʹe (A. S. ) ve O’na indirilene inanıp kitap ve sünnet niza­mına girmek.

İmân eden bir topluluk bu üç esası kendi bünyesinde uygulayıp ger­çekleştirmedikçe, Allahʹın yardımı onlardan yana inmez ve durumları dü­zelmez.

HAKKʹIN KARŞITI BÂTIL’DIR

«Bu böyledir. Çünkü inkâra sapanlar batıla uyarlar; imân edenler ise Rablarından gelen hakka uyarlar.. »

Bir sistem, bir ideal, bir inanç ve bir amel aynı zamanda hem hak, hem de bâtıl olamaz. Bu birbirine zıd iki ayrı kavram tek çizgide biraraya gelemez. Aynı zamanda hak bütünlük arzeder, bölünme kabul etmez. Yer­yüzünde birçok dinler, inançlar, idealler ve görüşler vardır. Bunlardan an­cak aynı çizgide birleşip İlâhî murada uygun olanları haktır, geriye kalanı bâtıldır.

O halde son din ve son kitap bir bütünlük içinde haktır. Buna aykırı olan, uymayan, ters düşen her şey bâtıldır, neticesi çıkmaktadır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, hakkı inkâr edip insanları o yoldan alıkoyanlar üzerinde duruldu. Muhammedʹe (A. S. ) indirilen kitabın hak olduğuna deği­nilerek, hak ile bâtıl arasında ayrım yapabilmenin kıstası verildi. Sonra da Müslümanların haktan yana olup kendilerini toparlayabilmeleri ve dü­zeltip hatırı sayılır bir düzeye gelebilmeleri için birtakım şartların gerçek­leşmesinin söz konusu olduğuna işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Hakkʹa karşı olup küfür ve tuğyan içinde İslâm’a hasım kesilenlerle savaşmanın meşru olduğu belirtiliyor ve elde edilen esir­lere ne gibi işlem yapılacağı üzerinde duruluyor. Aynı zamanda savaşın çetin bir sınav olduğu hatırlatılıyor. Sonra da Allah’ın mü’minlere yardımı­nın şartlı olduğuna dikkatler çekilerek eğitici bir anlatım sergilenir.